YİTİK ÜLKE … 2000-2010
Şiir, Edebiyat, Kültür Sanat Dergisi – Copyleft!

Aşkın Fuzûli Hali

Mart 18th 2009 Denemeler

Deniz Serap Yörükoğlu


Divan edebiyatı Türk şiirinin has bahçesidir. Yüzlerce yıllık tarihi boyunca bu tılsımlı bahçede şairler üstatâne üslupları, zengin hayal dünyaları ve yetiştirdikleri çiçeklerin yaşama sebebi olan sevgiliye, o eşsiz güneşe olan büyük aşkları ile her birinden ayrı güzellikte kokular saçılan eşsiz bahçeler meydana getirmişlerdir. Her biri aşka dair ayrı bir harikalar diyarı olan eşsiz bahçeler…

İşte, bir yanda cennet içinde cehennemi andıran kıpkırmızı bir lâle-zâr! Şeyh Galip’in aşkı öyle yakıcıdır ki, “Gönül pervânesine vuslat âteş intizâr âteş” der ve ona sevgilisi yokken her şey cehennemden dem vurur. Diğer yanda erguvanlar, şarap rengi gül goncaları, mis kokulu yasemenler ve baygın nergislerle bizi sa’d-âbâd’a davet eden bir şükûfe-zâr! Nedîm’in aşkı neşve doludur, “Her kûşesi bir meclis-i pür-feyz u safâdır” diyerek övdüğü İstanbul’unda cânânı ile meşk hayalleri kurar durur. Biraz ötede, gözlerden ırak bir köşede gözümüze çarpar buram buram aşk kokan masalsı güzellikte bir gül-zâr! Fuzuli’nin kırılgan ve hüzünlü aşkını görünce ise, kendi hassaslığınızı kınarsınız. Onun “Meni candan usandurdı cefâdan yâr usanmaz mı” diyerek âhlarla şikayet ettiği sevgilisini yine de usanmadan sevmesi onu rind ü şeydâ diyerek ayıplayanları utandırır.

Divan şiirimizde âşıkâne üslubun en büyük temsilcisi Fuzûlî’dir. O, aşkını gül rengi gözyaşları ile yoğurmuş, içine ince ruhunun sîmli, gül kokulu ve hicran tadındaki şekerlemelerinden katmış, sonra da onu gül yapraklarıyla bezeyerek hiç bitmeyen ateşli âhlarında pişirmiştir. Onu bu hale getirende midir suç, onda mı, yoksa onu ayıplayanlarda mı? Bu sorunun cevabı aşkın “Fuzûlî hâli” bilinmeden, onun aşk dünyasına bir kez olsun girilmeden, dünyevî aşkın içinden geçip ilahî aşka doğru hicrân dolu bir yolculuğa çıkılmadan verilemez.

Yolculuğumuzda bize rehberlik etmesi için, Fuzûlî’nin “Hüner bahçelerinin gülü” olarak nitelendirdiği gazel türünde, verdiği en güzel eserlerinden biri olan “-anmaz mı” redifli gazelini seçtik. Her beyiti aynı aşka adanmış olan bu yek-âheng gazelde duyumsadığımız aşk öylesine derindir ki, sembolize edilmiş hakikat hayallerin ötesine taşmış, mecaz hakikatin köprüsü olmuştur. Dört mefa’îlün vezninin sağladığı mükemmel mûsıkî, kafiye ve redifle beraber gazeldeki serzenişi âdeta dile getirmek-tedir. Bu tılsımın ana kaynaklarından biri istifham sanatı ile redifte sağlanan sorular-dır. Divan şiirinin geleneksel üçlüsü Âşık-Mâşuk-Rakîb, yoğun bir lirizme sarılarak gazelin merkezine oturtulmuş; mâşuğun yol açtığı hicran, bu gazelde bizi bir üst boyuta, yani ilahî makama taşıyan varlık haline gelmiştir.

