
Ferhat Uludere
I
“Evde devam edelim mi?” dedi kadın, masada duran içki tükendiğinde, “hem Nick Cave dinleme şansımız da olur.”
Birbirimizi tam olarak tanımıyorduk, hatta böyle bir tanışıklığımız daha sonraları da olmayacaktı. Bütün gece bardaki sigara dumanının altında Nick Cave’yden konuşmuştuk. Sevdiğimiz şarkılarını sıralamış, beğenmediklerimizi yok saymıştık. Barmene defalarca söylememize rağmen bir defa bile Nick Cave şarkısı çaldıramamıştık. Sevmediğimiz bir şarkısına bile razıydık, hatta ben, hiç mi hiç hazzetmediğim halde Canry’i keyifle dinleyebilirdim.
İçkilerimiz tükendiğinde gelen bu teklifin ardından hesabı istedik ve zaten barın yakınlarında olan eve doğru ilerledik.
Kısa zamanda küçük bir rakı sofrası kurmuştuk. Bir ufak rakı, yanında her ihtimale karşı ikişer tane bira. Beyaz peynir, turşu, yoğurt ve biraz da kavun. Nick Cave çalıyordu nihayetinde, biraz da alkolün etkisiyle olacak; albüm baştan sona bir defa çaldıktan sonra Weeping’i ayarlamıştık ve şarkı bitip yeniden başlıyordu.
“This is a weeping song”
İkimizde neden bir arada olduğumuzun farkında değildik, birkaç kişi toplanmış, içki içmek için bir bara gitmiştik. Herkes kalktıktan sonra biz kalkıştık ve buradaydık işte. Alkol olmasaydı konuşacak bir şeyimiz de olmazdı. Susarak bakardık birbirimize, söyleyecek bir şeyler arar ama bulamazdık. Şimdi Nick Cave aynı şarkıyla oda içerisinde dolanırken rahatlamış bedenlerimize bir gevezelik hasıl olmuştu. Durmadan konuşuyorduk, hatta sohbet Nick Cave’in dışına çıkarak yazarlara, şairlere gelmişti. Bir sürü insan konuk oluyordu kurduğumuz küçük sofraya.
“Rahatsız olmazsan eteğimi çıkarabilir miyim? Bu sandalye çok rahatsız etti beni.”
“Eşofman vereyim istersen.”
“Gerçekten gerek yok.”
Eteğini çıkarıp karşıma oturdu. Bir defa bile bakmamıştım etek varken bacaklarına, böyle olunca da ister istemez bakıyordu insan. Bakışları kaçırmak daha zordu. Bir anlık bir şeydi bu. Sonra alıştım, bakmamaya, baksam da görmemeye başladım.
Mezelerle birlikte rakının da sonuna gelmiştik. Hatta biraları bitirmek üzereydik. Yatmayı teklif etti.
Yatak yapmaya çalışıyordum, “Burada ikimiz yatarız, boşuna uğraşma” dedi.
Yattık o gece, yan yana, sadece yan yana olmak değildi. Seviştik, birbirimize dokunduk. Herkesten gizli olan dövmelerini gördüm. Tek tek gösterdi onları bana, sevişmenin ardından. Yenilerini yaptıracağını söyledi, benden fikirde aldı. Ama bunların hepsi unutulacak gibiydi. Sadece o yakınlaşmanın ardından alınan fikirlerdi bunlar.
Uyuduk, öğlene doğru uyandık. Kahvaltı ettik ve gitti. Kahvaltı ederken bir şey konuşmadık, anlatacak çok fazla şeyimiz yoktu. Susmak en iyisi olacaktı. sadece akşamdan kalan şarkı çalıyordu.
“This is a weeping song”
II
Dört sene sonra, telefondaki kadın sesi “uzun oldu görüşmeyeli” dedi. “Neler yapıyorsun?”
Randevular alındı, inandırıcı değildi hiç biri, ama alındı yine de. Gittim, o da gelmişti. Gelmesi gerekiyordu zaten. O bira içti, ben çay. İçmek gelmiyordu içimden, gece bitecekti ve sarhoş olmak istemiyordum. Birkaç bira sonrasın da, “kalkalım mı?” dedi. “Kalkalım” dedim. Beraber yürüdük, yağmur çiseliyordu. Yanında şemsiyesi vardı, ama açmadık şemsiyeyi, ıslanmıyorduk da.
“Nereye gideceksin?” diye sordu.
“Eve” dedim. “Gelmek ister misin?”
“Daha sonra söz, bir arkadaşa uğramam lazım.”
Vedalaşıp ayrıldık.
Başka bir bara girdi, eve gittim. Yapılması gereken işler vardı ve hepsi beni bekliyordu.
III
Çeşitli iletişim yolları bulduk bir zaman sonra. İnternet, cep telefonu mesajları, sabah gelen telefonlar, gece aranan numaralar; hepsinin bir ucunda o diğer ucunda da ben oluyordum. Günün nasıl geçtiğini anlatıyorduk birbirimize, nerede neler yaptığımızı. Bazen sinirleniyor, bazen üzülüyorduk, çokça güldüğümüz de oluyordu.İkimizin içinde de bir boşluk dolduruyordu bu konuşmaların akışı. Kapaması gereken, bir türlü kabuk bağlamayan açık yaralarımız vardı. O yaraları tedavi ediyordu her kelime. Aşkın böyle bir şey olduğunu söylüyordu; onaran yanlarının olduğunu. Ama ikimizin yaraları aşk denen savaşlardan kalmaydı. Yenik çıkılan savaşlardı bunlar, yenginin şarkısını kim söylerse söylesin yaralıydı o ses.
