Şair, Şiir Tarihçisi, Edebiyat Eleştirmeni Mustafa Öneş’le Söyleşi-Nuray Salman

mustafa öneş

Mustafa Öneş (1935-)

Giresun’da doğdu. Ortaöğrenimini Erzurum ve Giresun’da , yükseköğrenimini  İstanbul Üniversitesi  Edebiyat Fakültesi  Felsefe Bölümünde tamamladı. Memurluk, kitapçılık, yayın evlerinde redaktörlük yaptı. Yazmaya şiirle başladı. ‘’ Yeni Dergi ‘’  Eleştiri yarışmasını kazanınca (ödülü Mahmut H. Doğan’la bölüştü) eleştiriye yöneldi.

Şiirleri Varlık, Yelken, Alan 67, Soyut, Papirüs, Felsefe dergilerinde yayımlandı. Yer  yer kesintiye uğrasa da, eleştiri yazılarını sürdürmekte.

Yayımlanmış Kitapları :

Şair/Şiir yazıları (1996, Oğlak Yayınları)

Şiir Kuşatması (2006, Memet Fuat Eleştiri/İnceleme Ödülü, Say Yayınları)

Şiirsiz (2011, Pia Yayınları )

Tekne Kazıntısı ( Şiir, Tülay Ferah ile ortak, 2013, Pia Yayınları)

 

Nuray Salman:  Mustafa Öneş Kim?

Mustafa Öneş:  Yaşam tarihimin belirleyici evreleri, yukarıda verilen  özgeçmişimde özetleniyor. Ayrıca kim olduğumu sorduğunuza göre, onlarla yetinmemişsiniz,  daha içsel bilgiler istiyorsunuz. Kişinin kendini anlatması zor. Çünkü sergilenecek yaklaşım ne övgü, ne de yergi içermeli. Zorluk bununla da bitmez  ‘ Haksızlık mı ediyorum ’ ile ‘çok mu abarttım’  ikileminde bocalayıp durursunuz.

Aynı soruyu sık sık ben de sormaktayım: ’ Ben Kimim? Nereden geldim, nereye gideceğim?’  Sorgulamanın daha ileri aşamalarında, çevrenizde her şeyin küçülerek uzaklaştığını, kendinizle bire bir baş başa kaldığınızı ürpertiyle duyumsuyorsunuz; dış dünya silinmeye başlarken, nereye çıkacağı bilinmeyen bir tünel de,  ’ Ben şu anda kendimi algılıyorum, kendimi algılıyorum sözümü algılıyorum; kendimi algılıyorum sözünü de algıladığımı da algılıyorum; kendimi algılıyorum sözünü algıladığımı algılıyorumu da  algılıyorum’  kısır döngüsünde bocalamaya başlıyorsunuz. Bu kez de keçileri kaçırmak üzere olduğunuzu  anlayıp, dönüş yolları kapanmadan, bu verimsiz süreci sona erdiriyorsunuz. Anlattığım durumları, değişik biçimlerde de olsa, herkesin yaşadığını düşünmekten yanayım.

N.S : Türkiye’de yeteri kadar edebiyat eleştirmeni var mı?

M.Ö: Edebiyat eleştirmenliği kimsenin tekelinde değil. Şairlerle öykücü/romancılar da aynı dalda ürün verdiklerinden, nicelik yönünden yeterli sayıya yaklaşıldığı varsayılabilir. Nicelik, madalyonun bir yüzü. Öbür yüzüne baktığımızda aynı şeyi söyleyemiyoruz. Sorunuzdaki  ’ yeteri kadar ‘ ın  yalnızca sayıyla ilgili olmaması gerekir. Eleştirmenin, dolayısıyla eleştirinin yeterlik ölçüsünün, dili, konuya yaklaşım yetkinliği,  çözümleme aşamasında  ortaya koyduğu yaratıcı katkı, üzerine eğildiği yapıtla bağlantısını yitirmeden okura özgür bir çalışma sunabilmiş olmasına da bakılmalıdır. Özetlersek, Türkiye’de eleştirinin niceliği değil, niteliği tartışmaya açılmalıdır.