Sevgiliyi bir kez görmek âşığa yeter. Onun güzelliği karşısında gözlerinde bir kıvılcımla başlayan aşk, kalbine iner, orada kora dönüşür, sînesi ve nihayet ruhu ateşler içinde yanmaya başlar, âhları göğe yükselir. Sevgilinin gönüldeki yansısı dahi can yakmaya yeterken, sevgili neler yapmaz ki… Onu aşk ateşiyle yakması yetmez-miş gibi, âşığa sürekli türlü türlü işkencelerde bulunur; hatta rakîbe yüz vererek âşığın canına kasteder.  Sevgili, âşığı daima yaşamla ölüm arasındaki ince eşikte tutar. Ancak âşık bunların aşkını ölçen birer sınav olduğunu bilir ve sevgiliye her an daha da sevdâlanmaktan asla usanmaz:

meni candan usandurdı cefâdan yâr usanmaz mı

felekler yandı âhumdan murâdum şem’i yanmaz mı[1]

fuzûlî rind-i  şeydâdur hemîşe halka rüsvâdur

sorun kim bu ne sevdâdur bu sevdâdan usanmaz mı[2]

Sevgiliye bu şekilde tutulmuş olan âşık gazelin ilk beytinde şikayete başlar. Sevgilinin aşkını almak için âşığın tek varlığı canıdır. Sevgilinin karşılığı ise cefâdır, ve onu da durmadan âşığın yoluna sarf eder. Canından başka sunacak varlığı olma-yan âşık karşılaştığı cefâları sorgulamaktadır. Aşkından içi öylesine yanmaktadır ki, sevgilisine ettiği âhlar dokuz kat felek kadar sonsuz olmanın ötesinde, o felekleri de yakacak boyuta ulaşmıştır. Batlamyos sistemine göre kâinatın merkezi olan dünyayı dokuz kat felek çevreler ve dokuzuncu kat olan Atlas feleği diğerlerinden ters istikamette dönerek insanların talihleri üzerinde olumsuz etkilerde bulunur. Bu inanışa göre âşığın murat mumu da feleğe bağlıdır. Ancak koskoca felekleri tutuşturan ve âşığı mum gibi eriten âh ateşleri, bir murat mumunun minicik fitilini yakamamıştır. Felek aynı zamanda sevgilinin sarayıdır, mahallesidir. Âşığın buraları dahi ateşe veren aşkı bir türlü sevgilinin taş kalbine ulaşamamış, orada donmuş halde bulunan merhameti ısıtıp kalbini yumuşatamamıştır. Neticede âşık sevgilisin-den yüz bulamamakla kalmamış, kör talihi ile yüz vermeyen sevgilisinin usanmaz iş birliği onu canından da bezdirmiştir.

Sevgilinin ettiği işkenceler cefâ ile sınırlı değildir. Âşığa yüz vermeyen sevgili, nedense rakîplerle çok ama çok iyi anlaşır. Onların aşk dâhil olmak üzere türlü türlü dertlerine bir lokman hekim misali derman bulan sevgili, bîçâre âşığın yegâne hastalığı olan aşkına derman kılmaz. Sevgiliden derman bekleyen herkes bîmârdır. Eski tıp ilmine göre vücutta safra, kan, balgam ve sevdâ olmak üzere dört temel sıvı bulunmaktadır, ahlât-ı erbaa da denilen bu sıvılardan kara renkli olan sevdâ aşk hastalığının sebebidir. Aşk yüzünden vücutlarında artan sevdâ sıvısı, sevgilinin âşık-larını akıllarını kaçıracak vaziyete getirmiştir, yüzleri sararıp solmuştur. Sevgilinin “kûy”unun önü adeta bir bîmâr-hâne olmuştur. Burada bulunan ağyârla tek tek ilgilenen sevgili âşığı görmezden gelir gibidir. Hangisine daha fazla yansın âşık, sevgilinin onun sararmış yüzünü, hasta halini görüp de ona hala yüz vermemesine mi, yoksa daima karşısında yer alan diğerleriyle ilgilenmesine mi! Yine de sevgilisine acımasız diyemez, bîmârlıktan perişân halde olsa bile belki de durumunu fark ede-mediğini düşünür, sadece sitem eder:

kamu bîmârına cânan devâ-yi derd eder ihsân

niçün kılmaz mana derman meni bîmâr sanmaz mı[3]

Sitem eden âşık, bir iç hesaplaşmasına girer. Âşık daima gamlıdır, yanmayan murat mumu, sevgilinin upuzun leyl karası saçları onu gam esiri yapar ve gece rengindeki gam onu daima karanlıkta bırakır. Gam âşığın bağrındaki yanık yarası-dır, onun gönlüne konan aşk ateşinin yakıtıdır. Bu kadar acı vermesine rağmen, âdet gereği sevgiliden gelen her türlü sıkıntıya katlanmaya yemin etmiş olan ve sevgili tarafından ayıplanmaktan korkan âşık bunu gizlemektedir. Durumunu sevgili dışın-da hemen herkes fark etmiştir, fark edenler ona sevgilisine açılması gerektiğini söyle-miştir. Burada âşık durumunu ikinci defa sorgular: “Cefâdan usanmayan, beni bîmâr sanmayan vefâsız sevgilim acaba inanır mı?”

