Şairimiz, yazarımız, dostumuz İgor İsakovski’yi yitirdik…

Igor Isakovski

Şair, yazar, editör dostumuz, Makedonya'nın yetiştirdiği en yetenekli kalemlerden biri olan İgor İsakovski'yi sonsuzluğa uğurladık… Başımız sağ olsun…

İGOR İSAKOVSKİ, şair, yazar, çevirmen ve editör. 1970’te Üsküp’te doğdu. Sts. Cyril and Methodius Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Dünya Edebiyatı okudu. Macaristan, Budapeşte Üniversitesi’nde Cinsiyet ve Kültür üzerine yüksek lisans yapan şair halen Sts. Cyril and Methodius Üniversitesi’nde doktora çalışmalarına devam etmektedir. İgor İsakovski aynı zamanda kurucusu olduğu Blesok Kültür Enstitüsü’nde 1998’den beri genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. İgor İsakovski aralarında 2011 yılında Arc Yayınları tarafından yayınlanan “6 Makedon Şair” antolojisinin de bulunduğu dört antolojinin editörlüğünü yapmıştır. Tüm eski Yugoslav dilerinden Makedoncaya şiir ve düz yazı çevirileri yapan İsakovski’nin 60 çeviri eseri yayınlanmıştır. İgor İsakovski’nin şiirleri 20 ülkede on sekiz dile çevrilmiştir. 2014 yılında ülkemizde Yitik Ülke Yayınları'nca yayımlanan "S.ktir Git İsakovski" (Türkçeye çeviren: Gökçenur Ç.) adlı bir şiir kitabı İgor İsakovski, 15 Aralık 2014'te yaşama veda etti…

Yayınlanan kitapları: Mektuplar (1991, roman), Kara Güneş (1992, şiir), Patlamalar, Gebe Ay, Püskürmeler… (1993, öykü), VulkanDünya (1995, şiir), Gök (1996, 2000, şiir), Mavi Telefon Kulübesi (2001, düzyazı), Kum Saati (2002, öykü), Deliğin Dibinde (şiir, 2004), Tozlarda Yüzmek (2005, 2010, roman, 2005 Prose Masters ödülü), Mavi Telefon Kulübesi II (2006, düzyazı, 2007 basılı kitap dalında en iyi görsel tasarım ödülü), Aziz Çırağı (2008, şiir), Gecenin En karanlık Anı Şafaktan Hemen Öncekidir (2009, şiir, 2010 4th Belgrade Poetry and Book Festival özel ödülü) Vulkan – Dünya – Gök (2010, şiir), Aşk (2011, şiir), Ölümün Su Yosunu Saçları (şiir, 2013), "S.ktir Git İsakovski" (2014, şiir, Türkçeye çeviren: Gökçenur Ç.)

Terk Edileni Fark Etmek: Tanış Onunla!

Sosyal Sorumluluk Projesi / Terk edilmiş köpekler

Hararetle süren 'Hayvan Hakları' tartışmaları bir yana, sokak, arazi ya da ormanlara terk edilen köpeklerin sayısı çığ gibi artıyor. Dernek ve kuruluşların çalışmalarına paralel olarak kendi kendine gelişmeye başlayan sivil 'kurtarma/yuvalandırma' hareketi ise kendine çıkış yolları arıyor.

Evcil hayvan üretim ve satış ağının kontrolden çıktığı İstanbul'da, müzik yazarı/DJ Sarp Dakni, 2015'te hayata geçirmeye hazırladığı "Tanış Onunla" projesini, terk edilmiş köpeklere evlerini açan

Gonca Vuslateri,

Ferhan Talib,

Ayşecan İpek ve

Müge Doğrular ile birlikte tartışmaya açıyor.

"Tanış Onunla" buluşmasının nasıl bir yol izlenmesi gerekliliği üzerine yapılacak olan söyleşinin tüm geliri terk edilmiş köpeklere mama yardımı olarak aktarılacaktır.

Tarih: 16,12,2014

Saat: 20.30

Yer: Karaköy Külah

Murakip Sokagi 12, 34425 Istanbul, Turkey, 34425 İstanbul

Katılım ücreti: 25 TL 

Bilet temini için, www.olmadikacariz.net

Akbank Sanat’ta dergiler konuşuyor

Akbank Sanat

Küçük İskender'in moderatörlüğünde düzenlenen “Akbank Sanat Edebiyat Buluşmaları” Türk edebiyatının usta kalemlerini ağırlıyor. 16 Aralık’ta Türk dergi yayıncılığının önde gelen isimlerini bir araya getirecek olan Edebiyat Buluşmaları, saat 19.30’da başlayacak. Etkinlikte; Varlık dergisinin Yaşar Nabi ve Kemal Özer’den sonraki yayın yönetmeni Enver Ercan, günümüz Türk şiirinin önemli temsilcileri arasında yer alan ve köklü bir dergicilik geçmişi olan Adnan Özer, şair ve akademisyen kimliği ile Baki Asiltürk, 2005 yılından bu yana şiir ve edebiyat dergisi Mühür’ü yayına hazırlayan Mustafa Fırat, okurlarıyla buluşacak. (Zaman / Kültür)