N.S: Biyografi edebiyat mıdır?

M.Ö: Bu, ‘’ Edebiyat nedir? ’’ sorusuna götürür bizi. Edebi (yazınsal) ölçütler gözetilerek kaleme alınmış her ürün edebiyat alanına girebilir. Dünya edebiyatında biyografik roman sayısı az değil. Bizde de bu türde epey roman yazıldı. Önemli olan, yazının ya da kitabın türü, konusu değil, edebi değeridir. Zeynep Oral’ın Fransızcaya çevrilen  ‘’  Tutkunun Romanı  ‘’ adlı biyografik yapıtı, Temmuz 2014 başlarında Fransa’da ödül aldı.

N.S: Edebiyatın toplumsal açıdan dönüştürücü olduğuna inanan birisiniz; bunu bize biraz açar mısınız?

M.Ö: Sorunuz geniş kapsamlı. Alan daraltması yapmadan ele alınacak gibi değil. Edebiyatı  edebi ürün’e, toplumu  insan’a ; onları da etkileyen ve etkilenen kavramlarına indirgesek bile işimiz kolaylaşmıyor. Yalnızca şu yargıya ulaşabiliyoruz:  Edebiyatın dönüştürücü gücü etkisinden gelir. Edebiyat etkileyici, toplum etkilenendir. Bazı  ’ geçiş dönemi ’ alıştırmaları sırasında, kısa sürede sonuca ulaşmak amacıyla sloganlaştırılmadıkça, dönüşümün hemen gerçekleşeceği düşünülemez. Oldukça uzun bir özümleme sürecinden geçmelidir.

N.S: Edebiyat dergilerinin edebiyatımıza katkıları ne ölçüdedir ?

M.Ö: Dergisiz bir edebiyat düşünülemez. Dergi, edebiyatın eli, ayağıdır. Yazarıyla, okuruyla ilişki kurabileceği en önemli buluşma yeridir.

N.S: Geçmiş yıllara göre edebiyat dergilerinin sayısında artış oldu. Sizin özellikle izledikleriniz var mı?

M.Ö: Eskiden, uzun soluklu dergilerden Varlık, Türk dili, Yeditepe, Yeni Ufuklar, Dost, Yelken, Soyut, Yazko Edebiyat, Gösteri, Adam Sanat vb. vardı. Varlık ve Gösteri  yayınını sürdürmekte. Türk Dili, TDK’ dan ayrılmış durumda, Ahmet Miskioğlu’nun yönetiminde çıkıyor. Ötekiler kapandı. Şu sırada okumaya çalıştığım dergiler, Varlık, Gösteri, Türk Dili, Yasak Meyve, Kitaplık, Notos, Sözcükler, Sincan İstasyonu ile Cumhuriyet, Aydınlık vb. gazetelerin kitap ekleri.

N.S: Şair, şiir ve toplum….

M.Ö: Sorunuzun ucu açık bırakılmış. İlkin, geniş açıdan yaklaşmayı deneyeceğim, genel olarak ’ sanatçı ’ başlığı altında toplanabilecek kimseler, direnmeyi görev edinmiş bir toplumsal sınıfın üyeleridir. Doğada her şeyin durmadan değiştiğini, değişimin insan yaşantısına doğrudan yansıyan etkilerini ayrımsamanın bilinciyle, sıra kendilerine gelmeden, zamanın dişlileri arasında yok oluşa sürüklenen değerlerden kurtarabildiklerini ayırıp ölümsüz kılma, böylece insanın tarihsel bir varlık olduğunu belgeleme çabasındadırlar.

Şair-şiir-toplum ilişkilerini belirleyen etkenler, basmakalıp nitelemeler bir yana bırakılırsa, çeşitli kesimlerden insanların ekonomik düzeyiyle eğitim durumlarıdır. Bunların şiirle ilgili görüşlerini tek paydada toplayamıyoruz.

