Bade Osma Erbayav’la “Tatavla’da Bir Delirme Vakası” söyleşisi

BADE OSMA ERBAYAV İLE “TATAVLA’DA BİR DELİRME VAKASI” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Söyleşi: Güzel Zeynep Süphandağ

 

       Herkesin bir derdi olduğuna yürekten inanmışımdır hep, ara sıra yazarları düşünürüm; nedir bir yazarın derdi? ya da nelerdir yazarların dertleri? Mutlaka bir dertleri olmalı öyle değil mi? Hayatla? Kendileriyle? Toplumla? Kadınla? Erkekle? Dertlerinin ne olduğunu net bir şekilde kestiremediğim birçok yazar arasında “derdinin ne olmadığını” kestirebildiğim bir yazar; Bade Osma Erbayav  “Tatavla’da Bir Delirme Vakası” ile göz kırptı düşüncelerime. Evet bu büyülü yazarın derdinin anlaşılmak olmadığını anladım kendimce.

       Kitabın kapağını açtığınızda yumuşacık dolgun bir dil karşılıyor sizi, adını getiremediğim bir tatlı gibi, Emel Akın’ın çizimleri de bu tatlının pudra şekeri, narı, şerbeti sanki. Delirmiş insanlar çıkıyor karşımıza pek sempatik Hülfafiltür Hanım gibi ya da içinde zamanlar, mekanlar, küllükler, eski kadınlar taşıyan Dilâ gibi… Zaman Apartmanı’nın uzletinde kaybolan ya da biriken her şey gibi sizi de içine çekiyor öyküler. Zaman Apartmanı akılıma Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ nde ki saatleri getirdi. Tanpınar orada ‘Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman ve ayarı insandır.’ diye söz eder. Zaman Apartmanı’nda da benzer bir durum söz konusu, zaman ve mekan böylesi güzel işlenince akıllara Tanpınar’ın gelmesi pek tabii oluyor; yalnız Tanpınar’ın kahramanları bu zaman ve mekanlar karşısında yabancılaşırken Tatavla’da Bir Delirme Vakası’nda kahramanlar “kendileşme” süreçlerini tamamlıyorlar. Dilâ, Zaman Apartmanı’nda ki daireye ‘müzmin korkularını sığdırabileceği bir kutu’ olarak bakarken ne de güzel tasvir ediyor: ‘Geceler, davetsiz misafirler kadar münasebetsiz, sabahlar uyanmak bilmeyen konuklar kadar geç olabilir bu kutuda.’

        Kitapta, insanların gün geçtikçe sıradanlaşması, duyarsızlaşması hususuna da ‘Her gün kokuşuyoruz’ diyerek parmak basılıyor. ‘Kelimeleri uyutan’ Dilâ karşısında keşke hepimiz ara sıra kelimeleri uyutsak da daha dinlenmiş, daha anlamlı cümleler kurabilsek diye düşünmekten kendimi alamadım. Ayrıca kitap, ‘kadın’a dair birbirinden anlamlı öykü barındırıyor: değerleri, gelenekleri, toplumu; mitolojik, folklorik ve mistik tatlarda anlatan birbirinden güzel öyküler… Özellikle geç kalınmış ancak; zararın neresinden dönersek kârdır tadındaki gündemimize pek uygun olan ‘Herkes Kendi Duvarını Silsin’ adlı öyküyü okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Kalıplaşan zihniyetlere, sıradanlaşan insanlara, köhneleşen toplumlara bir güzel eleştiri niteliği de taşıyan bu kitabı mutlaka okuyun… Ayrıca delilik güzeldir Einstein’in de dediği gibi ‘Delilik şüphesiz aptallıktan daha iyidir. Delilik var olmuş bir zekânın yok oluşudur. Aptallık ise var olmamış bir zekânın var olmamaya devam edişidir.’ O zaman kitabın şarkısı da ‘Deliye vurdum’ diyen Feridun Düzağaç’tan gelsin. Delirmekten korkmayın!

G.Z.S.: Bazı öykülerin sonlarında tamamlanmayan boşluklar var; anlaşılmayan… o boşlukları okuyucunun hayal dünyasına mı bıraktınız?

B.O.E.: Öykülerimi, mukavemet gücü kazanarak harekete  geçen, eyleme, direnmeye karar veren karakterlerin hikayeleri olarak biricik ve yoğun bir etki ile kurgulamak amacıyla, pek de boşluk olarak adlandırmadığım ama anlatının ana fikrinin bu eylemlilik durumuna özellikle işaret etmesini istediğim yerlerde, okuyucuyu direncin yeğin doğasına yoğunlaştırmak amacıyla tamamlanmamış hissi verecek şekilde yazmış olmam bilinçli seçimimdir. Bu, öykünün sonunu okurun hayal dünyasına, bir “anlaşılmazlık” beklentisiyle bırakmaktan çok, okurun dikkatini tam da kararın veriliş anına odaklamak ve aslolanın eyleme geçme kararında olduğunu göstermek maksadıyla bazı öykülerde kurguladığım özellikli bir durumdur. Kitapta, her öykü karakterinin eyleme geçiyor oluşu mesele ettiğim şeylerin özünü oluşturmaktadır.