Yürüme (Oruç Aruoba’nın eserinden)

Duende Tiyatro

Oruç Aruoba'nın şiirsel felsefe metni Yürüme'yi Polonyalı fiziksel tiyatro yönetmeni Alexandra Kazazou ile birlikte sahneledi.

Oyunun Müzik direktörlüğünü üstlenen Ayşe Hatipoğlu, performans süresince Çellosu ile birlikte beş oyuncuya eşlik ediyor.

 

Yazan: Oruç Aruoba

Sahne için Tasarlayan: Gizem Tataroğlu/İpek Taşdan

Sanat Danışmanı: Alexandra Kazazou

Proje Koordinatörü: İpek Seyalıoğlu

Müzik Direktörü: Ayşe Hatipoğlu

Işık Tasarım: Utku Kara 

Oynayanlar: Gizem Tataroğlu,İpek Taşdan,Mertcan Semerci,Özgün Akaçça,Salih Usta 

Afiş Fotoğraf: Murat Dürüm 

"Bir görsek andığımız yüzü,
Tanır mıyız? – Tanır mıyız
Sevdiğimizi, bilir miyiz neydi -
Sevdik mi, seviyor muyuz?
Yürüyüşü , saçının dökülüşü -
Anımsar mıyız, anımsıyor muyuz?
Bir anıdan başka nedir ki sevgimiz?
Gündüz yarasalarıyız biz."

Biletler:
Biletix ve D22 Gişe'de.
İletişim: 0212 293 19 92

Mekan: 
Tiyatro D22
Bereketzade Mahallesi
Şair Ziya Paşa Yokuşu, No:13/A
34421, Galata, Kuledibi/Beyoğlu

Şair Nevzat Çelik ile Şiir ve Okuma Akşamı

12 Eylülde idamla yargılandı. "Şafak Türküsü" adlı şiirini 1982 yılında tutukevinden yayımladı ve Ahmet Kaya tarafından beslendi.Sonraki yıllarda yazdığı birçok şiirleriyle ödül aldı… Şiirlerini kendi ağzından dinlemek, bestelenmiş şiirlerinden bazılarını müzik eşliğinde dinlemek ve kitaplarından edinip, imzalatmak isteyen tüm şiir severlere açık olan etkinlik, 13 Aralık 2014'te, saat 19.00'da başlayacak.

Yer: Hochschule Darmstad (Glaskasten im Hochhaus)  Schöffer Str 3 64295 Darmstadt

 

Ferhat Uludere ile “Don Quijote’nin Üçüncü Cildi” üzerine söyleşi…

Söyleşi: Göksel Bekmezci

 

1998 yılının sonbaharında, Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde kesişmişti yollarımız… İkimiz de yazar olmak için yaşadığımız yerleri bırakıp  gelmiştik İstanbul'a. Derslerimizden çok maddi imkansızlıklarla boğuştuğumuz günlerde yakınlaştık birbirimize.

Yürürken İsmet Özel, içerken Oğuz Atay,  yatarken Oblomov,  açken G.Orwel, kızarken Nietzsche, susarken Hasan Ali Toptaş konuşur olmuştuk… Şimdiden bakınca geçmişe, aslında Ferhat Uludere, kendi başına bir dersti benim için!

2002 yılının bir Mart gecesinde hediyesi değildi anlamlı olan, üzerindeki notuydu:

"Kısa zamanda kendi kitaplarımıza da yazı yazma dileğiyle…"

Sonra Sayıklamalar, İşlenmiş Aşka Mektuplar, 1001 Fıçı Bira, Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba ve  Don Quijote'nin Üçüncü Cildi kitapları geldi sırayla…

 

Aslında biz yürümeye, uyumaya, acıkmaya, kızmaya ve susmaya Don Kişot'la başlardık hep…

 

 

Göksel Bekmezci:
Don Kişot'un dünya üzerinde gördüğü ilgiyi biliyoruz. En edebiyat bilmezlere dahi sorsak, bu isim yabancı gelmeyecektir… Hatta roman Don Kişot'la başladı desek, yanlış olmayacaktır.

Genellikle yazara sorarlar, "Kitabın hak ettiği değeri görebildi mi?" diye. Ben, konuya ters yaklaşacağım ve Don Kişot gibi önemli bir eserden yola çıkarak yazdığın kitaba, gereği gibi değer verebildin mi?
 

