Barış Çağrı Genç’le “İçindeyim” ve “Fotoğraflar” Üzerine Söyleşi

Barış Çağrı Genç’le “İçindeyim” ve “Fotoğraflar” Üzerine Söyleşi

Söyleşi: Güzel Zeynep Süphandağ

Hayatımız, basit bir düzenden ibaret; birileri bir döngü tutturmuş, biz de takılmış gidiyoruz peşinden, kimimiz hızlı kimimiz yavaş. Bir olayımız da yok aslında; aynı yere gidiyoruz hepimiz. Yapmamız gereken tek şey bu düzene uyum sağlamak, tahammül edebilmek. Edemiyor musun? İşte orada sıkıntı başlıyor güzel kardeşim; bir küçük aforoz edilmeye, bir büyük de yalnızlığa hazırlıklı ol. ‘Öteki’ sıfatını da yanına aldın mı tamamsın artık, sana itina ile “deli” diyebiliriz. Delinin en güzel tanımını Burroughs yapar. Der ki: “Deli dedikleri, etrafında neler döndüğünü çözmeye başlamış insandır, hepsi bu.” Barış Çağrı Genç, İçindeyim romanıyla bu durumu bizlere biraz daha açan bir isim olarak karşımıza çıkıyor.

Sıradışı hikâyesi olan bir adam, Selim. Öyle ki bir bedeni yok, bir gölgesi yok; yalnızca başka bedenlerin elleriyle kâğıda döktüğü bir ruhu var, bir de bu ruhta biriktirdiği paha biçilmez anıları… Kitabı okurken, ruhunun zaman zaman sizin de içinize girdiğini sezmeniz uzun bir zamanınızı almayacak. Selim, yukarıdaki tanıma göre fena deli bir adam ve aynı fenalıkta size de ne olduğunuzu sorgulatıyor ama bundan daha da önemlisi “empati” kavramını içinizi acıtarak size bir daha öğretiyor; yetersiz, sığ empatilerinizden adeta utanır hale geliyorsunuz. Şahsen bende böyle bir durum söz konusu oldu, darısı başınıza… İnsan olmanın farkına, yaşayarak varmıyoruz; insan olmanın farkına diğerlerin sesini duyarak varıyoruz. İşte Barış Çağrı Genç bu sesleri bize Selim aracılığıyla duyurmaya çalışıyor. Tüm vücudu felçli birini gördüğümüzde gerçekten üzülüyoruz, dua ediyoruz, kendimiz için şükür ediyoruz ama hepsi bu kadar. Kitapta biz o insanın bedenine giriyoruz ve o beyaz tavan bize her şeyi anlatıyor ya da gözleri görmeyen küçük bir kızın tebessümü sizi ne kadar mutlu edebilirse o kadar ediyor işte. Bazen bir Nazım Hikmet şiiri ile anlıyoruz gencecik, hüzündeki huzuru yaşayan bir bedeni: ‘Bugün Pazar/ Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar/ Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak bu kadar mavi bu kadar geniş olduğuna şaşarak kımıldamadan durdum/…’

Hayat, kitapta da dediği gibi “kendini oyalamanın bir yolunu bulduğun sürece ‘rahat’ geçiyor.” Peki ya bulamadığın zaman? Burada da devreye yazarın “Fotoğraflar” kitabı giriyor. Irak’ta yaşananları, askerleri, kadınları, çocukları, yaşlı kadınların “kuzularının kuzularını” yine aynı derin duyuşla okuyoruz. Çaresizlikleri, sertliğin altındaki kırılmışlıkları, kararları, özgürlüğü bazen tek bir fotoğrafla anlıyoruz. Bu kitapta bedenlerin içine girmiyoruz ama fotoğraflarda buluyoruz kendimizi. Her iki kitapta da empatiyi içselleştiriyoruz. Oyun oynarken canlı bomba sanılarak vurulan küçük kızın, bıyıkları tütün kokan babasından aldığı son öpücüğü alnımızda hissedebiliyoruz mesela, bunu hissettirebilenler de ancak Barış Çağrı Genç ve onun gibi kalbi kaleminde atan yazarlar herhalde…

