Mustafa’nın Canı Tatlı Çekemez mi? – Hasip Bingöl

İbrahim Çallı

Kargalar henüz bokunu yememiş, sokak lambaları henüz uyumamışken sabahı karşılar Mustafa. Aslında sabahı kendisiyle dolaştırır demek daha doğru. Herkesin dün bıraktığı yerden devam ettiği bu gayya kuyusunda, Mustafa sanki hiç başlamamış bir hikâyeyi yaşıyor. Üsküdar’ın sokaklarında bir gölge gibi süzülen Mustafa, ne tam deliydi ne de akıllı denebilecek biri. Arada mendil satar, bazen de, “Borç ver, geri vermem,” diye tanıdıklarından bir şeyler ister. Tanıdık dediysem, “Mustafa nasılsın?” diyen herkes onun için tanıdıktı.

Gömleğinin cebinden dışarı fırlayacakmış gibi duran, kimsenin bozuk paraya bile değişmediği buruşmuş kâğıt paralar; eski ceketinin cebini şişiren metal kordonu iyice solmuş kadın saati ve elinde emanet duran selpaklarla Nizam’ın çaycısına söylene söylene daldı. Ağızdan dökülen her bir kelime buzları yeni çözülmüş, şıplayarak yere damlıyordu. Çaycı Nizam, Mustafa’nın yegâne serveti olan tatlı dilinin buzlarını çözdürmek için hemen bir çay verdi, yanına da bir parça limon. Limon olmadı mı Mustafa çayı öylece bırakır, tek kelime etmeden çekip giderdi. Okumaya devam et

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

John Ashbeyr’den Şiirler – Çeviren: Hatice Kurun

John Ashbery

BAZI AĞAÇLAR

Olağanüstü: Her biri
Yanındakiyle birleşiyor, konuşuyorlar sanki
Hareketsiz bir gösteriymiş gibi.
Şansa bırakılmış bir düzende

Bu sabah, dünyadan alabildiğine uzak
Onunla uzlaşır gibi buluşmak;
İşte sen ve ben, ağaçların birdenbire
Dönüşüyoruz yapmaya çalıştığı şeye

Orada oluşlarıyla anlatıyorlar şunu bize:
Bir anlam taşır bu salt varoluş;
Başlayabiliriz yakında
Dokunmaya, sevmeye, anlatmaya.

Bizim yaratmamış olmamızdan böylesi güzelliği
Kuşatılıyoruz hoşnut halde:
Çoktan seslerle dolmuş bir sessizlikte,
Bir tuval belirmekte üzerinde Okumaya devam et

Çeviri Şiir kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

James Joyce’tan Şiirler – Çeviren: Güneş Soybilgen

Judith Henihan

YALNIZ

Ayın soluk altın ağları
Duvağa çeviriyor geceyi
Uyuyan göldeki kıyı ışıkları
İzliyor sarısalkım filizlerini

Bir ad fısıldar geceye
Kurnaz kamışlar, onun adını.
Tüm ruhum keyifte,
Bir utanç baygınlığı.

James Joyce
Çeviren: Güneş Soybilgen Okumaya devam et

Çeviri Şiir kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Güldane – Tülay Kale

Marcel Duchamp

“Ne somurtup duruyorsun! İşine bak.”
“Amma dırdır ettin sabah sabah ha… Aha, gidiyorum.”

Satılmış’ın gitmesiyle Güldane tuvaletleri kontrol etti. Azalan peçetelere takviye yaptı. Kocasının duvara çivilediği naylon sepetin içindeki fesleğenin yeşil ve yer yer mora çalan yapraklarını şöyle bir karıştırıp ellerine bulaşan kokuyu içine çekti. Masanın örtüsünü düzeltirken boş çikolata ambalajını görüp öfkelendi. Küçük kız mızırdanıp yüzünü buruşturdu. Güldane plastik su şişesinden elini ıslatıp kızın dağılmış saçlarını düzeltti. Sonra köşedeki çalı süpürgesiyle söğüt ağacından yere düşen gazelleri süpürdü. Topladıklarını çöp kovasına atıp ellerini sabunladıktan sonra masanın başına geldi.