Ferhat Uludere:
Dediğin gibi edebiyatla alakalı alakasız herkes Don Kişot'u tanıyor, ama onu gerçek adıyla yani Don Quijote olarak, neredeyse kimse bilmiyor…

Bir çeviri hatasından dolayı karakteri Don Kişot olarak tanıdık. Aslında bu bile bu ülkede bir kitaba verilen değeri anlamak için önemli bir gösterge.
Türkiye'de, belki de dünya genelinde Don Quijote'ye “sözde” değer veriliyor… Okumak ya da üzerine düşünmek için yeni çalışmalar yürütenlerin sayısı çok fazla değil. Benim yazdığım “Don Quijote'nin Üçüncü Cildi” ise yayımlandığı günden bu yana konuşulan bir kitap oldu. Öyle yüksek sesle, ulu orta konuşulmadı ama kitap hakkında sürekli yeni şeyler duydum insanlardan. Çok sevenleri gördüğüm kadar hiç sevmeyenlere de rastladım.

Yine de bu yılki Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nda yeni kitabım Don Quijote'nin Üçüncü Cildi olmasına rağmen 1001 Fıçı Bira'yı daha çok imzaladım.

Don Quijote'nin Üçüncü Cildi diğer kitaplarıma nazaran okurdan beklentisi olan bir kitap. Çünkü okurun önce Don Quijote'yi, sonra Oblomov, Zahar, Coşkun Ermiş, Godot ve Dulcinea gibi edebi karakterleri tanımasını istiyor. Kitap bu karakterleri bilmeden de okunabilir elbette ama bıraktığı lezzet aynı olmayacaktır…

Göksel Bekmezci:

Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde henüz öğrenci olduğumuz dönemlerde gelişti kitap. Senin de ilk olarak bu romanı, tiyatro oyunu olarak yazdığını biliyorum. Hatta Dulcinea'yı Ahu Türkpençe oynasın istiyordun, Sancho Panza'yı da benim… Gerçi Rahmetli Serdar Kınacı'yla tanıştığın anda beni kadro dışında bırakmıştın.

Ferhat Uludere:

Her şey bir tirad yazmak ile başlamıştı. Oğuz Atay'ın Oyunlarla Yaşayanlar adlı oyununda Coşkun Ermiş'in attığı tiradın bir benzerini yazmak istiyordum, ama bu kez masada Don Quijote, Sancho Panza, Oblomov ve Zahar olacaktı. Onu yazdıktan sonra fikir çok hoşuma gitmişti ve tiyatro oyunu olarak yazdım. Ama oyun olarak beklediğim ilgiyi hiçbir zaman görmedi. O yıllarda maalesef okulumuzda,  MSM'de okuyan birinin oyununu oynamak isteyen kimse yoktu. Ama roman olarak yazılınca oyun olarak da ilgi çekmeye başladı.

Göksel Bekmezci:

Farkındayım! 2000'lerin başıydı, Melisa Gürpınar hocamız yazdığın bu oyunu okuduğunda çok şaşırmıştı. O zamanlar yirmili yaşlarındaydın ve Lüleburgaz'dan İstanbul'a okumak için gelmiştin… Birkaç hafta önce Müjdat Gezen'le sohbet ederken, Müjdat hoca da kitabını okuduğunu ve birçok edebiyat kahramanlarını bir araya getirerek yazdığın bu kitaba çok şaşırdığını söyledi… Seninle bu konuda ayrıca konuşacağını da belirtti. Belki bu roman, ilk haliyle sahnelenir, kim bilir…

Ferhat Uludere:

İlk haliyle sahnelenirse, Serdar ne yazık ki hayatta olmadığına göre Sancho Panza'yı oynamak sana düşecek… Bence bir an evvel okul yıllarındaki kilona geri dönmelisin. Semih Evin'in çektiği Sahte Şövalye'deki Sami Hazinses'ten sonra yer yüzünün en zayıf Sancho Panzası olmanı istemem.. .

Göksel Bekmezci:

Sanço Panza, kitabın ikinci cildinden üçüncü cildine geçtiği dönemde zayıfladı aslında. Sami Hazinses'i buradan anlayabiliriz. Ve benim yeniden kilo almak zorunda olmadığımı…

Kitaba ilk başladığın günden bu güne 14 yıl geçti. Sen de yazarlık dersleri veriyorsun; Oğuz Atay'ın "Oyunlarla Yaşayanlar" kitabındaki Coşkun Ermiş'le çıktığın bu edebiyat yolculuğunda, edebiyatın bu denli içinde olan hocaların, yazdığın bu romana neden şaşırıyor olabilirler? Onların şaşırmalarını neye bağlıyorsun?