Yazdıklarıyla bize o dünyanın “içindeyim” dedirten, kalbi kocaman ve çok güzel olan yazarımız “Fotoğraflar” kitabının gelirini Somalı çocuklar kitap alabilsin diye bağışlamış. Sanırım biz okuyuculara anlattıkları, hayata daha güzel aktarılamazdı. İçindeyim’in şarkısı 110 Grubu’ndan “Gölge”. Söyleşi sorularıma geçmeden yazarın Türkan’a, aslında bizlere sorduğu bir soruyu buraya bırakıyorum, düşünmek isteyenlere!
“Statükoyu kimin için korumalı?”
G.Z.S.: İçindeyim romanındaki Selim karakterini yaratma sürecinizden bahseder misiniz?

BÇG: Yirmili yaşlarımın ortasında “dönüş” öyküleri yazmaya çalışıyordum. Çocukluğunun geçtiği şehre, ayrıldığı eşinin yanına, hatta binlerce yıl önce terk edilmiş bir gezegene dönen insanların öykülerini düşünüyordum. O sırada, kendi bedeninden ve dolayısıyla hayatından bir süre uzaklaşan ve sonra o yaşama geri dönen birinin neler yaşayabileceğini hayal etmeye başladım. Kendi hayatına, yaptıklarına ve hatta bedenine dışarıdan bakmanın nasıl olacağını anlamaya çalıştım.
Selim bu sırada ortaya çıktı. Günlük telaşı içinde bir şeyleri düşünecek, fark edecek vakti olmayan (ya da öyle olduğunu inanan), kendisine sunulan hayat içinde mutlu olmaya çalışan ve kendi hayatı dışında kalan yaşamı pek umursamayan biriydi Selim. Bu yönüyle pek çoğumuza benzeyen alelade biriydi. Hepimiz gibi kendinin iyi biri olduğuna inanıyordu ve bunu sorgulama gereği duymuyordu.
Kişisel olarak olmaktan korktuğum ve giderek dönüştüğüm biriydi Selim. Belki bu yüzden hem rahat rahat eleştirdiğim, hem de sevdiğim bir karakter oldu.

G.Z.S.: İnsanın bir başkasını anlayabilmesi için onu ancak içselleştirmesi gerektiğine mi inanıyorsunuz? Selim karakteri bu içselleşmenin sembolik bir hali mi?

BÇG: Sanırım birini anlamanın tek yolu, onu içselleştirmek değildir, ama güzel ve incelikli bir yöntemdir karşınızdakinin ne hissettiğini anlamaya çalışmak… Çatışmaları azaltan, önyargıları ortadan kaldıran, hoşgörüyü ve belki sevgiyi artıran bir alışkanlıktır bazı yönleriyle. Ama bedeli de vardır; farkındalığınız arttıkça yaptıklarınızın ya da yapmadıklarınızın nelere sebep olduğunuzu anlarsınız. Selim (aslında onun yaşadığı dönüşüm) bu farkındalığın, içselleştirmenin sembolik bir hali sayılabilir.

G.Z.S.: Bu kadar gerçek üstü bir konuyu çok olağanmış gibi okuduk ve bedensiz bir ruha değil de, girdiği bedenlerin hayatlarına takıldık; bu başarınızın sırrı nedir?

BÇG: Öncelikle teşekkür ederim. Bizim (yazar olarak benim ve okuyucumun) bir bakıma Selim’den farkımız yok. Bizler farklı yaşantıları keşfedecek, tanıyacak, hatta anlayacak vakti bulamayan insanlarız. O yaşantıları tanımak için, bizim farklı hikâyelere ihtiyacımız, Selim’in de farklı bedenlere gereksinimi var. Yazar olarak, Selim’in ihtiyacını karşılamak için kurguladığım gerçeküstü unsurların üzerine gitmek yerine, içine girdiği bedenlerin hayatlarına odaklandığım için, benimle bu yolculuğa çıkan okuyucum da sanırım anlattığım hayatlara odaklanıp gerçeküstü durumları bir fon olarak kabul etti. Eğer bir başarı olduğunu varsayarsak, sırrı bu olmalı.

G.Z.S: Fotoğraflar’da genel anlamda Irak’ta yaşananları konu almışsınız. Bunun sebebi nedir ya da sizi buna iten sebepler var mı? Öyle diyelim.