İstanbul’u ele alalım; Doğu kültürünün Batı’yla sınavını sergileyen, kebapçı, kokoreççi, dürümcü, çiğköftecilerle başlayıp, türkü evleri, türkü barlar, simit sarayları katarıyla sürüp giden yarışın neresine düşüyor şiir? Bana göre, sanatçı kullandığı gereçleri sırtında taşır. Şair, imge hamalıdır. Romancı/öykücü, oyun yazarı, eleştirmen, denemeci, köşe yazarı  vb.  sırtladığı sözcükleri, müzisyen notalarını döke saça yürür. Kimi maketini omuzlamıştır, kimi tuvalini.

Hepsinin amacı aynıdır. Az önce söylediğimiz gibi yok oluşa direnmek, tarihsel boyuta katkıdada bulunmak.

N.S: Cumhuriyet sonrası,  Türk şiiri için neler söyleyebilirsiniz?

M.Ö:  Şiirimiz 20. yüzyılın ilk çeyreğinden beri, yani Arap-Fars alaşımlı Osmanlı kaftanını çıkarıp attıktan sonra Batı’ya yönelerek sürekli gelişti. Art arda Birinci Yeni (Garip) ve İkinci Yeni adlı şiir akımının doğuşuna tanık olunan bu dönemde, adı geçen akımların çevresinde ya da onlardan bağımsız biçimde etkinliklerini sürdüren birçok değerli şair yetişmiş, yabancı dillere çevrilen yapıtları, şiirimize saygınlık kazandırmıştır.

N.S: Genel bir bakışla, şiirin dünya ülkeleri arasındaki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz ?

M.Ö: Yeryüzünün şiir dağılım grafiği çıkarılsa, yoksul ülkelerden azgelişmişlere doğru hızla yükselen, gelişme aşamasındakilerde küçük iniş çıkışlarla biraz oyalandıktan sonra gelişmiş ülkelere yönelerek inişe geçen bir eğri elde edilebilir sanıyorum.

Azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülke (Türkiye de bunlar arasındadır) insanının şiire ötekilerden daha çok eğilim duyması, başka türlü söylersek sığınması, aşamadığı  sayısız sorunu oluşundandır. Şairi/şiiri doğuran başlıca etkenlerden biri de, yerini bulamamış kişinin tedirgin arayışıdır. Bireyin aile-okul-toplum üçgeninde giriştiği kimlik savaşımı, özgüvenini  pekiştirerek  ’gelecek korkusu’ nu alt etmeye yönelik direnişi ,  kısacası türdeşleriyle, evrenle giriştiği duyarlıkla soyutlanmış sıkı hesaplaşma, bu arayışın içeriğinde yer alır.

N.S: Şiir Kuşatması adlı kitabınızda, şiir kitapları için  ‘’ er, geç fethedilmeyi bekleyen kaleler gibidir ‘’ diyorsunuz. Biraz açıklar mısınız?

M.Ö: Ülke sınırlarının bugünkünden daha az güvenli olduğu dönemlerde baskın biçiminde düzenlenecek saldırılara karşı önlem olarak kentler surlarla, sınır boyları kalelerle koruma altına alınıyordu. Saldırgan güçler, surları aşamayı başaramadıklarında çepeçevre kuşatarak dışarıdan yardım gelmesini önlüyor, kentin ya da kalenin yiyecek yığımlarını tüketerek teslim olmasını bekliyordu.

Sözü geçen kitabımda, şiir eleştirisi yöntemlerimden birine değinirken, şiirin zorlamalarla çözümlenemeyecek çetrefil bir yapısı olduğu, direncini kırmak için kale örneğindekine benzer bir kuşatma süreci gerektiği vurgulanmıştı.

