
Oraya buraya çarpıyorum.
Yön duygumu kaybediyorum günden güne.
İnsanların arasındayım, ama nerede? Kimim ben? Bu yüz bana mı ait?
İnanmadığım aynalar, sadece kırıldıklarında gerçeği gösteriyorlar.
Düşünceler, düşünceler… Kapkara bir güneş her sabah uyandırıyor toprağımı. Kuşlarım ölü, denizin sesi uzak bana, bulutlarım donuk, kediler bile yok şu sokakta. (more…)

Popüler olan nedir? Popüler olanları aklımızdan geçirdiğimizde, aklıma ilk gelen özelliği nedir? Dolu içerik, sanatsal yetkinlik, sıra dışılık, yoğun emek, insancıl değerler… Bunların hangisi aklımıza geliyor? Yanıt eğer hiçbirisi ise, tam da popüler olanın, popüler kültürün tam ortasındayız demektir.
Popüler kültür ürünleri, öncelikle ticaridir, kolay anlaşılır, kolay tüketilir, ortalama beğeniye hitap eder, algılama, alma için özel bilgi birikim beceri ve hele hele eğitim hiç gerekmez. Ama eğitimlileri de mest ve mestan eder. Popüler kültür ürünleri bir yanıyla sahici olanın, sahici sanatın taklididir. Üretim tarzı olarak, seri standart üretim özelliğindedir. Bu özelliğiyle zaten popüler kültür üretiminin kaynağı olarak, bir genelleme ile 19.yy Fordist band üretim dönemi temel alınır. Bana göre, süreci yazıya kadar geriye götürmek gerekir. Çünkü üretim süreci ve üretim fazlası ile yazının doğrudan ilgisi vardır. Bunun bir başka söylenişi, üretim ilişkileri ve üretim güçleri ilişkisi içinde yazının başat bir yeri ve işlevi vardır. (more…)

Geçmiş gelecek ve şimdi arasındaki bağı kuran bellektir. Ülkemiz ve toplumumuz için sıkça söylenen belleksizlik, veya bellek sorunu bu nedenle önemlidir.
Belek sorunu salt tarihsel arka planın hep birlikte unutulması, unutturulması bağlamında ele alınırsa, yanlış olur, sorunun sığ sularında kalınır. Eskiden yaşananların içine gündelik olaylar, tarihsel dönüşümler, kişiler, kurumlar, düşünceler vb her şey girer. Her şeyin içine bu sıralama elbette de dil de girer, şiir de girer. Şiir kadar, kent de girer, bunların hepsini içine alan kültür de girer. Ya da Galatasaray’ın yüzme şubesini kapatması da, İstanbul Yüzme İhtisas’ın da yine 40 yıllık yüzme takımının dağıtması da girer. Hiçbir şey kesin değil, hiçbir şeyden emin değiliz. Kent mimarisinde de aynı karmaşa söz konusu. Kentin her tarafında yaşayan insanların ortak mekanlara ulaşması, kamusal alanlarda olabildiğince iradelerin karşılaşması ve toplumsal yaşama ilişkin kararlarda ortak noktalara ulaşılması istense zor değildir. Ama dert bu değildir.
Şiir boyutunda, dilsel macerada süreklilik, kesintisizlik, demek değildir ki, ardışık bir kategoride, doğrusal bir çizgide ilerleyen bir kültürel oluşum anlamına gelir. Hayır. Dilsel macerada, kesintisizlik, kesin yadsımaları, yapısal dönemeçleri, tezleri ve karşı-tezleri içinde barındırır. Kolay bir örnek olması açısından Nazım Hikmet şiiri ile Yahya Kemal şiirini burada hemen hazır bir örnek olarak anabiliriz. Çatışan, savaşan dinamiklerin yolculuğudur burada söz konusu olan.
Son zamanlarda 1980 sonrası şiiri için yazılanlarda, söylenenlerde, daha çok mevcut örneklerin üzerinden giden bir tartışma yapıldığı izlenimi, doğuyor. Mevcudu, mevcud örneklerin üzerinden konuşmak elbette düpedüz yanlış değil. Süreklilik, ya da kesintisizlik sorunun biraz arada kalır gibi oluyor. Ya da benim anlama kapasitem buna yetiyor.
12 Eylül 1980 öncesi için çok söylenen “slogancı şiir” eleştirisi, bu anlamda en yanlış bakış açılarından birisidir. Burada araştırılması gereken, slogancı şiiri bu şiir yolunda geçen biçimin, söylemin ne olduğunu, doğrusunun, karşı tezinin yaşanmış olup olmadığını bulgulamaktır. Slogancı şiir eleştirisi pek çok açıdan eleştirilebilir. Örneğin, bir dönemi ele alırken, en alt, en kötü örnekten yola çıkmanın yanlışlığı gibi. Daha önemlisi, slogancı şiir eleştirisi, 12 Eylül’de ortak rıza üretiminin de bir argümanı olup çıkıyor. Öyle ki, artık “grev”, “direniş”, “sevda” benzeri ve daha pek çok sözcük öteleniyor. Bu sözcüklerin taşıdığı, anlattığı kavramlar “soğutuluyor”. Kısacası, 12 Eylül öncesine karşıt bir ortak rıza üretiliyor.
Bellek bölünmesi, her şeyi bölüyor. Bu bölünmeden şiir de payını fazlasıyla alıyor. Dilsel süreç de bölünüyor elbet. Dile egemen olan iktidara da egemen olur. Bu nedenle bilinçli bir parçalama süreci dili de hedef alıyor. Kesintisiz devrim yazıları yazan Mahir’i de bu bağlamda müstehzi bir anışla anıyorum. Aynıydı ve ayrıydı söylem. Ama dert aynı dert idi. 12 Eylül’de yaşanan bellek kırılması, aynı zamanda bir şiir kırılmasıdır. Süreklilik, kesintisizlik süngüsünü de kırmıştır. Bir de –ya da bir kere daha- böyle bakmak gerek.

Harry Potter adlı kahramanının maceralarının yer aldığı bir dizi kitap, bütün dünyada üstün bir pazarlama tekniği ile pazarlanıp, “kürsel ölçekte” satışa sunuldu. Sonuç, küresel tam bir başarı oldu. Arkasından her kitap bir filme dönüştürülerek, pazarlama için yapılan hazır yatırımdan bir kez daha “fahiş” ekonomik yararlar elde edilerek, yeni bir küresel başarıya imza atıldı.
Harry Potter “efsanesi” sıcak yayıncılık, popüler kültür, pazarlama, bireysel fırsat/kurtuluş vb. gibi sayısız başlık altında ve her başlığın en seçkin, en kristalize örneği olarak incelenebilir. Örnek olarak kullanılabilir. (more…)

Jorge Luis Borges
Nesillerin yolculuğu boyunca
İnsanoğlu geceyi inşa etti.
Önceleri o bir körlüktü;
Diken batmış çırılçıplak ayaklarda,
Kurtların korkusu.
Hiçbir zaman bilemeyeceğiz
Kim bu şekle soktu dünyamızı?
Gölgenin boşluğu için
Bölünmüştü iki alacakaranlık;
Hiçbir zaman bilemeyeceğiz
Hangi çağda anlamını buldu
Yıldızlı zamanlar. (more…)

Alican Turgut
Az önce biraz hüzünlüydüm, ondan daha da az önce bir parça ağlamıştım bile. Herkes müzik yapabilir, herkes müziği sevebilir ama müzikten anlamak zordur. Yavuz Çetin! Kim bu adam? Kimsenin umurumda olmayan bir adam. Bilen bilir. Şarkılarıyla büyüyüp, hissettiğim adam.. Ama bu ‘farkındalık hissi’ aklımın kapılarını zorlamama yol açıyor. O bilmediğiniz adam için bir şey yazmak ve söylemek o kadar zor ki.. Ben Yavuz Çetin’i dinlerken onun öldüğünü bilmiyordum… Yani Yavuz Çetin bir çocuğun bile hayatına girip müziği sokabiliyor. Bir zaman Shaft Barda Yavuz Çetin için bir anma gecesi düzenlenmişti. Ben de babamla oraya gitmiştim. Ne büyük bir hata, yalan yanlış herkes vardı. Çünkü Yavuz Çetin’in bugün bile hâlâ değerinin bilinmediğini düşünüyorum… (more…)

A. Alper AKÇAM
Bir saattir kıyıdayım. Tam karşımdan denize iniyor güneş. Dalga dalga kabaran denizin içinde bir süre yıkanıp yeniden çıkıyor. Islak, uçucu, gelip geçici… Şimdi var, az sonra yok olacak.
Açıkta sular ve bulutlar yanıyor. Denizin üstü, küçücük çırpıntılarla, sarılı kırmızılı alev yalımları gibi parlayarak akıyor bana doğru. Koşuyor… Derinlerde duralayan mavi su kütlesiyse, hem küskün hem küstah bir sevgili gibi, uzaktan bakıyor.
Nerede, kimi kırdım ben?
Denizin altıyla üstünü zamkla yapıştırmışlar sanki de, bazı yerlerde kopmuş birbirine yapıştırılanlar… İlkokul üçüncü sınıfında, boyaları karakalem çizgilerinden taşmış bir çocuk resmi asmışız duvara. Bütün resimler parçalanmış gözümde. Dışarıda, sokağın parke taşlarında şakırdayan at nalı sesleri… Sıra arkadaşım Hasan’ın faytoncu babasıyla bakımsız dor atı geçiyorlar sınıfın buğulanmış pencerelerinden. Sırtı yaralarla kaplı atın… Az sonra durduğunda başına geçirilecek yem torbasına arpa konmamış. Samanla kendini doyurmaya çalışırken terli hamudun vurduğu yerlerde açılmış yaralarının üşüdüğünü duyumsayacak at… Birkaç yıl sonra, iyice güçten düştüğünde de kırlara bırakılacağını düşünecek belki. Ne kadar kaçarsa kaçsın, günün birinde aç kurtlara yem olacağını sonra… (more…)

Ferhat Uludere
I
“Evde devam edelim mi?” dedi kadın, masada duran içki tükendiğinde, “hem Nick Cave dinleme şansımız da olur.”
Birbirimizi tam olarak tanımıyorduk, hatta böyle bir tanışıklığımız daha sonraları da olmayacaktı. Bütün gece bardaki sigara dumanının altında Nick Cave’yden konuşmuştuk. Sevdiğimiz şarkılarını sıralamış, beğenmediklerimizi yok saymıştık. Barmene defalarca söylememize rağmen bir defa bile Nick Cave şarkısı çaldıramamıştık. Sevmediğimiz bir şarkısına bile razıydık, hatta ben, hiç mi hiç hazzetmediğim halde Canry’i keyifle dinleyebilirdim.
İçkilerimiz tükendiğinde gelen bu teklifin ardından hesabı istedik ve zaten barın yakınlarında olan eve doğru ilerledik.
Kısa zamanda küçük bir rakı sofrası kurmuştuk. Bir ufak rakı, yanında her ihtimale karşı ikişer tane bira. Beyaz peynir, turşu, yoğurt ve biraz da kavun. Nick Cave çalıyordu nihayetinde, biraz da alkolün etkisiyle olacak; albüm baştan sona bir defa çaldıktan sonra Weeping’i ayarlamıştık ve şarkı bitip yeniden başlıyordu.
“This is a weeping song” (more…)