Zeynep ayaklarına dolanan ve mırıl mırıl sesler çıkaran sarman kediyi kucağına alıp sarımsı tüylerini okşarken annesi, “Şu pis şeyi alma diyorum. Bırak çabuk!” deyip bağırdı. İstemeye istemeye kız kediyi kucağından indirdi. Güldane onu omzundan tutup lavaboya götürdü. Çocuğun ellerine limon kolonyası da döküp sandalyeye oturuverdi.
Birer birer kepenklerini açan dükkânlarla sokak hareketlenmeye başlamıştı. Bayram üstü kocasına yardıma gelen Emine, Güldane’yi görünce: Okumaya devam et

Öykü kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Kış Manzarası – Mustafa Sevinç

Marcel Duchamp

Bekleme odasında iki yaşlı kadın vardı. Kısık sesle konuşuyorlardı. Beni görünce sustular. Selam verip köşedeki, kapıyı ve koridoru gören sandalyeye oturdum. Panjurların arasından dışarı baktım. Kestane ağacının dallarından, yapraklarından başka bir şey görünmüyordu. Danışmadaki kadının verdiği formu doldurdum. Adres, telefon numarası, meslek, bilinen hastalıklar, alkol tüketimi, sigara kullanımı… Formu tamamladığımda ağrımın tamamen geçtiğini fark ettim. Hep böyle olurdu. Çıkıp gitmeyi düşündüm. Kapının yanındaki duvarda amatör bir ressamın yaptığı bir manzara resmi asılıydı. Tuval üzerine yağlıboya. Karlar altında bir kasaba, kızak kayan çocuklar. Pieter Bruegel etkileri. Little ice age

Okumaya devam et

Öykü kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Son Kart – Didem Gürhan

Pamela Colman Smith

Selin’in zoruyla geldiğimiz bu kafe, loş ışığı ve çürümüş ahşap kokusuyla sanki görünmez bir törenin eşiğindeydi. Elinde ahşap bir kutu taşıyan bir kadın masamıza yaklaştı. Belki gerginliğimden, belki de zamanın bir anlığına eğrilmesinden midir, bilinmez, o sırada ortama tuhaf bir uğultu yayıldı. Selin, gecelerime sızan rüyalar yüzünden sürüklemişti beni buraya.

Kadın kartları masaya yaydığında içimdeki gerginlik daha da sıkıştı. “Kartlar,” alçak bir sesle çıktı ağzından, “bilinçaltını okur.” Önümde renkler, figürler, çizgiler birbirine karışıyordu. İlk kartı çevirdi: Kule. Yıldırımla parçalanan taş duvarlar, boşluktan düşen insanlar… Gözümün önüne çocukluğumuzun mutfağı geldi. Annemin elinden kayıp düşen kavanozun tiz çığlığı, babamın kapıyı çarpıp gidişi. Dönmeyecek. Bizim ev de böyle yıkılmıştı, düşenlerin sesini hâlâ içimde duyuyorum.

Peşinden ikinci kart geldi: Aziz. Kadının sesi ağır ağır döküldü: “Gelenek, sabit fikir, muhafazakârlık.”  “Babam,” dedim hemen. Sesli mi söyledim yoksa yalnızca içimden mi geçirdim, bilmiyordum. Neyi giymem gerektiğini, hangi mesleği seçeceğimi, hangi sesi taşıyacağımı, hangi sessizlikte kalacağımı hep o söyledi. Kendi sesim, onun gölgesinde boğuldu. Okumaya devam et

Öykü kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | 2 Yorum

Zippo – James Ross – Çeviren: Güneş Soybilgen

Mustafa Horasan

John, “Bir rüya gördüm. Sana anlatayım; birkaç arkadaşla bardayım, konuşuyoruz, içiyoruz. Cuma gecesi. Bar bayağı bir dolu. Çok gürültülü bir müzik çalıyor. Bira yüzünden çakırkeyfim, ama o kadar sarhoş da değilim. Tüm kızlar hoş görünüyor. Cebimde tüm geceyi böyle götürecek kadar param var. Anlarsın işte, her şey iyi,” dedi.

Camı indirdi ve devam etmeden önce derin bir nefes aldı.

“Sıra bende, bara gidiyorum, muazzam bir kalabalık var, ama siparişlerimi hemen alıyorum. Arkadaşlara içkilerini götürüp biramı almak için bara geri dönerken bu kıza sürtünüp geçiyorum. Daha doğrusu, o bana sürtünüp geçiyor. Ve gülümsemeler. Göz teması. Kendi kendime, ‘Gerçekten iyi bir gece olacak,’ diyorum. O an uyansaydım, gülerek uyanırdım. Rüyaları bilirsin, iyi rüyaları. Bir parçan bilir ki hepsi uydurmadır, ama gerçekten şanslıysan uyanmazsın. Her şey yolunda gider.

