
İbrahim Çallı
Kargalar henüz bokunu yememiş, sokak lambaları henüz uyumamışken sabahı karşılar Mustafa. Aslında sabahı kendisiyle dolaştırır demek daha doğru. Herkesin dün bıraktığı yerden devam ettiği bu gayya kuyusunda, Mustafa sanki hiç başlamamış bir hikâyeyi yaşıyor. Üsküdar’ın sokaklarında bir gölge gibi süzülen Mustafa, ne tam deliydi ne de akıllı denebilecek biri. Arada mendil satar, bazen de, “Borç ver, geri vermem,” diye tanıdıklarından bir şeyler ister. Tanıdık dediysem, “Mustafa nasılsın?” diyen herkes onun için tanıdıktı.
Gömleğinin cebinden dışarı fırlayacakmış gibi duran, kimsenin bozuk paraya bile değişmediği buruşmuş kâğıt paralar; eski ceketinin cebini şişiren metal kordonu iyice solmuş kadın saati ve elinde emanet duran selpaklarla Nizam’ın çaycısına söylene söylene daldı. Ağızdan dökülen her bir kelime buzları yeni çözülmüş, şıplayarak yere damlıyordu. Çaycı Nizam, Mustafa’nın yegâne serveti olan tatlı dilinin buzlarını çözdürmek için hemen bir çay verdi, yanına da bir parça limon. Limon olmadı mı Mustafa çayı öylece bırakır, tek kelime etmeden çekip giderdi. Okumaya devam et