Yeni bir şey eklemeliyim, eleştirmenin şiir kitabını kuşatması görece bir durumdur. Onun savaşımı, kitapla değil kendisiyledir. Bir bakıma kendini kuşatır. Çünkü, şiirin direncini kırmanın tek yolu vardır: Okumak; yüz kez, bin kez okumak;  her okuyuştan sonra aranızdaki buzların çözüldüğünü, uzaklığın kısaldığını, birbirinize yaklaştığınızı duyumsarsınız.

N.S: Cemal Süreya ‘’ Şiir Anayasa’ya aykırıdır, doğanın ahlakı kovduğu yerdedir ‘’ demiş. Siz?

M.Ö: Cemal Süreya, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden;  Maliye Müfettişi, Anayasa adamı. Şiirin salt doğaç ürünü olduğunu, ancak özgür, özgün doğayla birlikte anılabileceğini, hiçbir kurumla kuralla işbirliği içinde düşünülemeyeceğini söylüyor. Şiirin göreviyle bağdaşmadığını,  iki kimlikli yaşadığını bundan iyi açıklayamazdı. Platon da Devlet’inde şairlere yer vermemiştir.

N.S: Yazmanın sırrı var mıdır ?

M.Ö: Vardır. İlki, yazma isteğidir. Okuma isteğiyle birlikte anlam kazanır, o yoksa güdük kalmak zorundadır. Üçüncüsü, anadilini verimli kullanabilmektir. Eğitim ve duyarlı yaklaşımla kazanılacak bir alışkanlıktır bu. Seçerek okumalı, yazı alıştırmaları yapmalı, en uygun söyleme ulaşıncaya değin yeniden, yeniden yazmalıdır. Yazarlık, etkiyle olgunlaşır. Deneyimsizlerin etkiye açık olmasında sakınca yoktur. Ayrıca, yetenekten söz etmek istemiyorum. Onun %50’si , istemek, % 25’i çalışmaktır.

N.S: Siyasete bulaşan sanatçılara büyük tepki gösteriliyor. Sanatçı fikir beyan etmeli mi siyaset konusunda?

M.Ö: Sanatçıyı siyasetten soyutlayamayız. Onun da dünya görüşüyle bağdaşan bir siyasal eğilimi olmalı bence. Bu eğilimin yapıtlarına da yansıması doğaldır. Tepki çeker, sanatı siyasetin aracı kılmaktır. Nazım Hikmet’in siyasal görüşü şiirlerinde epey belirgindir, dünya görüşü olarak. Ama, şiirlerinin önüne geçmez, derinlik onlara katan bir renk öğesi olarak kalır.

N.S: Şiir kir tutar mı?

M.Ö: Kirletirsen tutar.

N.S: Sizin ağzınızdan duymak istiyorum ‘’Adı Konmamış Bir Cemal Süreya Müzesi’’ ni anlatır mısınız?

M.Ö: Müzeler anlatılmaz,  gezilip görülmelidir. Adı Konmamış Bir Cemal Süreya Müzesi için  de aynı şeyi  söyleyebilirim, gidip yerinde görmeli.

N.S: Yeni dönem genç şairleri nasıl buluyorsunuz. İzledikleriniz var mı?

M.Ö: Çok dergi çıkıyor. Hepsini izlemek , daha doğrusu  umut veren bir genç şairin izini sürmek güç. Bu konuda şiir yarışmalarının sonuçları aydınlatıcı olmakta. Her yıl birkaç genç şair şiir kervanına katılıyor.  Türkiye bu bakımdan tükenmez bir kaynak . Dergilerimizin genç şairlere yaklaşımı ise bizim gençlik yıllarımızdakinden daha olumlu.

N.S: Çok teşekkür ederim Sayın Mustafa Öneş.

M.Ö: Teşekkürler, iyi çalışmalar.

