babel.jpg

Yavuz Özdem   ( Şiir ve Dil, Digraf:2005)

Benzetme ve eğretilemeler, güttükleri amaçlar bağlamında farklılıklar da gösterse, bir çok alanda karşımıza çıkar. Sözgelişi, soyut kavramarın, yazı diline oranla daha az olduğu halk dilinde, soyutu somutla anlatma (somutlaştırma) yönelimiyle karşımıza çıkarken, argoda, argonun neredeyse varlık nedeni olur. Şiirde etkili olmak, ifade güzelliğine ulaşmak gibi kaygılar taşırken, felsefede, ifadelerin kolay anlaşılmasını sağlar. Dinde (ister çok, ister tek tanrılı olsun) Tanrıya yaklaşmanın, Tanrıyla ilişki kurmanın bir biçimi olur. Tanrının sıfatlarında görülür en çok: Bağışlayıcı (bir insan gibi), merhametli (bir kişi gibi) v.s.

Özetlersek, benzetme ve eğretilemeler, somutlaştırmak, anlamı güçlendirmek veya anlamayı kolaylaştırmak, bir şeyi kısa yoldan aktarmak amacıyla sözcüklere yeni anlamlar yükleyip değişik bir kavramı yansıtmak üzere (özde benzetmeden yararlanarak) seçilen anlatım yolu olarak tanımlanabilir.

Her tür aktarma anlamının (eğretileme-metafor) ve sanatlı söyleyişin ilk evresi olan benzetmeler ile, aralarında uzak-yakın bir işlev ilgisi bulunan iki şey arasında benzetme yoluyla ilişki kuran eğretilemelerin, ister insandan doğaya – doğadan insana aktarmalarla, ister somutlaştırmalarla veya duyularla ilgili kavramlar arasındaki aktarmalarla karşımıza çıkan deyim aktarmaları, ister ad aktarmalarıyla (mürsel mecaz) karşımıza çıkanları olsun –aynı şey olmalarına karşın- işin temelinde nesneler arasında çeşitli benzerliklere dayalı olmak bağlamında bir ortaklıkları vardır.

Örneklersek:

Acımasız deniz …. (İnsandan doğaya)

O, keçinin tekidir. (Doğan insana)

Barut gibi öfkeli….. (Somutlaştırma)

…. gönlüm kırıktır. (Somutlaştırma)

Sıcak renkleri tercih etmiş. (Duyularla ilgili kavramlar arasında aktarım)

…. elindeki kör bıçakla …. (Duyularla ilgili kavramlar arasında aktarım)

…. ayaklarınızı çıkarınız. (Ad aktarımı)

…. acıkmıştı iki tabak yedi …. (Ad aktarımı)

Benzetme ve eğretilemeleri, somut yatkın ve bağlı bir dil olan Türkçemizin de bu özelliğinden hareketle, şiirin önemli bir unsuru olarak ele alacak olursak; imge aktarımında önemli bir güç ve araç olmalarına ve (herhangi bir) şiirin bütünlüğü içerisinde, imgeden farklı değerlendirmenin güçlüğüne karşın –ki imge sözcüğünün (aynı nedenle olmasa da) bunların her ikisini de (benzetme ve eğretileme) kapsayacak bir terim olarak kullanılmasını önerenler de var. Middleton Murry gibi- yine de işlev ilgisi bağlamında ilgilendiren “işlev ilgisi”ni açıklamadan ve örneklemeden önce, imgeye ilişkin şu saptamaları yapmamızda da yarar var:

İMGE, herhangi bir benzerlik, işlev ilgisi v.s. gözetmez.

İMGE, benzetme ve eğretilemelerde olduğu gibi anlamı kuvvetlendirmek, anlamayı kolaylaştırmak gibi kaygılar taşımaz; çünkü anlam derdi yoktur ve kendisiyle başlayıp kendisiyle biten bir olgudur.