Ferhat Uludere:

Aslında hepsi bir gün Don Quijote ile ilgili bir şey yapacağımı biliyordu, ama o kadar erken beklemiyorlardı herhalde. Zaten Melisa hoca, bu yaşta böyle bir şey yazmaya kalkışmama şaşırmıştı sanıyorum.

Göksel Bekmezci:

Futbola olan düşkünlüğünü biliyorum. Bana kalırsa gereğinden fazla Beşiktaşlı'sın. Yıllardır hem sohbetlerimizde hem de bilgisayar oyunlarında Beşiktaş'a transferler yapıp, takımı yönetiyor, kendince kupalar kazanıyorsun… "Don Quijote'in Üçüncü Cildi" romanına baktığımda edebi eserlerden transferler görüyorum…

Cervantes'in İspanyası'ndan Don Kişot, Sanço Panza, Dulcinia; Gonçarov'un Rusyası'ndan Oblamov, Zahar; Samuel Beckett'ın İrlandası'ndan Vladimir, Estragon, Godot; Oğuz Atay'ın Türkiyesi'nden Coşkun Ermiş…

Bu birleştiriciliğini futbol tutkuna bağlasam, ne dersin? Aklının aynı bölgesinden çıkmış olabilir mi bu fikrin? Neden bir araya getirmek istedin bu kadar karakteri ve bunu nasıl sağladın?

Ferhat Uludere:

Don Quijote'nin Üçüncü Cildi'ni Beşiktaş gibi düşünmek hiç gelmedi aklıma… Ama biraz düşününce söylediğinin çok da yanlış bir şey olmadığı hissine kapılıyorum. Edebiyata da futbol gibi bakmış olabilirim. Her maçı nasıl Beşiktaş'a futbolcu beğenmek için izliyorsam her romanı da kendi romanıma karakter beğenmek için okumuş olabilirim. Ama tabii kitaptaki karakterlerden bir takım kur dersen takımın ilk sene küme düşeceğinden eminim… Düşünsene Don Quijote'nin 10 numara pozisyonunda oynadığı takımı… Hatta adı da Hanspor olsun…  Sancho Panza silahtar olduğu için ön libero oynar… Neticede 10 numaranın kaybettiği topları takıma kazandıracak kendisi… Oblomov modası geçmiş bir defans oyuncusu olabilir… Zahar da onun tamamlayıcısı… Coşkun Ermiş bir kanat oyuncusu dersen Han Sahibi de santrafor olur… Godot ise gizli forvet…
 

Göksel Bekmezci:

Don Kişot'un oynadığı takım maçı kaybedebilirdi ama umudunu asla kaybetmezdi. Türkiye'nin İngiltere'den yediği sekiz golü değil, atak yapma cesaretimizi konuşuyoruz bugün…

Bence ülkemizde futboldan ziyade "Don Kişot mu denilir?" yoksa "Don Quijote mi?" diye tartışılırdı herhalde…

Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde hem Öykü Atölyesi adı altında dersler veriyorsun hem de Yazarlık Bölümü'nün Başkanlığı'nı yapıyorsun. Bugün edebiyatsever binlerce arkadaşımız "İnternet sanatçılığı"nı keşfettiler. Yazdıklarını insanlara kolay yoldan ulaştırabiliyor ve tahminlerin ötesinde "beğeniler" alıyorlar. Dolayısıyla ruhlarının okşanmış olmaları, bir çoğunda yeterlilik hissini doğuruyor ve "Ben artık (yazar) oldum" diyebiliyorlar.

Bölüm Başkanı ve öğretmen kimliğinle yanıt verecek olursan, MSM'nin veya başka yerlerin yazarlık bölümünü tercih edecek olan öğrenci arkadaşlarımıza ilk olarak neler vermeliyiz ve onlardan neler beklemeliyiz ki "Oldum" tuzağına hiçbir zaman düşmesinler…

Ferhat Uludere:

Aslında bu sadece yazar adayları için bir sıkıntı değil, internet, sanatın neredeyse tüm alanlarında büyük yaralar açtı. Sanatın ulaşılabilirliğini kolaylaştırırken niteliğine dair bir sürü tartışma yarattı ve yeni nesil sanat anlayışı yarattı.
Yazarlık, alkışın hemen alınmadığı bir meslek… Önce yazmak sonra yayınlatmak ve sonra birilerinin seni okuduğunu bilmek… Bu döngü eskiden böyle devam ederken internetle birlikte kırıldı. Artık yazmak, internete koymak ve alkışlanmak istiyor herkes. Eğer bu alkışı kaldıracak bir alt yapı yoksa, ister istemez sıkıntı çıkıyor.