 

 

Ağaca dönüşen #kitap: YİTİK ÖYKÜ – Kitaba katılın, 2. Baskıda yer alın! #YitikÖykü

yitik öyküAğaca dönüşen ilk kitap: Kadir Aydemir’in yayına hazırladığı “Yitik Öykü” kitabı çıktı, tüm kitapçılarda…

Twitter üzerinde Yitik Ülke Yayınları (@yitikulkeyayin) okurlarıyla beraber hazırlanan bu kitap yaratıcı kısa öykülerden, hatta tam anlamıyla kıpkısa öykülerden oluşuyor. Birkaç cümle ile bir öykü dünyası yaratmanın ne kadar zor olduğunu bilmeyen yoktur, işte bu kitapta yazılan öyküler bu türün hem iyi hem de keyifli yeni örneklerini bir araya getiriyor.

“Yitik Öykü” kitabının tüm geliri ile ağaç fidanları ve çeşitli tohumlar alıp hep birlikte bir “orman” kurmak istiyoruz. Kısa öykünün çarpıcı ve çekici yolculuğuna davetlisiniz. Bize katılın. Bu kitabı okuyun.

KİTABIN 2. BASKISINDA YER ALABİLİRSİNİZ, kitabımızı okuyup kısa öykünüzü kitaptaki bölümlerden birine, en uygun sayfaya yazın (kullanıcı adınızı da kitaptaki gibi ekleyin) ve bunun fotoğrafını bizimle Twitter'da  #YitikÖykü @yitikulkeyayin etiketiyle+adresiyle paylaşın. Yayın kurulumuz seçtiği tweet'leri kitabın 2. ve sonraki baskılarında değerlendirecektir. Her yeni baskıda aramıza onlarca yazar katılacak. 

Kitabımızı sosyal paylaşım sitelerinde (Instagram, Twitter, Facebook ve bloglar vs.) paylaşalım, duyuralım.  

Kitabı alıp okumak ve ormanımıza destek olmak için TIKLAYIN

Kadınlara özel bir çalışma: Aşk Üzerine Bir Mektup Kitap Projesi – #kitap: #yitikulke

kalpAŞK NEDİR?

Bu soru üzerinden cevap arayışları yüzyıllardır, şairleri, öykücüleri, felsefecileri peşinden sürüklemiş, beslemiştir.

Türk ve dünya edebiyatı kavuşamayan, kavuşup mutlu olamayan âşıkların resmigeçitleriyle doludur.

Peki, karşılıksız bırakılmış, hep düşlerde kalacak olan bir aşk cinayet midir?

O aşkın ardından dökülen gözyaşı, kaleme alınan onca satır, gönderilememiş onca mektup…

Yıllar sonra bir kez şans verilse ne söylemek isterdiniz?

İşte siz, kırgın ve karşılıksız düşlerin genç kadın yazarlarına bir önerimiz var.

Karşılıksız kalan, kimselerin, özellikle onun bilmediği, yıllardır derinlerinizde yaşadığınız o “aşkınızı” mektup şeklinde yazın.

Konsept kitap projemizde bize katılın ve yazılarınızı özgeçmişiniz ve iletişim bilgilerinizle birlikte 1 Kasım 2014 tarihine kadar bulentkarslioglu1@gmail.com adresine yollayın.

Yazılarınız ortalama 1,5 word  sayfası uzunluğunda, 12 punto Times New Roman ve 1 ya da 1,5 satır aralığıyla yazılmalı ve daha önce internet ya da başka ortamlarda yayımlanmamış olmalı. Kitapta yer alacak yazılar yazarı tarafından kitap dışında herhangi bir ortamda kullanılmayacaktır. Gönderilen yazılara geri dönüş, sadece yayımlanacak yazılar için yapılacaktır.

OKUMA ÖNERİSİ

Daha önce yine Yitik Ülke'den yayımladığımız "80'lerde Çocuk Olmak""90'lar Kitabı","Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı" ve "MUTSUZ AŞK VARDIR" kitaplarını size yazınızda fikir vermesi için okuyabilirsiniz. Aradığımız dil bu kitapların içinde saklı. Kitaplarımızı incelemek ve okumak için TIKLAYIN

Haydi bir şeyler karalamaya başlayın, biz buradayız, bekliyoruz.

Başarılar.

