1. #KaradenizKitapFuarı imza günlerimiz. #Kitapfuarı, 18-24 Mayıs, #Samsun

Tüyap’ın düzenlediği 1. Karadeniz Kitap Fuarı 18-24 Mayıs 2015 tarihleri arasında Samsun’da gerçekleşecek. Yitik Ülke Yayınları kitap standımıza sohbete davetlisiniz. Desteğiniz bizi mutlu eder. İşte imza günlerimiz:

(İmza günlerimize katılmak isteyen yazarlarımız bize ulaşabilir, liste güncellenecektir, son hal değildir)

 

18 Mayıs Pazartesi

13.00 Kadir Aydemir – Bülent Karslıoğlu – Nilgün Şimşek

14.00 Melike İnci – Sema Fener – Bade Osma Erbayav

15.00 Barış Efendioğlu

 

19 Mayıs Salı

13.00 Kadir Aydemir – Sema Fener

 

23 Mayıs Cumartesi

13.00 Kadir Aydemir – Bülent Karslıoğlu

 

24 Mayıs Pazar

13.00 Kadir Aydemir – Bülent Karslıoğlu

14.00 Burak Sarımehmetoğlu

 

Köy okullarına destek olmak için #kitapokuyun, #kitapokutun

Kitaplar insanların hayatını değiştirebilir mi? Şüphesiz ki evet… Biz Yitik Ülke olarak yıllardır elimizden geldiğince öğrencilere, okullara, kütüphanelere destek olduk/oluyoruz. Şimdi bu çabamızı hep birlikte daha da güçlendirelim diyoruz. 

2015’te okurlarımıza, daha çok kitap okuyabilsinler diye 2 dayanışma kampanyası başlattık. İlki aldığınız kitap kadar kitabın size hediye edilmesi. Şimdiyse çocuk kitaplarımız için özel bir kampanya başlatıyoruz.  Bu kampanya ile özellikle köy okullarına ve çocuklara kitaplarımızla destek olmak istiyoruz. Continue reading

Kitap alana, aldığı kitap kadar #kitap hediye :) Yitik Ülke, okurunun yanında!

Okurlarımıza hediyemiz yine “kitap”

Yitik Ülke Yayınları’nın kitaplarını internetteki online kitap sitelerinden ya da bulunduğu ildeki kitapçılardan set olarak alan (en az 6 kitap veya 9’lu-10’lu set olmalı – dileyen daha fazlasını da alabilir, kafanıza göre yani:) herkese aldığı kitap kadar kitap hediye ediyoruz. Instagram – Twitter ve Facebook’ta #yitikülke hashtag’iyle fotoğraflı paylaşımlarınızı bekliyoruz. (Setinizi oluştururken Yitik Ülke’nin yanında Potkal Kitap Yayınlarımızın yayımladığı kitapları da seçebilirsiniz www.potkalkitap.com) Continue reading

Yaprak Öz’le yeni romanı “Şeytan Disko” üzerine söyleşi

Yaprak Öz’le “Şeytan Disko” üzerine söyleşi

Söyleşi: Güzel Zeynep Süphandağ

 

Kitap okumak güzel, çok güzel şeydir. Şöyle düşünürsek isteğe bağlı bir tecrit gibidir; soyutlanır gidersiniz.  Bana göre bu soyutlanma hali üç farklı şekilde gerçekleşir: İlki, bir iki haftada bitirilen (bu süre biraz daha uzayabilir) bu süre zarfında da çantada, yatağın başında, masaların üzerinde, yorganların altında takılan kitap tipidir. Güzeldir elbette ama derin izler bırakmaz anlık soyutlanmalardır. İkincisi Virginia Woolf veya James Joyce okurken olduğu gibi hafif içte bir bayılma ( Mrs. Dalloway karşıdan karşıya geçsin diye 60 sayfa beklersiniz ya hani), sonra bir ayıltma çabası yaratan fakat gerçekten etkileyen dünyasına girince çıkamadığınız kitaplardır. Üçüncüsü ise daha 4. sayfadan itibaren sizi içine çeken en geç iki güne bitirilen, o iki gün içerisinde de okuyamadığınız anlarda size dünyayı dar eden kitaplardır. Evet evet Şeytan Disko’dan bahsediyorum kesinlikle üçüncü tipin soyutlanma durumunu karşılıyor. Tabi bunlar benim fikirlerim…