BÇG: Çaresizlik… Sanırım bu sorunuza verebileceğim en doğru yanıt bu olacak; “çaresizlik!” Irak’ın işgali sırasında yaşananları gördükçe ve bunları değiştiremedikçe içimde biriken duygu bu oldu. Binlerce kişinin öldüğü, yaralandığı, taciz edildiği ve travmalarının yıllarca süreceği bir savaş karşısında bir şey yapamayınca, savaşı yazmak istedim. Kolaycılığa kaçmadan, bir tarafı tamamen kötü, bir tarafı da yalnızca mağdur olarak yansıtmadan hayatın ve savaşın farklı katmanlarını ortaya koymaya çalıştım. Hayatta kalma dürtüsünün nelere sebep olduğunu “iyi” ve “kötü” kavramları üzerinden ele aldım. Bu kavramların nasıl birbirine girdiğini, anlamsızlaştığını ve savaşın açtığı yaraların nerelere ulaşabileceğini düşündüm kitap boyunca. Bir daha böyle şeyler yaşanmasın istedim. Sanırım bu konuyu seçmemin nedeni buydu.

G.Z.S: Fotoğraflar’da da, İçindeyim’de de “insan”ı işlemişsiniz; bu konuda insanı anlamaya çalışmak ya da var olanı ortaya çıkarmak gibi bir amacınız var mı?

BÇG: Nazım Hikmet, Kuvâyi Milliye Destanı’nda insanlardan bahsederken “korkak”, “cesur”, “cahil”, “bilge” gibi sıfatlar kullanır. Bu sıfatlar destandaki farklı kişileri nitelediği gibi, tek bir kişiyi de niteler. İçinde zıtlıkları barındıran, o karşıtlıkların iki ucu arasında dolaşan, ilginç bir canlıdır insan. O nedenle belki “kahreden” de, “yaratan” da yine insandır…
İnsanın içindeki çelişkilerin üzerine gitmeyi seviyorum. Çünkü karakterleri derinleştiren, onları ete kemiğe büründüren ana unsurdur belki çelişki. Fotoğraflar kitabındaki, yaralı oğluna yatak arayan annenin aklından geçenleri düşünürken, o annenin içindeki dürtüleri, korkuları, bencillikleri anlayabiliyorum. Bütün bu kötü yanlarına rağmen insanın iyiden, güzelden, doğrudan yana olabilmesinin nedenleri keşfediyorum. Bütün bu süreç boyunca, aslında bir başkasını değil, kendimi anlıyor ve tanıyorum. Belki de değiştiriyorum… Yazmanın da, okumanın da sanırım en zevkli ve anlamlı kısmı bu olsa gerek…

G.Z.S: Kitaplardan anladığım kadarıyla ‘empati’ değer verdiğiniz bir kavram. İnsanların yeterince empati kurup kurmadıkları hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

BÇG: Karşınızdakini anlamaya çalışmanın bir bedeli vardır. Onun yerine kendinizi koyup düşündüğünüzde, kendi haksızlıklarınızın, bencilliklerinizin farkına varabilirsiniz. Rahatınız kaçar, nefret ettiğiniz insanların aslında haklı olabileceklerini, onlardan nefret ederek sizin yanlış yaptığınızı görebilirsiniz. Bu durumla yüzleşmek, bu bedeli ödemek ister mi insanlar?
İnanmak kolaydır. Düşünmek ve hatta anlamak zordur… Farklı ülkelere, dinlere, etnik gruplara ait insanlar arasındaki kutuplaşmaya baktığımızda, karşı tarafın hep tek düze ve kötü olduğuna inanıldığını görürüz. Karşı taraftakini yeterince tanıma gayreti bile göstermeyenler, onu anlamaya emek harcarlar mı?

G.Z.S.: Son olarak, Fotoğraflar’da ve İçindeyim’de vermek istediğiniz mesajlar var mı?

BÇG: Çok fazla mesaj verme kaygısı taşımam. İnsanı ve onu değiştirebilecek çelişkili durumları anlatmaya çalışırım. Yazdıklarım vesilesiyle, kendindeki çelişkinin farkına varan okur, zaten bir mesaj almış demektir.

Söyleşi: GÜZEL ZEYNEP SÜPHANDAĞ / OCAK 2015