YİTİK ÜLKE YAYINLARI

Instagram ve Twitter adresimiz: @yitikulkeyayin 

 

#öykü “Janjanlı Güvercin” – Tuba Kır

JANJANLI GÜVERCİN

Tuba Kır

 

“Boğazımda bir düğüm, öyle bir düğüm ki yeşilden laciverte, lacivertten mora çalan. Bir düğüm ki gürültülü, hırıltılı. Boğazımda bir düğüm, acı acı kokan. Göz yaşartan.

Yer değiştiren bir düğüm boğazımdaki. Bazen karnımı, bazen sırtımı, bazen ciğerlerimi zapt eden. Yakan, naneli, öksürten.

Epeydir var. Seksenlerin acıklı filmlerinde, unutulmuş bir şarkıda, neşeli, hiç olmayacak anlarımda nükseden. Rahatsız eden.

Ağla ağla çıkmayan, bağırdıkça yerleşen, konuştukça artan, sabrettikçe çoğalan. Boğazımda bir düğüm, benimle yaşayıp, büyüyen.”

Okumaya devam et

Resim Sergisi “YANIMDA OLUR MUSUN?”

NazanPamuk_resimİstanbul'un kalbinde yer alan Martı İstanbul Hotel, 22-28 Eylül tarihleri arasında başarılı ressam Nazan PAMUK'un "Yanımda Olur musun?" adlı resim sergisine ev sahipliği yapacak.

Tabloların satışından elde edilecek gelir " Kan ve Kök Hücre Gönüllüleri Derneği " ve  lösemi hastası olan 10 yaşındaki bir kız çocuğuna bağışlanacak.

Nazan Pamuk hakkında:

1967 yılında İstanbul'da doğan Nazan PAMUK, 1970-1977 yılları arasında Almanya'da yaşadı. Küçük yaşta resimle tanışan PAMUK, 1977 yılında İstanbul'a döndü. Temel resim eğitimini Bakırköy Kız Meslek lisesinde alan sanatçı; BSM Bakırköy Sanat Merkezi, AFEM Kültür Merkezi, Taksim Art Gallery ve kendi atölyesinde eğitmenlik yapmaktadır. BASAD Bakırköy Sanatçılar Derneği üyesi olan sanatçı, yurt içi ve yurt dışında çeşitli kişisel ve karma sergilere katılmıştır. Duvar resim çalışmaları da bulunan sanatçının çeşitli koleksiyonlarda da eserleri bulunmaktadır.

Hakan İşcen’den yeni bir şiir kitabı “Buğu ile Çizgi”

bugu-ile-cizgi1_640Buğu ile Çizgi, Hakan İşcen'in ikinci şiir kitabı

İlk kitabı Hayatânı'ndan üç yıl sonra yayımlanan bu yeni kitabında şair, öznenin kendine dönük ruh hâli şiirsel dili de gerilimli kılmış. Bedene ve tinselliğe dönük söylemi eleştirellik de içeriyor. 

Buğu ile Çizgi'nin temel izleği aşk. İşcen, aşkı insanı tamamlayan bir öğe olarak görüyor. Anlatı şiirin olanaklarını kullanarak, hikâye etmeye de kaçmadan, aşkı dile getiriyor: "artık aklım ermez / uykularım varmaz düşlere / düşlerimse kavuşmuyor uykusuna. / söyle bana başımı dizinde sonsuzca uyutmak için / daha ne kadar öleçekmeliyim?" (s.90).

Kısaca, Hakan İşcen, keşfedilmeyi bekleyen bir şiir yazıyor.