Şeytan Disko’yu elime aldığımda Yaprak Öz’ün bir önceki romanı Berlin Apartmanı’nda olduğu gibi kilitleneceğimden emindim, olsundu kilitlenmek güzeldi. Olayın ilginç tarafı ise kitabın içeriği hakkında hiçbir bilgi sahibi olmamama rağmen kitabı okumaya Abant’ta bir hamakta başlamış olmam oldu. Genelden de anlaşılacağı üzere kitap beni esir aldı artık ‘’hepimiz Deniz’dik’’ ve çözülmesi gereken ciddi sırlar vardı. O andan itibaren kitaptan ayrı kaldığım zamanlarım kurgu hakkında tahminler yapmakla geçti ve 2. günün sonunda sırtımda bir battaniye elimde hiç beklemediğim bir sonla bitmiş kitabımla evin içerisinde zombi gibi dolaşırken buldum kendimi, sonra uzun uzun düşündüm. Sizde de öyle olmaz mı? Güzel kitaplar uzun uzun düşündürür insanı. Tahmin edersiniz ki birkaç gece de pek parlak rüyalar görmedim yani kitaptan sıyrılmam birkaç günümü aldı. Ayrıca bütün bunlar kitapta da yer alan A-HA’dan “Take on me” eşliğinde oldu günlerce içimde çaldı şarkı.

Kitabın tesiri dışında biraz da içeriğinden bahsetmem gerekirse, kendini ‘’adayamamış’’ bir kadın olan Deniz çıkıyor karşımıza, adayamamanın beraberinde getirdiği ‘’tutunamama’’ durumuyla da olaylar şekilleniyor. Deniz, bir süredir gördüğü görüntüler ve yaşadığı garip olaylar sonucunda bir sırrın peşine düşüyor, bir yandan reenkarnasyonu araştırırken bir yandan medyum Sergey ile tanışıyor, psikiyatrla desteklenen hayatında geçmişin ürkütücü karanlıklarına gitme cesareti buluyor ve bu sırrın peşinde dönüşü olmayan bir yola giriyor. Yaprak Öz’ün muhteşem bir üslubu var; sizi yumuşakça bıraktığı bu karanlık ormanda içiniz ürpere ürpere, şaşıra şaşıra, arkanıza baka baka, tetikte gidiyorsunuz.

Kitabı okuduktan sonra, kitabı okuyan iki arkadaşımla bir kafede buluşup naçizane kritiğini yaparken cafede ısrarla çalan Hayko Cepkin’den ‘Son Kez’ şarkısını dinledik ‘Sesim yok/ Tenin yok/ Sessizlik son kez…’ biz bu şarkıyı kitaba pek bir yakıştırdık, takdir sizin mutlaka okuyun biraz heyecan biraz korku herkese iyi gelir. Ve son olarak Yaprak Öz’ün Katil Kim şiirinden kitaba uygun bir iki dize:

“Ne çok öldürsen de bir daha istiyorsun/ Satılık mutluluk arıyor, kusursuz mutsuzluk veriyorsun…”

 

G.Z.S.: Öncelikle ellerinize sağlık muhteşem bir roman… Romanın bu kadar akıcı ve merak uyandırıcı olmasını üslubunuza mı yoksa kurguya mı bağlıyorsunuz?

