
Geçmiş gelecek ve şimdi arasındaki bağı kuran bellektir. Ülkemiz ve toplumumuz için sıkça söylenen belleksizlik, veya bellek sorunu bu nedenle önemlidir.
Belek sorunu salt tarihsel arka planın hep birlikte unutulması, unutturulması bağlamında ele alınırsa, yanlış olur, sorunun sığ sularında kalınır. Eskiden yaşananların içine gündelik olaylar, tarihsel dönüşümler, kişiler, kurumlar, düşünceler vb her şey girer. Her şeyin içine bu sıralama elbette de dil de girer, şiir de girer. Şiir kadar, kent de girer, bunların hepsini içine alan kültür de girer. Ya da Galatasaray’ın yüzme şubesini kapatması da, İstanbul Yüzme İhtisas’ın da yine 40 yıllık yüzme takımının dağıtması da girer. Hiçbir şey kesin değil, hiçbir şeyden emin değiliz. Kent mimarisinde de aynı karmaşa söz konusu. Kentin her tarafında yaşayan insanların ortak mekanlara ulaşması, kamusal alanlarda olabildiğince iradelerin karşılaşması ve toplumsal yaşama ilişkin kararlarda ortak noktalara ulaşılması istense zor değildir. Ama dert bu değildir.
Şiir boyutunda, dilsel macerada süreklilik, kesintisizlik, demek değildir ki, ardışık bir kategoride, doğrusal bir çizgide ilerleyen bir kültürel oluşum anlamına gelir. Hayır. Dilsel macerada, kesintisizlik, kesin yadsımaları, yapısal dönemeçleri, tezleri ve karşı-tezleri içinde barındırır. Kolay bir örnek olması açısından Nazım Hikmet şiiri ile Yahya Kemal şiirini burada hemen hazır bir örnek olarak anabiliriz. Çatışan, savaşan dinamiklerin yolculuğudur burada söz konusu olan.
Son zamanlarda 1980 sonrası şiiri için yazılanlarda, söylenenlerde, daha çok mevcut örneklerin üzerinden giden bir tartışma yapıldığı izlenimi, doğuyor. Mevcudu, mevcud örneklerin üzerinden konuşmak elbette düpedüz yanlış değil. Süreklilik, ya da kesintisizlik sorunun biraz arada kalır gibi oluyor. Ya da benim anlama kapasitem buna yetiyor.
12 Eylül 1980 öncesi için çok söylenen “slogancı şiir” eleştirisi, bu anlamda en yanlış bakış açılarından birisidir. Burada araştırılması gereken, slogancı şiiri bu şiir yolunda geçen biçimin, söylemin ne olduğunu, doğrusunun, karşı tezinin yaşanmış olup olmadığını bulgulamaktır. Slogancı şiir eleştirisi pek çok açıdan eleştirilebilir. Örneğin, bir dönemi ele alırken, en alt, en kötü örnekten yola çıkmanın yanlışlığı gibi. Daha önemlisi, slogancı şiir eleştirisi, 12 Eylül’de ortak rıza üretiminin de bir argümanı olup çıkıyor. Öyle ki, artık “grev”, “direniş”, “sevda” benzeri ve daha pek çok sözcük öteleniyor. Bu sözcüklerin taşıdığı, anlattığı kavramlar “soğutuluyor”. Kısacası, 12 Eylül öncesine karşıt bir ortak rıza üretiliyor.
Bellek bölünmesi, her şeyi bölüyor. Bu bölünmeden şiir de payını fazlasıyla alıyor. Dilsel süreç de bölünüyor elbet. Dile egemen olan iktidara da egemen olur. Bu nedenle bilinçli bir parçalama süreci dili de hedef alıyor. Kesintisiz devrim yazıları yazan Mahir’i de bu bağlamda müstehzi bir anışla anıyorum. Aynıydı ve ayrıydı söylem. Ama dert aynı dert idi. 12 Eylül’de yaşanan bellek kırılması, aynı zamanda bir şiir kırılmasıdır. Süreklilik, kesintisizlik süngüsünü de kırmıştır. Bir de –ya da bir kere daha- böyle bakmak gerek.