Müjdat Gezen Sanat Merkezi Yaratıcı Yazarlık Bölümü Bölüm Başkanı olarak konuşursam, yeni müfredatları internet gerçeğini göz ardı etmeden hazırlamalıyız. İnternetle birlikte bilgiye kolay ulaşıldığını ve bununla birlikte kolay tüketilip kolayca unutulduğunu bilmeliyiz. Gerçek bilginin reklam spotları ile süslenmiş internet sitelerinden ziyade gerçek edebiyatın kendisinde olduğunu hatırlatmak gerekiyor sanırım sık sık…

Göksel Bekmezci:

Türkiye'de kitap okuma yüzdesi oldukça düşük. Bugün, kitap ve yanında kahve fotoğrafı çekip sosyal ortamda paylaşanların sayısı, kitap okuma oranlarından daha fazla. Eğer yazmış olduğun "Don Quijote'nin Üçüncü Cildi" romanı, İspanya'da çıkmış olsaydı sence nasıl karşılanırdı?
 

Ferhat Uludere:

Türkiye'de koparmadığı kıyameti koparacağına eminim aslında. Bunu İspanyolca bilen bir okurun maillinden tahmin edebiliyorum. Arkadaşımız kitabın kendince önemli gördüğü bölümlerini İspanyolcaya çevirip İspanya'da yaşayan arkadaşlarıyla paylaştığını yazmıştı. Verdikleri tepkinin oldukça büyük olduğunu ve kitabın tamamını okumak için sabırsızlandıklarını söylemişler… Hatta kitabın İspanya'da çok konuşulacağını da eklemişler… Ama ne yazık ki kitabın İspanyolcaya çevirisi söz konusu değil  daha…

(Yurt Gazetesi / Yurt Kitap)

 

Edebiyat Aralanıyor

Moderatör: Küçük İskender
Konuklar: Buket Uzuner, Yekta Kopan

Moderatörlüğünü Küçük İskender'in yapacağı söyleşide; Buket Uzuner, edebiyat yolculuğu ve deneyimlerini izleyiciler ile paylaşıyor. Yekta Kopan ise yazar kimliği ile günümüz Türk edebiyatı üzerine görüşlerini bildiriyor. Öykü yazarlığı macerasını aktarırken edebiyatın arka sokaklarında dolaşıyor. http://www.akbanksanat.com/

Akbank Sanat Beyoğlu

Tarih: 09.12.2014

Saat: 19:30

Mekan: Çok Amaçlı Salon

Etkinlik ücretsizdir.

 

BİR ÖYKÜNÜN OKUMA ÇALIŞMASI – SELDA YÜKSEL

GÜNDÜZ ÖĞÜT’ÜN KADER BOZUCU ADLI ÖYKÜ KİTABINDA YER ALAN

“BİLEYCİ DÜKKÂNI” ADLI ÖYKÜSÜNÜ OKUMA ÇALIŞMASI

(“Kader Bozucu”, Gündüz Öğüt, Öykü, Yitik Ülke Yayınları, Mart 2014)

Kişi iradesini güçlendirmedikçe her türden etkiye maruz kalabilir. Bütün inanç ve öğretiler kişi iradesini geliştirmeye yöneliktir.  Toplumdan topluma, kültürden kültüre farklı isimler alan bu “etki” benim sözünü edeceğim anlamıyla “sihir, büyü koşullandırma veya öğrenilmiş çaresizlik ya da şartlı refleks” gibi adlandırılabilir. Size hangisi daha ürkütücü geliyorsa o şekilde imleyin. 

Çünkü genel olarak inanç ve öğretiler bir kişiye etki etmeyi hedef alırken, Gündüz Öğüt’ün Bileyci Dükkânı öyküsünde hedeflenen amaç bütün bir toplumu etki altına almaktır.  Toplum söz konusu olunca, fikirlerinizi en yakın arkadaşınızla bile paylaşsanız; bu isimler ve terimler daha karmaşık bir hâl alıyor.Örneğin subliminal mesaj, algı yönetimi, zihin kontrolü, toplumsal bilinçaltı, korku toplumu, diye sözcükleri yan yana getirdiğinizde, size uzaydan gelen yaratıkmışçasına bakılıyor. Dahası şimdi yazarken fark ettim;  konu benim için de sezgi boyutunda. Bir şeyi seziyorum, dahası sezdiğim şeyin tuzağına düştüğümü fark ediyorum ancak onun ismini bilmediğim gibi hangi düzeyde ve nasıl ifade etmem gerektiğini de bilmiyorum. Çünkü bu da tuzağın bir parçası. Tuzağı isimlendirip ifade etsem, sonum Kayıpadam’dan farksız olacak. Gerçi önünde sonunda öleceksek ha şimdi ha sonra neyi değiştirir? Bunu da bilmiyorum, tek bildiğim bu konuda konuşmamam daha ötesi yazmamam gerektiği. Çünkü söz uçsa da(son teknolojiyle yakalanabilir ya da uçarken vurulabilir olması kuvvetle muhtemel) yazı kalır. 