Y.Ö.: Çok teşekkür ederim. Bu kadar akıcı bulunmasını kurguya bağlıyorum. İnsanlar sürprizli kurgularda heyecan duyuyor ve neler olacağını merak ediyor. Tabii ki üslubun da önemi var, yoksa pek çok okuyucu “hikâye akıyor” diye yorum yapmazdı. Ancak kurgunun ön plana çıktığını, okuyanları esir aldığını düşünüyorum kitapla ilgili yorumları duyduğumda. Üsluba gelince; üslubum çok sade, özellikle böyle yazmayı seçiyorum. Bu tür romanlarda ağdalı bir dil kullanmak bence uygun değil. Ayrıca çok doğal ve “bizden” olmasına, Türk toplumuna özgü kodlamalardan oluşmasına özen gösteriyorum.

G.Z.S.: Romanın kusursuz bir kurgusu var, sonuna dair en ufak bir ipucu bulamıyoruz ve okuma süreci sürekli bir şaşırma hali içerisinde geçiyor kurgulama sürecinizden biraz bahseder misiniz?

Y.Ö.: Sonuna dair doğru tahminlerde bulunan bazı okuyucular oldu aslında. Ancak ipucu bırakmamak, heyecanı ve merakı zirvede tutmak için elimden geleni yaptım yazarken. Diğer şaşırtmacaları ise finaldeki sürprizi desteklemek için hikayeye yedirdim ki okuyucu heyecanlansın çünkü ben bu tür romanlar yahut filmlerde hep şaşırtılmak, heyecanımı hiç yitirmemek isterim.

Şeytan Disko’yu yazma fikri, yani kaba haliyle konusu, Berlinli Apartmanı’nın son aşamalarında aklıma düştü. Yıllarca gördüğüm ve etkilendiğim bir rüyadan yola çıkarak hikayenin genel hatlarını belirledim. Aklıma düşen her şeyi not aldığım bir defter tuttum ve zaman zaman resimler çizerek, fotoğraflar çekerek, kimi zaman notlar düşerek kurguyu oluşturdum. Ancak bazı anlarda hikaye kendi bağımsızlığını ilan etti, farklı yönlere saparak beni bile şaşırttı. Hikayenin beni ilk başta planlamadığım yerlere götürmesine, beni yönlendirmesine izin verdim. Sonu, yazmaya başladığım anda net değildi. Tıpkı Berlinli Apartmanı’nda olduğu gibi, sonunda neler olacağına tam olarak karar vermeden başladım Şeytan Disko’ya. Bu benim için de heyecanlı oldu.

G.Z.S.: Karakterleri yaratma sürecinizden bahseder misiniz? Özellikle yaşanmışlık söz konusu mu? Çünkü eğer öyleyse gerçekten oldukça ilginç ve heyecanlı olmalı.

Y.Ö.: Karakterleri yaratırken bazı zengin akrabalarımdan ilham aldım ve onların yaşamlarını gözlemledim. Maddi açıdan zengin ama manevi açıdan boş hayatları olan insanları ve onların ikiyüzlü dünyalarını anlatmak istiyordum: Her şeye sahip ama hiçbir şeyi olmayan, Christian Dior’dan giyinip Kafka’nın kim olduğunu bile bilmeyen insanları… Tanıdığım pek çok insanın karışımı kitaptaki karakterler. Ancak içlerinde gerçekten yaşamış, birebir kendisini düşünerek yazdığım iki karakter var: Ayşe Kadın Teyze ve Tuna. Ayşe Kadın Teyze ve evi birebir gerçek ve beni çocukken çok etkilemiş olduğu için bu kitaba uygun buldum. Tuna ise korku hikayelerini seven çok değerli bir arkadaşım ve bu romanda yer almasını istedim. Onların dışında tüm karakterleri uzun bir çalışma ve gözlem sonucu yarattım.

Berlinli Apartmanı’ndaki karakterler ise, hayatıma girip çıkmış çeşitli komşuları gözlemem sonucu oluştu. Bir de apartmanlara, geceleri ışıkları yanan, perdeleri açık evlere, içinde dolaşan insanlara olan özel merakımdan sanırım… Evlerin içinde gerçekte neler olup bittiğini hep merak edip hayaller kurmuşumdur. Berlinli Apartmanı bence bunun sonucu. Oradaki tek gerçek karakter ise, romandan iki yıl önce vefat etmiş tatlı bir komşumuz; Faruka Hanım Teyze ve sokak kedisi arkadaşım Şeytan.