G.Z.S.: Karakterleri yaratma sürecinden bahseder misiniz? Özellikle Rika’ya ithaf edilen ‘Ayazmanın Mührü’ öyküsü oldukça merak uyandırıcı.

B.O.E.: Tatavla’da Bir Delirme Vakası’nda durağan, biat eden, hayatın içinde yuvarlanıp giden, akıntıyla sürüklenen karakterler yoktur, aksine maddi-manevi kafeslerini parçalamaya, sistemleri ve zincirleri kırmaya yönelmiş, kararını vermiş kadınlar, erkekler, çocuklar ve hayvanlar vardır. Yaratım sürecinde, karakterlerin ezilme biçimlerine bakarak kendilerini bu ezilmişliğin içinden nasıl algıladıklarına ayna tutmaya çalışırım. Karakterleri oluştururken görsel hafızama, iyi duyan kulaklarıma ve yorgun kalbime güvenirim, yaralarıma bir göz atarım. Öykü kahramanlarımın kanlı canlı halleriyle bir isyanın içinde illaki rastlaşmışızdır. Sorduğunuz Rika karakteri ise hastalığında sistemli olarak tecavüze uğramış bir çocuğun hayali-hayalet arkadaşı olarak yazıldı. Rika, bir anlamda, mağdur çocuğun yaralanmış yanını onarmaya gönderilmiş ruhani bir rehberdir. Pilav öyküsündeki Hülfafiltür Hanım, kendi kişiliğinde bir kadın manifestosu olarak dolaşır. Bülbül, erkek dünyasının acımasızlığından bunalır. Yine de ahçı vahçı karakterler değillerdir, her biri bir başka isyanın kahramanı olurlar, zalimlik karşısında yırtıcıdırlar.

G.Z.S.: Öykülerin konuları birbirlerinden bağımsız ama aynı zamanda yakın temalar, bir ahenk söz konusu sırrınız nedir?

B.O.E.: Tatavla’da Bir Delirme Vakası’nın uzun yıllara yayılan bir geçmişi var. Mesela iki öykü edebiyat dergilerinde yayınlanmış olan öykülerimin arasından seçilip kitaba dahil edildi. Bu anlamda kitapta farklı zamanlarda yazılmış öyküler var. Meselenize hakimseniz bambaşka konularda benzer insanlık durumlarını bir araya toplama eğilimi gösteriyorsunuz sanıyorum. Bir “sır” yok aslında, varsa bile yazarın kendine ve okuyucusuna ne kadar dürüst ve samimi olabildiğinde aranmalı. Tahammül edemediğiniz olaylar, kalbinizi sıkıştıran durumlar, bir yaşam boyunca maruz kaldığınız haksızlıklar, cüretler, sizi siz yapan her ne varsa öykü konusu haline gelebiliyor. Sonuçta birbirimizi en benzer yanımızdan, yaralarımızdan tanıyoruz. Bu yüzden her ne kadar yazdığınıza mesafelenmek isteseniz de sizin yakın temalar ve ahenk dediğiniz şey kaçınılmaz bir biçimde doğuyor olmalı.

G.Z.S.: Öykülerde birden çok anlatıcı kullanılmış. Bu durum üslubunuzla da birleşince okuyucu için oldukça keyifli bir hal alıyor. Bu sizin tarzınız diyebilir miyiz?

B.O.E.: Öncelikle “keyifli bir hal” olarak adlandırdığınız için size teşekkür ederim. Birden çok anlatıcı seçimi sadece ben öyküsel, tek düze metinleri okuduğumda sıkıcı bulmamdan kaynaklanıyor. Farklı bakış açılarını, içleri dışları, gönülleri akılları, birinin diğerini nasıl algıladığını merak ediyorum. Yalın bir olay örgüsünde bile anlatıcıyı, anlatımı öznel ya da subjektif bir kameradan izliyormuşuz gibi kurgulamak beni heyecanlandırıyor. Konu düş ürünü de olsa çelik sertliğinde buz gibi gerçekliği de yansıtsa öyküdeki o bin aklı bulup çıkarmak arzusu duyuyorum. Bu yüzden yazarken gülüp ağlarım ben. Üslup da bu mani durumundan nasibini alıyor sanıyorum.

G.Z.S.: Son olarak mükemmel bir kitap olmuş, okuyucuya vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

B.O.E.: W. Shakespeare’in sevdiğim bir sözü var: “Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar.”

Gözlerimizi koskocaman açıp riyayı ve alıp başını gitmiş izansızlığı apaçık görmeye başladığımızda, vicdanımızın gözü de aydınlanacaktır diye umuyorum. Şiddetin her türlüsüne karşı çıkabilmek için temiz bir akıl ve temiz bir vicdan gereklidir çünkü. Bu ikisi için de tek bir şart var: Okumak…

Sevgiyle…

 

GÜZEL ZEYNEP SÜPHANDAĞ / MART 2015