Don Kişot’luğu sahibine teslim edip, dönüyorum öykümüze. Distopik kurgunun başarılı atmosferi hemen sarıyor ilk cümlede. Metalik ses, kabin kapısı, bileyleme görevlisi, maske takan teknisyenler, farklı gerçekliğin hüküm sürdüğü evrene hizmet eden tanımlamalar.  Çünkü öyle bir defa okumak yetmiyor. Edebiyat’ın silah zoruyla sürüklendiği günümüzde  moda olduğu üzere; bir oturumda okunup tüketilecek, hıza, zamansızlığa yenilen “küçürek” diye isimlendirilen öykülerden değil. Belli ki yazar, yüzünde hınzır bir gülümsemeyle  yazmış bu öyküyü. Benzer keyifle okurken, çevreyi gözlüyorum beni de gören var mı? Cümleler ardı ardına su gibi akıp giderken arada okurun dikkatini canlı tutmak amacıyla biraz uzun cümleler kurulmuş. Örneğin teknolojik olarak bit pazarında bile tedavülden kalkan bir aleti şöyle tanımlıyor;

“….Daha sonra yaklaşık beş metre yüksekliğinde ve üç metre genişliğindeki eski santrale bağlı telefon şebekesine bağlantı kurduğu tablet büyüklüğündeki alete soktuğu jakı çıkardı. “

Ya da bir davranış betimlenirken “…sonra yerde duran sopaya gözü ilişti, “buraya nereden gelmiş bu sopa” dercesine bakıyordu ve üvey kızının bunu ensesine nasıl indirdiğini hazmedememekle, bunun bedelini ona ağır ödeteceği anlamındaki bakış ve mimiklerle sopaya uzandı.”   Biçimsel olarak anlatımı güçlendirmek amacıyla yapılan bu detaylı tasvirler öykünün gizemli havasını daha da çekici kılmış.  Çok sık yinelenmediğinden yormuyor.

 “Bileyci Dükkânı”nda (havalı tabirle) “call senter” olarak görev yapmakta olan öykü kişimiz Kardelya, çalıştığı firmanın kendisine ücretsiz olarak sağladığı “bileyleme” hizmetinden faydalanmaktadır. Faydalanmaktadır diyorum çünkü; bileylenmiş olduğunuzu ibraz edemezseniz ne otobüse binebilirsiniz ne trene ne de metroya. Hatta sinemaya, avm lere bile giremezsiniz. Bileyleme hizmeti bir çeşit bilinçaltı temizliğidir. Giderek cinnetin eşiğinde denge sağlamaya çalışan günümüz modern çağ insanı evden eve taşınırken bile bileylendiğini ispatla yükümlüdür. Çünkü yasal zorunluluktur. Neden şaşırdınız yıkanmak için hamama gitmek nasıl bir ihtiyaçsa, Bileyci Dükkânı da benzer bir ihtiyaç nedeniyle gelişmiş bir sektör. İhtiyaçlarınızı da en iyi biz biliriz diyor sistem.

Kardelya’nın çocukluğu üvey babası yüzünden örselenmiştir. Hatta annesi üvey babası tarafından gözlerinin önünde öldürülmüştür. Kardelya çocuk olmasına rağmen, bu ölümden kendini sorumlu tutmakta, annesini kurtaramamış olmanın derin acısını bilinçaltında taşımaktadır. Yaşadığı ilk travma ile olumsuzlanan erkek figür, Kardelya’nın erişkinliğinde onu aldatan sevgiliyle pekişmiş, yaşadığı ikinci travma ile öfkesi  derinleşip iç dünyası daha da karmaşık bir hal almıştır. Bileylenme seanslarında sanal olarak yeniden yaşadığı bu sahnelerde geçmişte veremediği tepkileri vermesi sağlanıp, bilinçaltı temizliği hedeflenmektedir. Kısaca Kardelya bu öfkeyi “sanal olarak” da olsa annesinin ölümünden sorumlu üvey babayı öldürerek ,  kendisini aldatan sevgiliyi de kapı dışarı ederek boşaltıp, normalleşmeye çabalamaktadır.  Yaşadığı hayat öylesine sıradandır ki, ev-iş döngüsünde süren tekdüzeliğe eyvallah deyip,  sistemin gereği saydıklarını da sessizcekabullenmiştir. Teknoloji gelişse de insan aynı insan…