“Selvi Ağaçlarının Gölgesinden Öte” – Yannis Ritsos, 3 perdelik tiyatro oyunu 1944-1945

“Selvi Ağaçlarının Gölgesinden Öte” - Yannis Ritsos, 3 perdelik tiyatro oyunu - 1944-1945

Çeviri: Olga OKAY

 

Yannis Ritsos Yunan Edebiyatı’nın en tanınmış en sevilen şairlerinden biridir. Pek bilinmese de kendisinin düzyazı olarak  kaleme aldığı metinlerin yanı sıra aşağıda giriş bölümünü okuyacağınız “Selvi Ağaçlarının gölgesinden öte” olarak tercüme ettiğimiz bir tiyatro eseri bulunmaktadır. Eser, kaleme alındığı dönem itibari ile, okuyucu ve tiyatro izleyicisine sunmayı hedefledikleri açısından önemlidir. 3 ana bölümden oluşur. Her ne kadar tiyatro eseri olarak anılsa ve sahnelense de Ritsos’un muazzam şair yönü her açıdan öne çıkmaktadır.  

Bu tiyatro eseri ilk olarak tek perdelik dram olarak düşünülmüş ve Aralık 1944’de yazılmıştır. 1945’de şair tekrar üzerinde çalışma gereği duymuş ve 3 perdelik bir tiyatro eserine dönüştürmüştür. Ancak ilk basımı 1958 yılında yurt dışında Yunan bir yayınevi tarafından yapılmıştır. Yunanistan’da ilk defa yayımlanması ise1982’dir. 

Ritsos’un bu eseri,1944’ün sonu ile 1945’in başlarında, Yunan tarihinin önemli, dramatik ve acı olaylarına tepkisi olarak ortaya çıkar.  Faşizmden kurtulmaya çabalayan bir halkın, henüz o derin acılardan yüzünü yıkayıp özgürlüğünü kutlama aşamasında yakalandığı emperyalizm düşmanından bahseder. Şiirin gücünü katar Ritsos ve bu gücü eserde sonuna kadar derinden hissettirmesine rağmen asla tarih veya dönem adından bahsetmez. Tıpkı en muhteşem şiirlerinden “Epitafios” ‘un Mayıs 1936 olaylarını konu alması, bunun şiirin bütününe yayılması ancak asla tarih ve dönemi belirtilmeden, günümüze kadar önem ve değerini kaybetmemesi gibi. 

Kısaca bu tiyatro eseri bir milletin şiirsel direnişidir.

Mayakovski söz konusu eser için şöyle der: “Olay ne kadar büyükse, şairin de yaratıcılığı ve olaya mesafesi o denli büyük olmalıdır.” Ve “Zayıf şairler oturup zamanın akmasını ve bu mesafenin oluşmasını koltuklarında beklerken, güçlü şairler bu önemli mesafeyi zihinlerinde yaratırlar” diye de ekler.

Yunan halkının özgürlük mücadelesinin 1921’den beri süre gelen en belirgin sloganı, “Özgürlük ya da Ölüm” dür. Ritsos bunu benimseyen, dile getiren ve nerede ise tüm şiirlerinde aktarmayı başaran Yunan Edebiyatı’nın en önemli isimlerindendir. Ve kendisinin bir diğer önemli şiiri “Apoheretismos” – “Veda” da dediği gibi,


“… insanın gerçek boyu, Özgürlüğün metresi ile ölçülür” 

ve rahatlıkla diyebiliriz ki bu satırlar aşağıda giriş bölümünü okuyacağınız tiyatro eserinin de çatısını oluşturur.

 

 

“Selvi Ağaçlarının Gölgesinden Öte”
Birinci Sahne

(Üç Selvi Ağacının gölgesi görünmektedir. Ve Gölge, uzun siyah bir kıyafete bürünmüş olarak sahne alır. Kıyafetin sarkan bir bölümü öne doğru ve kollarının arasındadır. Gölge erkektir. Ortam karanlığa yakın zor seçilen bir ışıkla aydınlanmıştır.)