Berlinli Apartmanı’nda değil ama Şeytan Disko’da ve hazırlıklarına başladığım yeni romanımda karakter yaratırken kullandığım bir yöntem var; hepsine uygun resimler buluyorum ve defterime yapıştırıyorum. Vintage dergiler, eski fotoğraflar, bana “İşte bu Sergey!” dedirtecek bir yüz, çeşitli oyuncular… beni etkileyen her türlü görseli topluyorum. Bazen fiziksel özelliklere bakarken o karakter beliriyor zihnimde, bazen de tam  tersi. Her şeyi en küçük ayrıntısına kadar not alıyorum; bir karakterin okuduğu okullar, doğum  tarihi, sevdiği şarkılar… vs. Kitapta yer almayacak olsa bile bu ayrıntıları benim bilmem çok önemli.

G.Z.S.: Geçmişten günümüze Türk Edebiyatında korku/ psikolojik gerilim türünde eserlere fazla yer verilmiyor, hatta Türk korku filmleri bile fazla rağbet görmüyor siz bu konuda daha sıra dışı kalıyorsunuz. Risk almışsınız diyebilir miyiz? Ya da bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Y.Ö.: Risk aldığım doğru. Berlinli Apartmanı ile şansımı denedim. Beklediğimden daha çok ilgi görünce devam etmeye karar verdim. Türk Edebiyatında da, sinemasında da böyle bir açık var. Gerçi, sinema alanında örnekler çoğaldı, bu şekilde korku sinemasının on yıl içinde çok gelişeceğini düşünüyorum. Edebiyat alanında ise, polisiye daha yaygın, benim yazdığım “korku” yahut dünyada kullanıldığı şekilde “thriller” janrında örnek az. Özellikle kadın yazar az. Ben de bu alanda varlık göstermeye karar verdim. Bakalım zaman ne gösterecek. Şu ana dek gözlemlediğim, bu türe büyük ilgi gösteren bir okuyucu kitlesi var. Açıkçası, en başta bu kadar ilgi beklemiyordum.

G.Z.S.: Romanda 70’ler ve daha çok 80’ler ön planda dönemin yazlık alışkanlıkları, arkadaşlıkları, şarkıları, kıyafetleri… okuyucuyu o yıllara da götürüyor, yani roman baştan sona bir gerilimden ibaret değil okuyucu nefes alıyor, gülümsüyor bu sizin tarzınız diyebilir miyiz ya da özel bir nedeni var mı? 

Y.Ö.: Özel bir nedeni yok, tarzım olduğunu da söyleyebiliriz çünkü ben o “nefes alma” anlarını seviyorum. Retro unsurları çok sevdiğim için hikayeler kendiliğinden o şekilde hayat buluyor sanırım. Eğlenceli retro ayrıntıları, eski şarkıları romana yedirmek bana büyük keyif veriyor.

G.Z.S.: Son olarak bu türde bu kadar başarılı olmanızın nedenini bizlerle paylaşır mısınız?

Y.Ö.: Yazarken kendim çok büyük keyif alarak ve hikayeyi neredeyse günün her anında yaşayarak geçirdim iki roman sürecini de. Sanırım okuyucuya o enerji yansıyor. Ben buna bağlıyorum. Bir de türü iyi bilmemin de mutlaka etkisi vardır; hazırlık süreci dahil çok çalışıyorum, araştırıyorum, çok sayıda korku filmi izliyorum, hepsinden önemlisi ise bu türü çok seviyorum. Okuyucu bence bunu seziyor. Bu benim fikrim tabii. Bu soruya en iyi cevabı verecek olan, aslında okuyucudur.