Sistem şiddeti, cinneti dahası cinayeti olumlar niteliktedir. Bilgisayar oyunları da böyle değil mi, ya dizi karâkterleri… Hemen her bilgisayar oyununda bir “kahraman” kötü adamları envai çeşit silahla öldürmekte, ya da başka bir “kahraman” yoluna çıkan, amacına engel olan herkesi çerez dağıtırcasına kurşunlamaktadır. Hadi oyun, dizi diyeceksiniz de; ya köy düğünlerine ne demeli? Gelinle damat halay çekerken aşka gelen amca oğlu belindeki silahı çıkarıp havaya üç el ateş eder, o sırada balkondan düğünü izlemekte olan masum teyze kızı vurulur ve ölür… Distopik mi geldi? Evet çok şükür, gerçek hayatta yok böyle şeyler. Gazetelerin üçüncü sayfalarına baka bakaşiddeti, cinayeti de normalleştirdik çok şükür … Yeni Türkiye,(yok canım Türkiye’mi dedim, kuzeyde şirin bir Avrupa ülkesi diyecektim)  Bileyci Dükkânı ile daha refah, daha mutlu.

                Kardelya, günün güne eş olduğu mesai saatleri boyunca; düzene hizmetinde kusur etmezken; Kayıpadam isimli henüz hiç bileylenmemiş birinden gelen telefonla, hem de mesainin bitmesine üç dakika kalmışken; aniden bir girdabın içine girer. Zavallı kız, hiç farkında değildir, yaptığı bu görüşme ile toplumu tehdit edenler listesine girmiş, yaklaşık bir ay takip edildikten sonra(hem de ne takip bu öykünün en beğendiğim yeriydi burada anlatmayacağım) yeniden “normal” vatandaş listesine iade-i itibar edilmiştir. Süreç içinde de Kayıpadam’ı bilinçaltı çöplüğünde bir yerlere göndermiş, yani unutmuştur.

Kayıpadam isimli şahıs; (öyküden alımladığım kadarıyla) bir terörist, hem de sistemi şiddetle tehdit eden.Çünkü “kimlikli telefon numarası” yok. Nitekim öykünün ilerleyen bölümünde terör faaliyetlerini tuval, boya, fırça hatta kompozisyon kurarak resim üretme marifetiyle öteden beri sürdürdüğüne tanık olacağız.

                Sanat her çağ ve toplumda, düzenle başı belada olanları saklayan bir işbirlikçidir. İçine tükürülesidir. Sanat üreten insan sistem tarafından ya öğütülür ya tükürülür.

Yazımın burasına kadar öyle kaptırmıştım ki kendimi; bu gün burada bu öykü hakkında konuşacağımı, öyküyü okurken yazara armağan niyetiyle bir yazı yazmak isteğimi bile unuttum. Not almak şöyle dursun; herhangi bir tümcenin altını bile çizemeden Kayıpadam’ın sergisini dolaşırken oluşturduğu derin teoriyi desteklediğimi fark ettim. İnsan ne okurken, ne yazarken ne de izlerken nesnel olamıyor demek ki. Öykünün dışına çıkmak istedikçe içeriye çekiliyorum. Velhasıl Kayıpadam’ın sergisini izleyinceye kadar “eh bazı insanlara da bileyci dükkânı” şart derken, birden bire karşı safha geçtiğimi fark ediyorum. Hele o tabloların muhteşem güzelliğini anlatmaya ben sözcük bulamazken; yazarın dilinden ustalıkla çizilip renklendirilmiş resimleri sözcük sözcük izliyorum. Yazar, müzisyen değil miydi,  yok ressamdı sanırım. Hayır canım, daha geçen hafta konseri olduğunu okumuştum feysbukta. Demek ki bir yazar; hem müzisyen hem ressam, bazen doktor ya da tarih bilimci veya arkeolog ve hatta Trans Personel Psikoloğu olabilir. Bir öykü evreni kurmak için tüm bunları iyi bilmek gerektiğini öğreniyorum. Diyeceğim şu ki; çağına tanıklık eden, son derece önemli bir öykü. Okurun ipinin boyuna göre derinleşip, sığlaşan, uzayıp, kısalan, eğilip, bükülen, cevap vermek yerine soru soran ve sorduran bir öykü.

Kardelya ile Kayıpadam’ın yolları kesişir mi kesiştirilir mi bilinmez; kısa bir aşkımsı maceranın ardından, öykünün sonunda sıradan vatandaş Kardelyacık öykünün içine ustalıkla serpiştirilen silahlardan birini eline alır ve sistem içindeki görevini tamamlar.