Sevgiliden ayrı olmak âşığa o kadar acı vermektedir ki… Sevgilinin saçları, onun yüzünden çektiği gam, vücudunda artan sevdâ sıvısı onu hep hicran gecesine yönlendirmektedir. Şeb-i hicrân en uzun, en karanlık, gam ve sevdânın en çok dep-reştiği gecedir. Mum gibi yanan âşıklar sevgililerini en fazla gece düşünür, can yakan âhlar sînelerden en ateşli biçimde geceleri çıkar. Âh dolu feryatlar herkesi rahatsız edecek boyutlara bile varabilir, hatta feleklere çıkabilir, ancak dünyayı ayağa kal-dıran âh kör talihi düzeltmeye yetmez, bahtı kara âşık dert çekmeye devam eder, ağlar. Ağlamaktan gözleri çeşmeye, göz çukurları kan çanağına döner, artık gözyaşları kanlı akar. Bu şiddetli yaşlar bile gönüldeki ateşin acısını dindirmeye asla yetmez. Bu gece manzarası aynı zamanda bizi ilahî boyuta bir telmih vasıtasıyla ulaştıran köprüdür. Mevlânâ’nın “ney”i gibi feryat etmektedir âşık, o aslında tüm ruhların en mutlu olduğu yer olan “bezm-i elest”ten dünyaya gönderildiği, ilahî aşkının yanından ayrı olduğu için acı çekmekte dünya ona gece renginde görün-mektedir! Her şey ama her şey O’na, yaradana ulaşamamanın verdiği acıdan kaynak-lanmaktadır. Âşık gam rengi dünya üzerinde kaldıkça yanmaya, âh etmeye mah-kûmdur. Gözyaşlarıyla dünyayı sele verip felekleri de yakarak O’na biraz daha, biraz daha yakınlaşmaya çalışmak ise onun boynunun borcudur.

Âşık ağlamakta, kanlı gözyaşları dökmektedir. Bizi ilahî boyuta çıkaran âşık, artık bunun nedenini de bizlere açıklamaktadır. Sevgilinin gül rengi yanağına karşı ona kavuşamamaktan dolayı dökülen yaşlar, sadece ona bakmaya mahkûm edilmiş gözlerden ancak ve ancak gül renginde akabilir. Kanla karışık akan ve bu nedenle gül rengi denilebilecek gözyaşları ilahî aşkın gül cemâline duyulan özlemdir. Burada “Allah’ın cemâli”nin biraz olsun kendisine yansıdığını düşündüğümüz, Habîbullah Hz. Muhammed (S.A.V) de anılmaktadır. Muhammed, Allah’ın gül-i ruhsârıdır.  O’ na ulaşmak için çırpınan âşık, gül ile özdeşleşen peygamberimizi gördükçe/ düşündükçe acısı daha da artmaktadır, medet bekleyen gözler kanlı sular dökmek-tedir. Âşık bu halini gül mevsimine, bahara benzetir. Bol yağmur yağan bir mev-simde sular nasıl akarsu yataklarında bulanık akarsa, onun gözlerinden de aynı şekil ve şiddette akmaktadır.

Aşkını ufak tefek sitemlerle ifade eden ve sevgilisinden onun halini anlayarak ona merhamet etmesini bekleyen âşık bu kadar acı çektikten sonra sitemini artırmış-tır. Öyle fena durumdadır ki, sevgilisine onu bu hâle kendisinin getirmiş olduğunu söylemeye bile cüret etmiştir. Çektiği onca acıyı sevgilisine artık göstermiştir, ancak sevgili dâhil onun bu halini görenler onu ayıplamıştır. Bu durum karşısında önce ne yapacağını şaşıran âşık, Hz. Yusuf  (A.S) Kıssa’sından yararlanarak hem sevgiliye hem de insanlara cevap verir. Kur’an’da bu kıssa şu şekilde yer almaktadır:

<<Şehirdeki bir takım kadınlar da: “Azizin karısı delikanlısının nefsinden murat istiyormuş (onunla birlikte olmak istiyormuş), onun aşkından yüreğinin zarı çatlamış; besbelli çıldırmış!” dediler. (Züleyha) onların gizliden gizliye dedikodularını duyunca, onlara bir davetçi gönderdi, onlar için dayalı döşeli bir sofra hazırladı, her birine bir bıçak verdi ve (Yusuf’a): “Çık karşılarına!” dedi. Kadınlar onu görür görmez çok büyüttüler, kendi ellerini doğradılar ve: “Haşa, Allah için bu bir insan değil, ancak değerli bir melektir!” dediler.>>[4]

Bu şekilde hepsini utandıran Züleyha gibi, âşık da insanlara sevgilisini götse-rerek hem sevgiliyi hem de onun güzelliği karşısında aşktan deliren diğer insanları utandırabileceğini belirtir. Onun aşkı, ilahî aşkı öylesine cezbedicidir ki ona hak vermemek elde değildir. Düzeyden derine inecek olursak, âşığın aynı zamanda Hz. Yusuf’a benzetildiğini görürüz. Âşık için de O’na ulaşmak haricindeki her şey önem-sizdir, o da Yusuf gibi her türlü kötülükten olduğu gibi dünyevî olan her türlü nimetten de Allah’a, tek sevgiliye sığınmaktadır. Bu sığınış bizce rindliğin ta kendisidir.

Aşkından dolayı aklını kaçıracak raddeye gelmiş olan ve bu nedenle rindliğin bir gereği olarak dünyevî her şeyi boş veren âşık, onu ayıplamaya devam eden insanlara artık diyecek bir söz bulamaz ve onlara daima rezil olacağı gerçeğini kabul eder. Dünya nimetlerine kananların rezillik tanımı, âşığın rezillik kavramına nasılsa uymaz. O, rezillik kabul edilen bu davranışının nimetlerini ahirette toplayacaktır. Âşık, en sonunda bizlere kimliği hakkında bir ipucu verir ve bir rind olduğunu açık-lar. Gazelde hüznün ve umudun bir arada verilmesi de, açık olmamakla beraber, rindliği tarif eden bir özelliktir. Umut birebir karşımıza çıkmaz, bu söz daha ziyade aşığın usanmaması ile ilişkilidir. Bu kelime âşıkla beraber bîmâr olan ve ağyar diye nitelendirdiğimiz kişileri anlamamız için de bir anahtardır. Âşık bir rind ise, ağyar zâhidlerdir. Sitemkâr bir yakarış içeren gazelin sonunda ezelî bir çatışmaya da telmih yapılmıştır. İlâhi aşkı bile reddederek sadece dışarıdan öyle gözüken, sevgiliden ziyade onun bulunduğu cennet bahçesine dar kalıplı bilgileri katı kurallarla uygu-layarak ulaşmayı gaye edinen zâhidler aşk içindeki rindlerle daima zıt kutuplarda yer almışlardır. Rindler ilâhi aşkla adeta sarhoş bir halde gezen ve sadece tek olan sevgiliye kavuşmayı isteyen, bunun dışında her şeyi hoş gören kişilerdir. Diyebiliriz ki gerçek âşık, rind olandır.  Bu yüzden de sevgilinin her türlü işkencenin yanı sıra ağyarla yani riyâkar olan zâhidlerle ilgilenmesi de âşığı çılgına döndürmüştür.  Âşık bu bakımdan Leylâ’nın aşkından aynı duruma düşmüş olan Mecnûn ile kendisini özdeşleştirir, gazel bu güzel aşk hikâyesine de bir telmih yapılmadan nihayete ermez:

fuzûlî rind-i  şeydâdur hemîşe halka rüsvâdur

sorun kim bu ne sevdâdur bu sevdâdan usanmaz mı[5]

Âşık vuslata eremediği, O’na, yaradana kavuşamadığı sürece rind-i şeydâ olarak şeb-i hicrân dediği dünyada âh ederek dolaşmaya devam edecektir. Acıyla, kanla, ateşle, âhlarla, gözyaşlarıyla dolu bu kadar şiddetli bir hüzünde boğulmasına rağmen aşkından bir an olsun vazgeçmeyecek, canından olsa bile sevdâsından usanmayacaktır.