GÜZEL ZEYNEP SÜPHANDAĞ / MAYIS 2015

Okullara ve kütüphanelere #çocuk ve #gençlik kitaplarımızı hediye edebilirsiniz

İlkokullara ve ortaöğretime uygun kitaplarımızı internet kitapçılarından edinerek okullara, öğrencilere ve kütüphanelere okulun/kütüphanenin adresini direkt yazarak topluca hediye edebilirsiniz. 

Çocuk ve gençlik kitaplarımızın listesi:

YİTİK ÜLKE YAYINLARI

Bahçedeki İncir Ağacı – Hakan Bayhan / Satın almak için tıklayın 

Nehrin İki Yakası – Gündüz Öğüt / Satın almak için tıklayın

Kahkahalar mı Duyuyorum? – Banu Taylan / Satın almak için tıklayın

Kocaman Kahkahalar – Banu Taylan / Satın almak için tıklayın

POTKAL KİTAP YAYINLARI

Prens Ali’nin Macerası – A. Zeynep Lelya Gündoğar  / Satın almak için tıklayın

Atatürk’ün Kalbi – Alper Akdeniz  / Satın almak için tıklayın

Lastik Çocuk – Emel Kılıç  / Satın almak için tıklayın

Saklanmak Güzeldi – Mustafa Ünver   / Satın almak için tıklayın

* * * 

Kitaplarımız ayrıca kitapçılardan, diğer internet sitelerinden ve D&R kitap şubelerinden istenebilir, sipariş edilebilir.

Tüm kitaplarımızı incelemek için TIKLAYIN 

Sait Faik’e Selam! Sait Faik kitap okuması ve bisiklet turuna davetlisiniz

Sait Faik’e Selam! Burgazada’ya Sait Faik Müzesi’nde kitap okumaya ve bisiklet turuna gidiyoruz. Katılım ücretsizdir. 13 Haziran Cumartesi günü saat 13.00’te Bostancı vapur iskelesi önünde toplanıyoruz.

Yitik Ülke Yayınları’nın girişimi  ile gelişen bu fikri Okuma Ajansı ile beraber yürütüyoruz. Burgazada’da Sait Faik’in evinde hepimiz aynı anda kitap okuyacağız. Yanınızda özellikle Sait Faik kitapları bulunmasına özen gösteriniz. Sonrasında bisikletlerimizle (kiralayacağız ya da getirin) Burgazada turu yapacağız. 

Büyük ustaya merhaba diyeceğiz. Hazırlanın! 

Sevgiler

Yitik Ülke

Twitter ve Instagram: @yitikulkeyayin 

 

 

#SaitFaikeSelam 

Achim Wagner’in Şiir ve Fotoğraf Dünyası. Söyleşi Nuray Salman

17 Temmuz 1967 tarihinde Coburg’da doğdu. Würzburg’da üniversite eğitimini tamamladı. Çeşitli müzik tiyatrolarında dramaturg olarak çalıştı.  Birçok ödül aldı. 1999-2002 yılları arasında Küba’da 3 ay yaşadı. 9 kitabı bulunan Wagner şiir, düzyazı, tiyatro oyunu ve makaleler yazıyor. Almanya’da bir çok Edebiyat ödülü alan Achim Wagner  2009 yılından bu yana Berlin ve Ankara’da yaşıyor.

‘’ Şiir Sokakta’’, ‘’Hafif Coğrafya’’, ‘’Gezi’den Soma’ya Hayat Sokakta’’ Türkiye’de çıkardığı kitapları.

Nuray Salman:  Bir röportajınızda ‘’ 2009 yılında İstanbul’a gelmeden önce Türkiye’yi pek tanımıyordum ama önemli bir şiir geleneği olduğunu biliyordum.’’ Demişsiniz. Türkiye yolculuğunuz 2009 yılında başladı, nasıl bir süreç yaşadınız ? Gelme sebebiniz öncelikli Şiir mi?  