Gelelim işlev ilgisine: İşlev ilgisini açıklayabilmek için, sözcüğün klasik anlam çerçevesi için yer alan ana (göndergesel), yan ve aktarma anlamlarına bakmamız gerekir; çünkü, işin temelinde –herhangi bir bilim dalı veya meslekle ilgili terimler, araç-gereç adları v.s. dışında- sözcüklerin “çokanlamlılığı” yatar. Başlangıçta her varlığın, kavramın bir belirtiyle –bir kavrama bir sözcük- anlatılmış olduundan yola çıkarsak, bugüne gelinceye dek aynı sözcükleri –araç-gereç adları, terimler v.s. dışında- başka kavramların anlatımında kullanacağımız da düşünsel –eylemsel çeşitliliğimizin bir gereği ve sonucu olarak kaçınılmazdır zaten. Dilin, dillerin bunca gelişmişliğine karşın –bırakalım şiiri- her anı, ilişkiyi, durumu, duyuşu vs. ayrı ayrı adlandırmanın neredeyse imkansızlığını da ekleyip bu bağlamda bir ihtiyaçtan söz edebiliriz. Sözgelişi, aşırı yorgun, uykusuz bir insanın uyku derecesini bir sözcük ya da tamlamayla ifade etmekte ya da tam karşılamakta zorlandığımızda, “ölü gibi uyuyor” deme ihtiyacını duyarız. Her durumu anlatmış hem de kesinlik, son nokta, ötesizlik vs. gibi anlam ayırtlarını vermiş oluruz. Sözcükleri, başka kavramların anlatımında kullanma durumunda, tam bu noktada, “işlev ilgisi” karşımıza çıkar. Bu da sözcüğün ana anlamından tamamen uzaklaşmadan, çeşitli yollardan ana anlamıyla bir biçimde ilişkili olan yeni kavramları anlatır duruma gelmesi demektir. “Geminin kulağı” değil de “burnu” deme nedenimiz de, “testereni dişi”, “mağaranın, bardağı ağzı” dememizin de nedeni budur. Buradaki şekilce benzerlik ilişkisiyle “kapı açıktır”daki “açık”la “yollar açık”taki “açık” anlam ilişkisinin buluştuğu yer sözünü ettiğimiz “işlev ilgisi”dir. Örnek bir sözcüğü şiir katına çıkarabiliriz artık:

“Taç” sözcüğünün ana anlamı “hükümdarlık, asalet, güç sembolü olarak hükümdarın giydiği başlık” olarak verilmiş sözlüklerde. (sözcüğü farsça oluşu durumu değiştirmez, bir ses bileşimi olarak “taç” ile nesnesi arasında kurulan ilk ilişki olması yeterlidir.) Sonra da şunlar sıralanmış: 2. Gelinlerin saçına takılan süs 3. Eskiden kimi tarikatlarda şeyh 4. Genellikle göz seviyesinden yüksek mobilyaların üstlerindeki taşkın ve girinti ve çıkıntılarla süslü bölüm 5. Krallık 6. (Bot) Çiçeğin dıştan ikinci halkasında bulunan yaprakların tümü… Taş giymek, 1. Kral, kraliçe seçilmek, 2. Tahta çıkmak

“Taç” sözcüğünü, Şeyhi’nin, zayıf bir eşekten (sırtına sinek konsa yorulacak kadar güçsüz bir eşek) yola çıkarak dönemin kimi toplumsal sorunlarını ve bunlar karşısındaki tutumunu yansıttığı “Harname”sinde, zayıf eşeğin, besili öküzleri görünce, kendisiyle besili öküzler arasındaki çelişki karşısında şaşkınlığını ifade ettiği bölümden aldığımız;

“Bunların başlarına taç neden

Bize bu fakr ü ihtiyaç neden”

İkiliğindeki yerine taşıdığımızda, öküzlerin boynuzlarıyla “taç” arasında benzerlik yoluyla kurulan bu ilişkiyi tipik bir eğretileme örneği olarak görürüz. Şeyhi’nin alayı-ironiyi de katıp bir sınıf çelişkisini somutlaştırdığı “taç” sözcüğü yakıştırmaca bir anlamı yüklenmiştir ama ana anlamından tamamen kopmamıştır. Vurguladığımız “işlev ilgisi” de buradadır.