Aşkın “Fuzûlî hâli”ni kısmen de olsa görmüş, yaşamış olduk. Onun gül-zârından başlayıp yanarak, ağlayarak, akıllarımızı kaybederek, dokuz kat feleği aşıp yolculuğumuzu tamamladık sananlar yanılmaktadır. Bizi bu yolculuğa çıkaran sorunun cevabı hala ortalarda görünmüyor, değil mi? Aslında cevap bahane idi, önemli olan bu eşsiz deneyimi bir kez olsun, ucundan kıyısından olsun yaşaya-bilmek, bu büyüye kapılabilmek, nedensiz bir şekilde kalplerimizi terk eden gerçek aşkı hissedebilmekti. Asıl yolculuk bundan sonra başlamaktadır, bu gazel hepimizin iç dünyasında, kendi aşkımızı aramak üzere çıkacağımız yolculuk için olsa olsa bir hazırlık niteliğinde olabilir. Amaçlanan da bu değil midir? Şair, âşığın kılığına bürü-nürken tılsımlı sözleriyle herkesi birer âşık yapma hevesiyle çıkar yola, en güzelin-den bir masal âlemine sürükler bizleri, bu masalın sonunda da felekten üç tane kor kızılı gül düşer: biri şaire, diğeri âşığa, sonuncusu da her birimizin kalplerine…


[1] Beni canımdan usandıran yârim cefadan usanmaz mı? / Ahımdan felekler yandı, muradımın mumu yanmaz mı?

[2] Fuzûlî (aşkından) divane ve rind olduğu için daima halka rezil olmaktadır. / Nasıl bir sevdadır bu, ondan hiç usanmaz mı?

[3] Sevgili diğerlerinin derdine derman olmaktadır. / Bana neden derman olmaz, yoksa beni hasta sanmaz mı?

[4] Kur’ân-ı Kerîm Meali; Elmalılı Hamdi Yazır; Yusuf sûresi, 30-32. ayetler

[5] Fuzûlî (aşkından) divane ve rind olduğu için daima halka rezil olmaktadır. / Nasıl bir sevdadır bu, ondan hiç usanmaz mı?


3 Yorum
“Aşkın Fuzûli Hali”
Avatar
murat

:) ) evet kor kızılı güller olmasa da kalplerimize çok güzel intibalar düştü, gerçekten cok guzel olmuş yani, yorum yazarken bu guzel sözleri övecek söz bulamıyorum, kelime hazineniz çok geniş ve çok güzel olmuş yine, yüreğinize sağlık, ancak bu kadar yürekten olabilrdi, şimdi oteki yazınızı da okuyayım hemen :)


Avatar
Deniz

Çok teşekkür ederim :) Asıl çalışma alanım Klasik Türk Edebiyatı olduğundan sanırım, daha çok tümce dökülüyor zihnimden :)


Avatar
pınar

denizciğim çok güzel olmuş.emeğine sağlık:)




gerekli



gerekli - yayımlanmayacak


Yorum Yap & Fikrini Paylaş

İngiliz emperyalizminin çıkar ve yönlendirmesi ile hareket eden, Dünyanın en gerici sistemi olan, Çarlık Otokrasisi ile Osmanlı Devleti arasında “sosyal kaderi” belirlenen Çerkes halkı örsle çekiç arasında kalarak ulusal, sosyal ve evrensel kurtuluş yolunda çok büyük travmalar, dram ve trajediler yaşamış bir halktır. Çerkes halkının büyük bir bölümü bulunduğumuz coğrafyada yaşamaktadır. Çerkesler anavatanları Kafkasya’da ve [...]

Önceki Yazılar

Deniz Serap Yörükoğlu

16. yüzyılın Bâkî’den sonra en güçlü şairlerinden biri olarak gösterilen Nev’î bir kaside şairi olarak tanınmasına rağmen asıl ününü gazelleriyle yapmıştır. Onun gazelleri diğer tüm şiirleri gibi ustaca işlenmiş ince ve orijinal ifadelerle dolu olmalarına rağmen açık ve samimi bir dille kaleme alınmıştır, dolayısıyla Nev’î’nin zaten rindâne olan aşkı da idrak süzgecinden kolayca [...]

Sonraki Yazılar

ARŞİVİMİZ