GÖLGE: Ülke uyuyor.
​Derin-derin uyuyor ülke,
yüzünü taştan avuçlarının arasına gizlemiş.
Pencereler kapalı, okunmuş kitaplar gibi.
Pencereler kör, panjurların ardında olanı bilmiyorsun,
korku, korku, korku. Nasıl? –bilmiyorsun.
Bu Gölge ki ayak tırnaklarının ucundan başlıyor yükselmeye
ellere ulaşıyor, kalbe, enseye,
saç diplerine ulaşıyor
tıpkı güneşin doğuşu gibi
ve dağın gölgesi yükseliyor ağır ağır ovanın üzerinde
örtüyor bağları, zeytin ağaçlarını, evleri,
örtüyor meydanı
ve sonra çan kulesini,
ve bir kuş sadece, sokulmak istemiyor gölgeye
ve yükseliyor, sadece o kuş, yüksek, yüksek, yüksek, çok yükseğe
az olan ışığa, gökyüzüne,
tek başına, bir başına, yapayalnız,
ruhun korku bilmez hali gibi
umudun içinde yalnız, kararlılık içinde
tek başına, bir başına, yapayalnız
yüksek-yüksek-bilmiyorsun-ışıkta kalıp kalmayacağını
ya da balıklama gölgeye veya çamura batmayacağını
tıpkı güneşin doğuşu gibi
bir kırmızı güneş gökyüzünde
sanki geniş kan damlası gövdesinde öldürülenin, 
Nem ve sessizlik, derin sessizlik

-Nasıl gidiyor? –Şşt! … Konuşma. Bilmiyorum.
-Nasıl gidiyor? –Bilmiyorum. Bilmiyorum.
Ülke uyuyor avuçlarının arasında
Ülke hasta. Uyuyor.
Şşt! Şşt! Yavaş. Yavaş.

(GÖLGE, eli dudaklarında sessizce ortadan (sahneden iner) kaybolur…)

 

Soner Sert’in “Baba” İsimli Kısa Filmi Ekim’de Gala Yapıyor

baba filmiSoner Sert'in iş cinayetlerini konu alan kısa filmi "Baba", Ekim ayında İzmir Fransız Kültür Merkezi'nde gala yapıyor.

Başrolde Kadim Yaşar'ın oynadığı filmin çekimleri İzmir’de, Gaziemir, Basmane, Kemeraltı, Narlıdere Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde yapıldı. 

Okumaya devam et

İs Mürekkebi / Türker Ayyıldız #öykü

İs Mürekkebi / Türker Ayyıldız

Kapı zili çaldığında namazı bitirmek üzereydim. Geldiler, dedim içimden. Saatin aylar önce durduğunu bildiğim halde göz ucuyla duvara baktım. Üstü tozlanmış, yanından aşağı doğru kocaman, kıllı bir örümcek iniyordu. Zil bir daha çaldı. Geleceklerini önceki gün haber vermişlerdi. Zihnimi toparlayıp selam verdim. Dizlerimin üzerinde doğrulurken bir yandan da seccadeyi alelacele katladım.

Okumaya devam et

#Metinlerarası Bir Bakış: #Prometheus – Güneş Soybilgen

METİNLERARASI BİR BAKIŞ

PROMETHEUS

 

Güneş SOYBİLGEN

Prometheus, Yunan mitolojisinde bizlere belki de en tanıdık gelen kahramanlardan biridir. Olimpos’tan ateşi çalıp insanlığa veren asi Titan, Romantik dönem İngiliz Edebiyatı’nda da büyük ilgi görmüştür. Bu ‘geleneğe karşı durma geleneği’ savaş sonrası (II. Dünya Savaşı) dönemde de belirgin bir sanatsal karşılık bulmuştur. Prometheus miti, muhalif ve asi olma özelliği ile farklı kültür ve dönemlerdeki birçok yazarda ve eserlerinde kendini göstermiştir. Biz burada Aiskhylos’un ‘Zincire Vurulmuş Prometheus’undan yola çıkarak, Prometheus mitinin Alman yazar Goethe, İngiliz şair P.S. Shelley ve İngiliz yazar Samuel Beckett üzerinden bize yansımaları üzerinde duracağız. Kendi edebiyatımızda ise Tevfik Fikret’i hatırlayacağız.

Okumaya devam et