Hiçbir derinliği olmayan, genel niteliklerle yetinen, neredeyse “sırf benzetmek için benzeten” ve giderek kalıplaşmış (mazmun) divan edebiyatı örneklerinde de (nergis, yeşil göbeğinden hareketle göze; servi, düzgünlüğünden ve uzunluğundan sevgilinin boyuna; gonca(gül) ağza…) bu işlev ilgisinin varlığını görüyoruz. Ancak yazıldığı dönemden ve kendi şiir anlayışından hareketle şairin (şairlerin) doğrultu tutarlılığından, korunan ve bulunan işlev ilgisinin yanı sıra “seçimdeki işlevsellik” de diyebileceğimiz bilinçli bir sözcük işçiliğinden de söz etmeliyiz burada:

“Sabah içmedi gündüz çemende gül-ruhsar

Bu nerkisin gözü nedür humardan bu gece”

(Ahmedi)

Nergis yeşil göbekli, uzun yapraklıdır. Bu yüzden yeşil gözlü, uzun kirpikli bir yüzle benzerlik ilişkisi kurulmuştur. Ayrıca nergisin suyundaki uyuşturucu maddeden ötürü mahmur göze gönderme yapılmıştır. Sonuçta sadece benzerlik ilişkisiyle yetinilmemiş, mahmurluk’tan ötürü de seçilmiştir “nergis”.

Eski –özellikle halk ve divan- şiirimiz imgeden ziyade, imge aktarımında bir araç olarak benzetme ve eğretilemelere ağırlık vermiştir. Günümüz şiiri ise, karmaşıklaşan toplumsal ilişkiler, insanın doğa karşısındaki bugünkü konumu, yabancılaşma bağlamında, doğası gereği imgeyi öne çıkarmıştır. Benzetme eğretilemelerde ise, klasik tutumu sürdürmekle birlikte, işlev ilgisini daha soyut ve ana anlamlara daha uzak düzlemlerde kurup “imge”ye yakın bir yerde durmaktadır. Ama, ne kadar soyut, özgün ve imgeye yakın olursa olsun, bu “işlev ilgisi”nden sapmadığını görebiliriz. Saptığı ya da tamamen uzaklaştığı an, o artık benzetme ve eğretileme olmaz, imge olur. Örneklersek:

“Işıklı başak demeti bir dünya geliyor gözümün önüne”

(Ahmet Ada – İkindiüstü)

Dünya ile ışıklı başak demeti arasında şekilce benzerlikten ya da anlam ilişkisinden (ana-anlam) kaynaklanan bir işlev ilgisi yoktur. Üstelik, ışıklı başak demedi (GİBİ) bir dünya olarak düşünüleneceği gibi, hayal edilen bir dünya özleminin ifadesi de olabilir. Böyle olunca da –şair benzetmeden de yola çıksa- o, benzetme olmaktan çıkıp imge örneği olmuştur. Ancak imgenin geniş olanaklarının yanıltıcılığından kaynaklandığını sandığımız ve sapma ile bir tutulması gereken “benzetme yanlışlığı” diyebileceğimiz kullanımı ayrı tutmalıyız. Sözgelişi, olgun başaklar gibi başı dimdik dururdu, diyemeyiz; çünkü olgun başakların başı, başakların ağırlığından ötürü eğik olur. Şiirden de örnek verebiliriz:

“Yırtık fotoğraflar gibi kanayan yurdum”

(Aydın Hatipoğlu, Yalnızlığa Sürgünüm, Varlık ’96, sayı 1070)

“Yırtık fotoğraflar gibi kanayan” dendiğinde, yırtık fotoğrafların gerçekte kanayıp kanamayacağına bakmak durumundayı. Evet, şair sözcüklere dilediği anlamı, anlamları ( sözlüklerde de olmayan) ve bu özelliği, özellikleri (burada kanama) taşımamasına karşın o varlığa o özelliği, özellikleri yükleyebilir; ama sunuşu farklı olmak koşuluyla; şöyle deseydi; “Yırtık fotoğraflar kanar, yurdum kanardı”, “Yırtık fotoğraflar kanadığı için yurdum da kanadı” v.s. olurdu.