Öyküde ilk cümleden itibaren, her bir cümle bir sonrakine kapı açıp, anlamı beraberce el ele oluşturur. Dikkatli okur da bu tümcelerde gördüğü ip uçlarını sıkı sıkı tutmalı. Öyle ki öykü kişimiz gerçekle sanalı birbirine karıştırmamak için sol elinin işaret parmağına kırmızı bir ip bağlıyor biley seanslarından önce. Bileylenme işlemi sonunda zihni öyle allak bullak oluyor ki; yeniden sanal olarak yaşattırılan olay ya da durum her ne ise tepkileri de seans sırasında verilen telkinlerle yönlendiriliyor.  İşte öykümüzün bütün hüneri de burada düğümleniyor, bütün sorular burada üşüşüyor zihnimize. Sistem Kayıpadam dosyasını kapattığı sırada Kardelya elinde kelepçelerle götürülürken sol işaret parmağındaki kırmızı ipe bakakalıyor… Öfke kısa bir deliliktir. *

Yazım, öyküyü yorumlamakta kısır kaldı farkındayım, çünkü klasik, modern, postmodern derken kocaman kocaman laflar eden edebiyat da zihnimi öyle kontrol altına almış ki; fantastik türle ilişkim son derece sınırlı ve yüzeysel. Fantastik edebiyat denildiğinde aklıma gelen ilk şey; “hah! Dünyayı çözdük bitirdik hadi bakalım Mars’ta hayat var mı” düzeyinde. Oysa burası başka bir dünya, başka bir zaman ve başka bir gerçeklik. Dolayısıyla öykünün kendi gerçeklik evreni de gayet başarılı bir şekilde “evet, dünya dışı bir gerçeklik var, hatta başka  Mars(lar) da var senin bilmediğin,”  diyor. Bu yeni keşifiçin yazara teşekkür edip, verdiği bilgi önünde saygıyla eğiliyorum. Edebiyatın neyi konu alacağı yazarı ilgilendirirken, gün içinde bileyci dükkânından yeni çıktığını düşündüğüm insanları gördükçe; Kardelya sayesinde öfkemden korkuyorum. Meditasyon canım, gevşe ve rahatla, evrene teşekkür et gibi bence Amerikanca laflar eden, bana yokmuşum gibi çarpıp, omuz atıp geçenler nanik yapıyor. 

Yazar (bana) diyor ki; bilinçaltı tehlikeli bir yer, kimseye göstermeyiniz. Aksi halde oraya sızan bir böcek sizi istediği gibi yönlendirip kuklaya çevirir. Küçücük bir çipin maskarası olursunuz. Ben de cevaben diyorum ki; çok bileyleneceğiniz geldiyse hamama gidin, belki suyun kaldırma kuvveti bütün sihir ve büyüleri etkisiz hale getirir.

 

Selda Yüksel

25.11.2014

 

Ferhat Uludere ile Söyleşi ve İmza

Ferhat Uludere - Söyleşi

 

Son çıkardığı Don Quijote'nin Üçüncü Cildi' romanıyla Türk edebiyatına farklı bir ses katan Ferhat Uludere, diğer kitaplarının da bulunacağı imza gününde, okurlarıyla söyleşi gerçekleştirecek.

Kılçık Mekan'da gerçekleşecek bu söyleşiye katılım ücretsizdir. 

Osmanağa mah. Karadut sok. No: 14 / 1 Kadıköy (Söğütlüçeşme), İstanbul

Ferhat Uludere kitapları:

Sayıklamalar (2002)

İslenmiş Aşka Mektuplar (2005)

1001 Fıçı Bira (2006)

Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba (2010)

Don Quijote'nin Üçüncü Cildi (2014)

Sıtkı Silah’la “Giden Yolcu” üzerine söyleşi – Güzel Zeynep Süphandağ

sitki silah

        Giden Yolcu’yu elime ilk aldığımda ‘Herkes biraz ‘gidik’ değil midir?’ diye sordum kendime, sonra yine kendimce düzelttim sorumu: ‘Gidik olmadan yaşamak mümkün müydü?’ öyle bir şeyin olabilitesi var mıydı yani… Her birimizin sağlıklı kalabilmek için birazcık olsun kafayı kırmış olması gerekmiyor muydu? İşte ben böyle içimde o soru senin bu soru benim takılırken açtım kitabın kapağını başladım öyküleri okumaya…

        Bu incecik öykü kitabında (ya da bana öyle geldi bilmiyorum; bazı kitaplar böyledir işte sayfa sayısına bakmak aklınıza bile gelmez hemen bitiverir çünkü çok iyidir, daha fazla uzatmadan parantezin içini terk ediyorum) o kadar çok şey buldum ki. ‘Kısacık öykü canım!’ deyip aman geçmeyin; her biri ayrı bir dünya, her biri ayrı alıyor sizi içine. Benim baya rüyama giren karakterler falan oldu öyle diyeyim.

Okumaya devam et