 Achim Wagner: 2009 yılında Alman Kültür Vakfından (Nordhein Westfallen) burs alarak Türkiye’ye geldim. Bu burs özel bir burstu. Bu burs sayesinde Türkçe öğrendim. Alman Sanatçı evinde 6 ay kaldım yani İstanbul’da. Sonra Ankara’yı çok merak ettiğim için Ankara’ya geldim ve burada yaşamaya başladım. İstanbul çok güzel bir şehir ve herkes burayı keşfetmiş. Ankara’da ise bilinmeyen çok gizli güzel yerler var ve ben buraları keşfetmek istedim. Örneğin Samanpazarı, Hamamönü ve çok eski bir Kervansaray var suluhan.Türkiye’ye gelişim elbette şiir. Çocukluğumdan bu yana şiir yazıyorum. Şiirlerimde daha çok gezdiğim yerler, aşk, hayat ve yolculuk var. Nazım Hikmet ve Orhan Veli’nin çevirilerini okudum. Beni çok etkiledi. Cemal Süreya, Ahmed Arif, İlhan Berk, Turgut Uyar… şairleri Türkçe okumak ve onları hissetmek ayrı bir duygu katıyor bana.

N.S: Yepyeni farklı bir yere alışırken dili nasıl bu kadar iyi öğrenebildiğinizi anlatır mısınız?

 A.W: Bir yabancı olarak çok şeye adapte olmanız gerekiyor. Bende her şeyi kolaylaştırmak için öğreniyorum. Lisan öğrenmeye meraklı biriyim. Bir ülkede uzun yaşayacaksam ve o toplumdan uzak kalmamak için o ülkenin dilini, kurallarını öğrenmek gerekiyor düşüncesindeyim.

N.S:  Bir söyleşinizde  ‘’ Türkiye’de şiir hazır, sizi bekliyor, aramanıza gerek yok.’’ Demiştiniz. Burasını biraz açabilir miyiz?

 A.W: Türkiye coğrafyası adeta bir şiir. Tarih, sanat, edebiyat…kültüre açık bir yer. Örneğin Ege kültürü, Karadeniz kültüründen farklı ama aynı coğrafyada. Şiire buralardan kolayca ulaşabiliyorsunuz.

 N.S:  Batılı bir şair, bir sanatçı olarak ve zaman zaman Türkiye’de yaşayan, Türkçe yazan bir şair olarak; hem ‘içerden’ hem ‘dışarıdan’ nasıl görüyorsunuz Türk şiirini?

 A.W: Türk şiiri özel bir şiir. Dünya şiirinden çok farklı, dilin özel etkisi var. Türkçe  derin ve kısa yazmaya çok elverişli bir dil. Şiirini besleyen ana malzemeler yeteri kadar var. Dünya şiiri içinde değerli bir yeri vardır. Bu benim görüşüm.

N.S:  Küba’da yaşadınız bir süre. Sizi ne karşıladı orada ?

 A.W: Küba’da 3 ay yaşadım. Küba’ya gidiş nedenim Tiyatroydu. 2 Küba’lı arkadaşım vardı. Kaldığım süre boyunca hayran kaldığım Küba’yla ilgili kitap yazdım. Gezmeyi, öğrenmeyi seviyorum.

 N.S:  Tarih, kültür, coğrafya olarak Türkiye’yi sevdiğinizi biliyorum. İstanbul’a olan tutkunuzu da  biliyorum. İkinci Yeni şairlerini seviyorsunuz özellikle. İkinci Yeni’nin Batı şiirinden, özellikle Fransız şiirinden beslenmiş olmasının etkisi var mı bunda?

A.W: Elbette Fransız şiirinden beslenmiş olduklarını biliyorum. Örneğin İlhan Berk bir Fransız gibi Fransa şiirlerini Türkçe’ye çevirdi. Ve ben buna hayran kaldım. Türklerin kültürleri Fransız kültürlerine yakın. İkinci Yeni şairleri buradan çok ilham aldı.