“Güneş susuzluk gibi sarmış bedenimi”

(Metin Cengiz – Gençlik Çağı)

Tutku ya da tutkunun şiddetini, derecesini yansıtmak için iki soyut ve mecazi unsur arasında yapılan bir benzetme ama bu iki unsur arasındaki işlev ilgisi soyutluluğuna karşı bulunmaktadır.

“Ey gezgin A’ya benzer bütün dağlar”

(Oğuz Özdem – Uzak)

İmgesel katmanda her çeşit başlangıcı, aşılan yolları, engelleri imleyen A; aynı zamanda dağlarla şekilce benzerlik bağlamında bir ilgi kurmuş.

“Eski aşklar cümleydi

yenileri kelime”

(Hafız-Hafıza / Haydar Ergülen – Köprülerden Geç)

Aşk cümleye ve kelimeye benzetilirken; cümlenin (yargı) tümlüğü, kelimenin (yargı bağlamındaki ya da cümleye göre) eksikliği… işlevsel kılınmış ve eskinin sabrı, başının sonunun belliliği, yeninin sabırsızlığı aceleciliği, yarım yamalaklığı… v.s. çağrışımları ile imgesel bir bütün oluşturmuş.

“Can kırıkları gibi paramparça bir gece”

(Ayten Mutlu, Çocuk ve Akşam)

“Cam kırıkları”nden mülhem “Can kırıklıkları” (iler tutar yeri kalmayacak biçimde kırılan cam gibi) parçalara ayrılmak bağlamında “işlevsel ilgisi”ni korumuş.

Yazıda işlev ilgisinden sonra zorunlu olarak gündeme gelen şey, imge aktarımında kullanılan araçlarla (yaygınlıkları bakımından benzetme ve eğretilemelerle) imge arasındaki ayrım (ince ayrım). Bu ayrım ne kadar gerekli, hele günümüz şiiri için o ayrı bir konu; ama gelinen yer itibariyle imgeyi bu bağlamda belirgin kılmak da gerekecek. Bu da, en azından bu yazıda, “işlev ilgisi”nin varlığı ya da yokluğu noktasına dayandı. Örnekleyelim:

“Yeşil pencereden bir gül at bana

Işıklarla dolsun kalbimin içi

Geldim işte bir mevsim gibi kapına

Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.

(A. M. Dranas)

“Bir mevsim gibi…” denmesine karşın bir işlev ilgisi kuramayız burada; çünkü mevsimi kapıya dayanan, gelen yanı ile düşünemiyoruz. Mevsimlerin her birinin ayrı ayrı özelliği olur. Bu yüzden soğuk, sıcak, yağmurlu v.s. bir ilgi de kuramayız. Örneğin sonbahar gibi dense somutlaştırabiliriz ama mevsim gibi denmiş. “Gözlerimde bulut”ta bir “hüzün” aktarımı söz konusu olabilir; ancak “saçlarımda çiğ”le birlikte “hüzün”den uzaklaşıyoruz. Sadece kendisiyle, (orjinalliğiyle) karşımızdadır. Somut bir şeye dayanmaz. Benzetme ve eğretilemeler nihayet somut bir şeye ya da somutlaştırılan bir şeye dayandırılırlar ama imgenin böyle bir derdi yoktur. Reverdy de galiba bu yüzden “yaklaştırılmış iki gerçeğin arasındaki bağlantılar ne kadar uzak ve yerindeyse, imge o kadar güçlü olacak ve o kadar heyecanlandırma gücü ve şiirsel gerçeklik taşıyacaktır.” deme gereğini duymuştur.