Ama bizim aşkımız başka bir yerdeydi sanki, durduğu yer belli değildi. Kimse nerede duracağını bilmiyordu.
“Bir gün ne yapıyoruz biz” dedi.
“Bilmiyorum” karşılığını verdim. Gerçekten de bilmiyordum. Adı olmayan bir duygunun akışında dolanıyordum ve bir çözümü olmayan duygulardı bunlar.
Başka bir gün.
Bir şarkıyı dinlememi istedi.
Dinledim.
“Yaşadığımızın adı nedir diye sormaktansa
Kalktım sana geldim.”
IV
Şarkının dediğinden farklı oldu, o gelmedi, ben gittim. Hesapta olmayan bir gidiş de değildi benimki, planlamıştık. Hatta ne yemek yapacağını bile beraber karar vermiştik. Kalktım, ona gittim. Evden uzak bir yerlerde buluştuk. Anlamsızca dolaştık. Bütün gün telefonla konuşan biz değildik sanki. Ne yapacağımıza karar veremiyorduk. Biz başka dünyalarda sevgili olmuştuk. Gerçekte değil, telefonda konuşan, mesaj atan, internette yazı yazanlara. Orada söylenenler ve yazılanlar sevgili yapmıştı bizi. Bu aşkı bedenlerimizle yaşamaya alışkın değildik. Bunları yaparken bedenlerimi düşünmemiştik. Aşk bedenlerle olan bir şeydi. sözler onu besliyor; asıl olan dokunuşlardı.
Yalnız kaldığımızda dokunduk birbirimize, kafamızdaki aşkın parçalarını bir araya getirmek için yaptık bunu. Sonra yemek yedik ve seviştik.
Birbirimizi istiyorduk, bir birimize ait olmayı düşünüyorduk, ama her aşk gibi eksik yanları vardı bizim yaşadıklarımızın da.
“O akşam ben hiç alışkını olmadığım bir şeyi yapmıştım. Ama seninle olmak istiyordum. Hep karşı çıkardım tek gecelik ilişkilere” dedi bir sevişme aralığında.
“Tek gecelik olmasını sen istedin, ben devam etmek istiyordum.”
“Olmazdı o zaman,”
“Bence de beceremezdik.”
“Şimdi mutluyum seninle, hiç olmadığım kadar huzurluyum yanında.”
Aslında aşkı aşk yapan da yaşanan huzurdu. Huzursuzluklarımızın aşkları da olmuyordu. Tutku başkaydı buna karşın, tutkulu olunca insan huzursuz bir yaşamda bile mutluluk bulabiliyor. Ama bizim böyle bir artımız olmamıştı.
Kaç gün bir arada kaldık, kaç gece seviştik bilmiyorum. Ne zaman bir araya gelsek içiyorduk. Alkol beynimizi esir alıyordu. İçmesek beceremeyecektik belki sevişmeyi.
Alkollü bir gecede geçmişin yaralarını kaldırmaya başlamıştık. Kabukları bir bir kopardık. Paylaşacak bir şey yoktu, zaten bir şeyimizde olmamıştı.
İlişki beraber bir şeyler yapabilmekti. Bir şair de bu konuda bana katılıyordu.
Hiç ilişkimiz olmadı. Kimseye ilişmeden masadan kalktım ve “hoşça kal” diyerek barı terk ettim.
V
İlişkiler yaşadıkça anlıyor insan; yaşadığı ilişkinin olmayacağını. Aşk dediğine inanıyor ilk önce, sonra bunun üzerinden yalanlar atmaya başlıyor kendine. Karşısındaki de kendine atıyor aynı yalanları ve bir araya geliyorlar. Aslında aşklarından değil yalanlarından bir araya gelip, söylediklerinin gerçek olmasının diliyorlar.
Bizimki başından beri başkaydı ve herkes kendi aşkının başka olduğuna inanırdı. Yaşanmış tek gecelik bir ilişkinin gerçeğinden utandığımız için bir araya gelmiştik. O utanç birleştirmişti bizi. Kimse kendine böyle bir şeyi yakıştıramıyor, vicdanı tarafından aklanmak istiyordu. Gecenin en olmaz zamanlarında karşısına dikiliyordu yaşananlar ve anılardan kurtulmak için yasallaştırmak gerekiyordu onları. O zaman huzur buluyordu anılar; başkaları da artık onlara ortak olunca. Artık yasallaşmıştı bizim bir gecelik anımız ve herkes bunun olmuş olmasını normal karşılıyordu.
“Olabilirdi, ama bakın birlikteydik biz. Bir gece seviştik ve dört sene sonra tekrar bir araya geldik. Dört sene sonra, o gece hatırına defalarca seviştik, kendimizi sizlere affettirmek için yaptık bunu.
Afettiniz mi şimdi bizi, yoksa daha sevişmemiz gerekecek mi?”
Teybi de kapamalıyım artık, son kez çalıyor aynı şarkı;
“This is a weeping song”