N.S:  Şiir ve Fotoğraflarınızla, insanın barış ve sevgi dolu bir dünyada yaşayacağına inanıyorsunuz. Şiirlerinizde  tarih, yolculuk, aşk var. Fotoğraflarınız görsel bir şiir adeta. Bu iki farklı disiplini,  içerik bağlamında buluşturduğunuz düşünüyorum. Ne dersiniz? Bir yandan şiir yazıyor, bir yandan görsel bir hikaye anlatıyorsunuz ? Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

A.W: Bence hiç farkı yok, her ikisinde de tarihi, yolculuğu, aşk’ı anlatıyorum.

N.S:  Fotoğrafın gücüne inanıyorsunuz. Sesten daha etkileyici çünkü. Söylemek istediğiniz fotoğraflarda okumak mümkün. İyi bir göz için tabii!

A.W: Ben çok konuşan biri değilim. Dinlemeyi ve görmeyi çok seviyorum. İlhan Berk gibi şiir düşünüyor ve fotoğraflarımla anlatmaya çalışıyorum.

N.S: Gezi’den Soma’ya kitabınızla görsel bir hikaye anlatınız. Neler düşünüyorsunuz o günlerle ilgili ve tüm olup bitene ilişkin…

 A.W: Gezi direnişi parti direnişi değil, hayat kavgasıydı. Gezi direnişinde İnsanlar sokakta var olanı kullandılar. Toplumda bir şiir köprüsü var. Türkiye’nin dayanışma, yaratıcılık ve cesaret ile belirlenen bir potansiyelini açığa çıkardı. İnsanlar bu süreçte sanatla’da direnmeyi öğrendiler. Gezi direnişi bir halk hareketi. Ben, ‘Gezi’den Soma’ya ‘’ kitabımla tarihe ışık tutmak istedim.

N.S: Yeni çalışmalarınız var mı ? Biraz bahsedermisiniz ?

A.W: Bu günlerde Türkiye’de 2 yıldır var olan Suriye Mültecileriyle ilgi görsel çalışma yapıyorum. Bunun için Mersin, Konya, Ankara, İstanbul’da fotoğraf çektim. Şiir devam ediyor. Resim sergisi açmayı düşünüyorum, bunun için Berlin ve Ankara’da girişimlerim var. Çalışmalarım şimdilik bunların üzerine.

N.S:  Sevgili Achim söyleşi için çok teşekkür ederim. Seni tanımak çok güzel.

A.W: Seni tanımakta güzel, ben de çok teşekkür ederim.

Nuray Salman

25/Nisan/2015

Hatay Restaurant/Bostancı

Bir huzurevindeki yaşlılarımız sizlerden kitap bekliyor

Bir huzurevindeki yaşlı insanlarımızın kitap ihtiyacı olduğu bize bildirildiğinde hem şaşırdık, hem de sevindik. Yitik Ülke ailesi olarak elimizden geleni yapmaya hazırız. Tüm arkadaşlarımızı da bu güzel isteğe kayıtsız kalmamaya çağırıyoruz. 1 kitap da olsa postalayın. Dilediğiniz kitabı yollayabilirsiniz, roman ağırlıklı eserler bekleniyor. Okuduğunuz, okuyacağınız Yitik Ülke kitaplarını da iletebilirsiniz.

ADRES: Örnekköy, Zübeyde Hanım Huzurevi – İzmir / 0 232 293 17 91

Detaylı bilgi için Meristur ofis: Filiz Hanım 0232 464 04 32

İzmir Kitap Fuarı imza günlerimiz

Yitik Ülke Yayınları ve kardeş yayınevimiz Potkal Kitap Yayınları, İzmir Kitap Fuarı’nda.

2. Salon 310 C standındayız

18 Nisan Cumartesi

12.00 Alper Akdeniz

13.00 Burcu Özbaran

14.00-16.00 Gündüz Öğüt – Gökçenur Ç. – Kadir Aydemir – Efe Duyan

14.00 Nalân Tuntaş – Nilgün Şimşek

15.00 Çimen Erengezgin – Melike İnci

16.00 Barış Çağrı Genç – Caner Girgin

17.00 Orhan Çetinbilek Continue reading