Sonra bir çocuk bara doğru yürüyor, önce onu görmüyorum, ama rüyam görüyor ya da belki de sadece sonradan hatırlıyorum. Öylesine çelimsiz bir çocuk, ama celallenmiş, gerçekten kızgın görünüyor ve elinde bir kova benzin taşıyor. Kalabalığı yara yara yürürken benzin de bir yandan çalkalanıyor. Okumaya devam et

Çeviri Öykü kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Kadın mı, Kaplan mı? – Frank Stockton – Çeviren: Didem Çelenk

Mark Rothko

Çok eski zamanlarda, bir yanı barbar kalmış bir kral yaşardı. Fikirleri, uzaklardaki Latin komşularının da etkisiyle bir nebze yumuşuyor olsa da, barbar yanı hâlâ geniş, görkemli ve sınırsızdı. Hayal gücü taşkın, otoritesi ise karşı konulmazdı; öyle ki, aklına gelen her hevesi, iradesiyle gerçeğe dönüştürürdü. Kendine dönük olmaya meyilliydi ve bir konu üzerinde kendisiyle mutabakata vardığında, o iş muhakkak yapılırdı. Hem evde hem de devlet yönetimindeki düzen kesintisiz sürdüğünde, doğası yumuşak ve hoşgörülü olurdu; ancak ufak bir aksaklık belirdiğinde, herhangi bir çark yerinden oynadığında, daha da nazik ve sevecen bir hale bürünürdü. Zira eğriyi doğrultmaktan ve çıkıntı olanı ezip dümdüz etmekten aldığı haz hiçbir şeyle kıyaslanamazdı.

Barbarlığının törpülenmesine katkı sağlayan yabancı etkilerden biri de halk arenası fikriydi. Burada hem insanın hem de hayvanın cesaretini sergilediği gösterilerle, tebaasının zihni inceltilir ve eğitilirdi. Tebaasının zihinsel yetilerini geliştirmeye uygun bir amaç taşıyordu bu arena. Çevresini saran galerileri, gizemli mahzenleri ve görünmez geçitleriyle bu muazzam amfitiyatro, şiirsel adaletin bir aracıydı. Suçun cezası burada kesilir, erdem ise burada ödüllendirilirdi; üstelik, tarafsız ve bozulmaz bir kaderin hükmüyle. Okumaya devam et

Çeviri Öykü kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | 1 Yorum

İlkbahar Senfonisi – Yannis Ritsos – (Türkçede ilk kez Yitik Ülke’de) – Çeviren: Olga Okay

Yannis Ritsos

Yüzyılın tarihini şiir yolu ile okumak isterseniz, rahatlıkla söyleyebilirim ki Ritsos’un şiirleri bunun için idealdir. Hem yaşadığı dönemin tarihini, hem de bir anlamda kendi biyografisini şiir yoluyla sunar bize. Şiirlerinin yanı sıra, dokuz düz yazı/öykü, dört adet de tiyatro eseri kaleme almıştır. Ayrıca, sayısız çevirisi, kolektif ve bireysel çalışması bulunmaktadır. Şiir ve genel anlamda yazı kendisini besleyen en değerli kaynaktır. En önemlisi Ritsos bu kaynağı kendine saklamamış paylaşıp, bölüşmeyi de her zaman bilmiştir. Ergenliğinde tanışıp güvendiği ve benliğini borçlu olduğu şiir onu en iyi tanıma ve tanımlama yoludur.

1937-1943: Şiirde lirik patlamanın yaşandığı dönemdir. Modern bir lirizm ve serbest vezinle, cisimleri ete kemiğe büründürüp sürreal, yoğun duygu ve düşünce silsilesi oluşturuyor şair. Öfkeli bir hayal gücünün basit öğelerle sakinleşme hali diyebiliriz. Okumaya devam et

Çeviri Şiir kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

John Donne’dan Şiirler – Çeviren: Güneş Soybilgen

Stanley Spencer

Kimse ada değildir
Kendinden müsemma.
Herkes karanın bir parçası,
Bütünden bir parça.
Bir toprak parçası sürüklenecek olsa denize,
Azalır Avrupa.
Sürüklenen bir dağlık burun da olsa,
Dostunun evi,
Ya da kendi yuvan olsa da:
Her insanın ölümü eksiltir beni.
Çünkü ben içindeyim insanlığın.
Ve bu yüzden kimseye sorma
Çanlar kimin için çalıyor diye,
Senin için çalıyor. Okumaya devam et

Çeviri Şiir kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın