Abdülkadir Budak Ve Şiir Dünyası “Dünyayı Afrika sandım, ona bir Nil bıraktım” Söyleşi Nuray Salman

11111111111111111111111

Nuray Salman:  Genç okuyucuya yardımcı olmak için, Abdülkadir Budak’ı anlatır mısınız?  Nasıl bir çocukluk  ve gençlik yaşadı? Şiir hayatına nasıl girdi?

Abdülkadir Budak: Babamın ikinci evliliğinden, baştan ikinci evlat olarak, 23 Nisan 1952 tarihinde Sivas’ın Hafik ilçesinde doğmuşum. İlkokula burada başlamış ama birinci sınıfı yarılamışken, babamın hastalanması üzerine biz üç kardeş bir kamyon kasasında, babamla annem ise şoför mahallinde olmak üzere Ankara’ya taşındık. Yıl 1960. Radyodan yükselen bir ses “Ordu yönetime el koydu” dediğinde Sincan’daki evimizin bahçesinde oynuyormuşum, sokağa çıkma yasağı varmış, annem kolumdan tutup eve sokmuştu.

Babam öldüğünde annem yedi çocukla baş başa kalmıştı. Orta ikideydim o sıralar. Yoksulduk, sınavlara girerken kâğıt parasını bile arkadaşlarımdan aldığım oluyordu. Annem Ankara Şeker Fabrikası’nda işe başlamıştı; bizi besleme ve okutma çabası veriyordu. Evin büyük oğlu olarak onu her sabah Sincan tren istasyonundan işe uğurlama ve akşam iş dönüşü karşılama görevi bana düşüyordu. Okul yarım gündü. Siyah önlüğümü, beyaz yakamı çıkarır çıkarmaz kendimi bu istasyonda su ve simit satarken buluyordum. Sincan-Kayaş arası çalışan banliyö trenlerinde, biletçiye yakalanmamak için o vagondan bu vagona geçerek üstelik. Yıllar sonra, adını Sincan İstasyonu koyduğum bir dergi çıkaracak ve bir röportaj sorusuna, “İstasyon benim için anne ve ekmek parasıydı” cevabını verecektim. Bir dergi adı, sadece uzun yıllar yaşadığım bir semtin adı değil çocukluğumun  da adıydı.

Sivas’tayken, yani Hafik’teyken çok okuyan birkaç Alevi komşumuz vardı. Onlar okudukları kitapları babama verirlerdi, o da onları toplamış Ankara’ya getirmiş meğerse. Halk hikâyelerinden, masallarından oluşan kitaplardı bunlar. Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Ferhad ile Şirin hikâyeleri başta olmak üzere, Battal Gazi Destanı, Hazreti Ali’nin Cenk Hikâyeleri başı çekiyordu. Ders kitaplarının dışında okuduğum kitaplar bunlardı. Yıllar, yıllar sonra yayımlayacağım Şimdi Yaz, Gömleğim Leyla Desenli, Sevdanın Son Kerem’i adlarını taşıyacak kitaplarımda bunları işlerken, şiirleştirirken bulacaktım kendimi. Bu aşk kahramanlarına içinde bulunduğum çağın gözüyle, değer yargılarıyla yeniden bakmayı deneyecek, Ferhad’ı balıkçı yapacak olan ben; şen konuklar arasında beş çayı içiyorken, Mecnun’a dönmüş Kays’ı karşısında görünce Leyla’nın alaysı bir dil kullandığına tanıklı edecektim.  Şair burada araya girecek ve şöyle diyecekti: “Bir yolunu bulup sızmış / İksirin içine kan / Saç takma kirpik boyalı / Bir öpüşme boyudur aşk / Kays Mecnun oldu olalı.”

Çocukluk şairin anayurdudur denir. Benim için de öyle oldu. Oradan, o dönemlerde aldığım eğitimden, terbiyeden, kulağıma fısıldananlardan, okuduklarımdan çok şiir çıkardım. O kadar ki, adım “gömleği Leyla desenli şair”e çıkmıştı. Ece Ayhan böyle yazmıştı örneğin, daha başkaları da.

Ben şiir yazmaya başladığımda, şiiri sevgiliye aşk mektubu yerine koyuyordum. Sincan Lisesi  yıllarıydı. Okuldakilerden birine değil de, okulu boş vermiş komşu kızın âşık olmuştum. Mektup yerine geçen şiirlerden biri  “Komşu Kızı” adını taşıyordu. Şiirin, bu yazdıklarımdan değil de, çok başka şeylerden ibaret olduğunu anlamam için Zeki Ömer Defne’nin “Kıyıdaki Tekne” adlı şiirini okumam, bir dersimize konuk şair olarak giren Cahit Külebi’yi  dinlemem gerekiyormuş. Daha sonra Behçet Necatigil’i okumaya başlamam,  ilk kitabımla onun dikkatini çekmeyi ve sevgisini kazanmış olmam gerekiyormuş. Sonrası ortada; Geçti İlkyaz Denemesi’nden (1978) Okyanus Görmüş Gemi’ye (2013) uzanan bir şiir yolculuğu…

N.S:  Söyleşimize Okyanus Görmüş Gemi adlı  yeni kitabınızı öne alarak başlayalım. 2013 Ahmet Necdet Şiir Ödülü’ne  değer görüldü kitabınız. Bir ömrün muhasebesi gibi duruyor, ne dersiniz?

A.B:  Hakkında yazanlar oldu, bana konuşmak düşmez de, Okyanus Görmüş Gemi, adı üstünde bir kitap. Bunca yıl yaşamışsın, kimi şeyleri görmüşsün, duymaman gerekenleri duymuşsun, belli bir yaşa gelmişsin, bir döküm niye olmasın? “Dünyayı Afrika sandım ona bir Nil bıraktım” dizesini de içeren bir kitaptır bu. Arka kapağa alınan dörtlüğü buraya aktarmak ve kitabın ruhuna ayna tutmak gerekir: “Gözlerim gereğinden büyük gördü hep / Yorarmış insanı daha çoğunu görmek / Her şeyi işitmek zarar kulak ömrüne / Her şeyi  işittim ben, sessizlik yalın.”

N.S:  Şimdi İlk şiirlerinize ilk kitaplarınıza dönebiliriz.  1970’li yıllarda dergilerde imzanız görülüyor. İlk kitabınız ‘’ Geçti İlk Yaz Denemesi’’ ve ikinci kitabınız ‘’ Şimdi Yaz’’. Her ikisinde de Behçet Necatigil etkisi görülüyor. Bununla birlikte genç bir şairden ve ilk kitaplardan pek beklenilmeyen bir kendine özgülük var. O günlerle ilgili neler söylersiniz?

A.B:  “Kumaşın kalitesi ilk metresinden bellidir” denir. İlk kitaplar bunu ya da aksini söyleyebilir. İlk Cemal Süreya’nın “Her ölüm erken ölümdür” deyişini “Her ilk kitap ilk kitaptır” gibi okursak, ne kadar iyi başlanırsa başlansın o “güzel acemilik” vardır başlangıçta. Olmalıdır da. Bunu bile bile, henüz yirmi altısındayken o güne kadar dergilerde yayımlanmış hiçbir şiirimi almadım ilk kitabıma. Neredeyse son bir yıl içinde yazılan otuz şiirimi aldım. “Koklanmayan gül üşür” dizesiyle başlayan, arka kapağında “Ben Şiire Başlarken”  denilen kitap. Otuz altı yıl sonra bakıyorum da, Geçti İlkyaz Denemesi adına yakışır bir ilk kitap olmuş. Kayseri’de yaşıyordum o sıralar. Edebiyat çevrelerine bir hayli uzaktım. Başta Behçet Necatigil olmak üzere yirmiye yakın yazar-şair değindi bu kitaba. Şanslı oldu çıkışım. İlk iki kitapta, sözcük ekonomisinin abartılması anlamında, kısa, kesik söyleyişler ve şiir uçlarının biraz daha açık bırakılmışı anlamında Necatigil’e yakın bulunduğum doğrudur. Öyle ki, usta Beyler adlı kitabını benim bir dizemi anarak imzalamıştı: “Benden ayrı yanın yok.” Bu hem çok sevindirmişti beni, hem de korkutmuştu. Bu ustayı sevdiğimi, ancak kendi şiirini yazmakla, onun deyişiyle “kendi imge sistemimi kurmayı” başarmakla ispatlayabilirdim. “Usta, en kısa zamanda terk edilmesi gereken rehberdir” gibi bir söz buldum ve onun peşinden gittim. Altından imzası çekildiğinde bile tanınacak bir şair olabilmek için çok çaba verdim. Zaman içinde, neleri yazmam gerektiğini öğrendiğimden çok neleri yazmamam gerektiğini de öğrendim.

N.S: Şiire estetik bağlamda yaklaştığınızı biliyorum. Fakat insani özden taviz vermeden davranıyorsunuz. İnsana ve topluma yönelik şiirler önemli bir toplam oluşturuyor.

A.B: Şurada anlaşalım, şiir doğruları söyleme sanatı değil güzel söyleme sanatıdır. İnsanı söyleme, ama şiir diliyle ve yeniden yorumlayarak söyleme sanatıdır. Nesneyi de insan kılabildiği gibi, insanı nesne olarak da görebilir. Şair, balını kimlerin yiyeceğini bilmeyen, hesap etmeyen arı gibi üretir şiirini. Kimin payına nerede, ne zaman ve ne kadarının düşeceğini bilemeden yazar. Kendi şiirini yazar. Yayımlanınca ötekine geçer mi, geçerse ne kadar geçer bilemez. Güzel şiirler yetmez şaire, özel şiirler yazmak ister, yani kendi şiirini. Böyle yapmakla şiir sanatına da katkıda bulunmuş olur. Şiir bahçesine farklı renkte ve kokuda bir çiçek tohumu da o atmış olur. Yazılanın şiir değeri taşıyor olması ilk şarttır. Söz ustası olmak esastır. Yaşanılan zaman ve ruh hallerine bağlı olarak zaman zaman sertleşse de sakin, dingin bir dilim vardır benim. “Bendeki sen”i aramaya çıkan, bulunca da şiirini yazmaya kalkan biriyim işte; ya da bana öyle geliyor.

N.S:  Aşk bir izlek olarak ilk şiirlerinizden, ilk kitaplarınızdan başlayıp devam etmekte. Kadınlar, şehirler, nehirler hep bu izlek içinde yapı buluyor, gençlik şiirlerinizden olgunluk şiirlerinize doğru nasıl bir evrilme gösterdi sizde aşk?

A.B: “Aşk yaşanılan, şiir ise yazılan bir şeydir” demiştim bir yazımda. “Şiir geyikler öldükten sonra yazılır” diyen Gülten Akın’a bakarak, kalıcı aşk şiirlerinin aşk bittiğinde yazılabileceğini iddia etmiş ve “Aşkın gözü kördür, şairin ise şiir yazarken kartal bakışlı binlerce göze ihtiyacı vardır” diye de eklemiştim. İşin içinden çıkamadığımı görünce de  Aşk Beni Geçer diye kestirip atmıştım. En sahici şiirlerimden biri olduğu için en sevilen şiirim oldu kanımca. Teması aşk olan şiirler yazamıyorum artık. Bir şair arkadaşın biraz da popilist bir dille dediği gibi “Aşk artık burada oturmuyor” desem yeridir. Şehirler büyüyor, bunaltmayı arttırıyor, nehirler akmaya, denize ulaşmaya devam ediyor, yaş kemale eriyor, oradan da şiirler çıkıyor. Örnek mi istersiniz: Okyanus Görmüş Gemi’deki şiirler, son olarak Yasakmeyve dergisinde yer alan “Evlilikte ve Şiirde Kırk Yıl Üstü”  adlı şiir. En sahici, samimi, kalıcı şiirler genç yaşlarda yazılır diyenler çıkar. Yaş ilerledikçe “soğuk ustalık” girer devreye, teknik ağır basar daha çok, işin içine bilgiçlik girebilir, Ahmet Oktay’ın dediği gibi “entelektüel uçları abartarak züppeliğe” kaçtığınız bile olabilir. Yaşımın şiirlerini yazdığıma bakarak bilge bir görüntü sergilediğimi ileri sürenler oluyor da, korkarım bundan. Soğuk bir usta olmaktansa, sıcacık bir çırak olmak; dileğim böyle olmak, böyle kalabilmektir.

N.S:  İletişim olanaklarının en hızlısı olan internet hayatımızı kolaylaştırırken, şiiri de kolaylaştırdı mı ? İnternet ve şiir üzerine ne düşünürsünüz?

Teknoloji yerinde ve doğru kullanıldığında sonsuz yararları olan bir şeydir. Çıkarmakta olduğum Sincan İstasyonu dergisinin yeni sayılarını ya da küçük bir yayıncı olarak bastığım kitapları duyurmak için Facebook ve Twitter hesaplarını kullanıyorum. Orada yayımlanan şiirleri okumaya vaktim olmadığı gibi bunlar için gözlerim de yetmiyor. Kâğıtla büyümüş, ölünce “kâğıt kefen”le gömülmeyi dileyen bir kuşaktanım ben. Kâğıdın sıcaklığı, ona dokunma, sayfaları çevirme,okurken altlarını çizme güzelliği başka şeye benzemez diyenlerdenim. Sanal alem, adı üstünde sanal. İnternet şiire düşman diyerek kestirip  atmak doğru değil de, burada eğri olan bir şey varsa, süzgecin, eleğin olmadığıdır. Kes-yapıştır yöntemiyle yayımlanan metinlerin ardı arkası kesilmiyor. Şiir basılmıyor da yukarıdan aşağı akıyor. Oysa durması, dinlenmesi, demlenmesi, daha da ileri giderek elenmesi esastır. Ben yazdım oldu hesabı. İkinci bir göz ancak onu okumak için gerekebilir.  Dergiler ne için var? Elek görevini üstlenmek için başta; en azından bir editörün değerlendirmesine başvurma olanağı. Yani dışarıdan, ikinci ve tarafsız bir göze her zaman, her yaşta ihtiyaç vardır. İnternette bu yok. Okunmadan “beğen”ilen şiirler. Abuk sabuk yorumlar, “körler ile sağırlar birbirini ağırlar.”  Şu da var: “Şiirim okundu” denmiyor burada “Şiirim tıklandı” deniliyor.  Sözgelimi çok sevdiğiniz bir yakınınızı kaybetmişsiniz, son yolculuğunda orada bulunmak isteyenler çıkabilir diye Facebook’ta  “paylaş”ıyorsunuz; yüzlerce “beğen”en çıkıyor. Buradan ne çıkar Allah aşkına? “Beğen” komutuna tıklamak yerine bir başsağlığı cümlesini kurmaktan yoksun olanlardan şiir çıkar mı?

N.S:  İlk olarak Ozanca ve Hakimiyet Sanat Dergisi, uzun bir aradan sonra Şiir Odası ve 2007 yılından bu yana  Sincan İstasyonu… Cemal Süreya ve Ataol Behramoğlu gibi sizde dergi tutkusu olan bir şairsiniz.  Sizden dergilerin öyküsünü dinlemek istiyorum. Sincan İstasyonunu konuşalım. Şiir ve edebiyat dünyasında hangi boşluğu dolduruyor Sincan İstasyonu?

A.B: Tesadüfe bakar mısınız, dergicilik tutkumu Sincan İstasyonu’nun yeni sayısında “4X4 Bayrak Yarışı” başlıklı bir yazıda anlattım (Kasım 2014). İşimi kolaylaştırmak ve bu söyleşiyi yayımlayacağınız dergideki okurlara da aktarmış olmak için o yazıdan bir bölüm aktarmak isterim:Galiba Behçet Necatigil’di; yazılarının birinde ‘Alkol kana karışınca…’ demişti. O başka bir niyetle söylemiştir de, arada bir alkol aldığım olur; alkolsüz yapabilirim de, dergisiz yapamıyorum demek. Bir tür tiryakilik mi? Olabilir; en azından bende böyle olmuş. Şiir, başka ruhlarla, başka duygularla, estektik zevkler noktasında buluşabilmek için dolaylı bir güzel araçsa, dergi bu tür buluşmalar için direkt araçlardan biri olsa gerektir. Edebiyat dergiciliği insanın  kendi dışına çıkabilmesinin, genişlemesinin, zenginleşmesinin etkili, kalıcı yollarından biri. Başından beri söylerim; çıkarılmakta olan bir edebiyat dergisi, kimseye iyi gelmese, yararlı olmasa bile, çıkarana (yazar ya da şairse) iyi gelir, yararlı olur. Dergi çıkaran  arkadaşlardan biri, bir sohbet sırasında, ‘Herkes yılda ya da birkaç yılda bir kitap çıkarır, ben ayda bir kitap çıkarmış oluyorum böylece’ demişti de, bu sözü unutmamıştım. Dergiyi süreli yayın organı gibi görmekten  öte, bir “yapıt” gibi görme, değerlendirme girişimiydi bu.

N.S: Kızınız ve oğlunuz da şair. Bir ailede üç şair nasıl bir duygu oluşturuyor sizde? Güzellikleri olduğu muhakkak, peki zorlukları nasıl ?

A.B: Emel Güz’ün ve Orhan Göksel’in babasıyım. Adımız “Bir Evde Üç Şair”e çıktı. Son olarak değerli edebiyat adamı Adnan Binyazar değindi bu konuya. “Baba, Kız, Oğul…” başlıklı yazısında  (Cumhuriyet Kitap, 29.052014) “aynı evde yaşıyor olmalarına karşın üç farklı şair çıkmış” demeye getirdi ki, üçümüzde de bir sevinç, sorma gitsin.  Evdeki şiir tartışmalarına “eleştirmen” sıfatını hak eden karımın karıştığı olur da oğlumun olmaz. Emel ile şiir tartışmaya başladığımızda yan komşular uyarılır. “Kavga var sanmayın, bu evde şiir tartışılıyor.” Bir evde üç şair olmanın güzellini üçümüz yaşıyoruz da, zorluğunu karım yaşıyor olsa gerektir.