Bir Öyküyü Okuma Çalışması – Selda Yüksel

GÜNDÜZ ÖĞÜT’ÜN “KADER BOZUCU” ADLI ÖYKÜ KİTABINDA YER ALAN “BİLEYCİ DÜKKÂNI” ADLI ÖYKÜSÜNÜ OKUMA ÇALIŞMASI

(“Kader Bozucu”, Gündüz Öğüt, Öykü, Yitik Ülke Yayınları, Mart 2014)

Kişi iradesini güçlendirmedikçe her türden etkiye maruz kalabilir. Bütün inanç ve öğretiler kişi iradesini geliştirmeye yöneliktir.  Toplumdan topluma, kültürden kültüre farklı isimler alan bu “etki” benim sözünü edeceğim anlamıyla “sihir, büyü koşullandırma veya öğrenilmiş çaresizlik ya da şartlı refleks” gibi adlandırılabilir. Size hangisi daha ürkütücü geliyorsa o şekilde imleyin. 

Çünkü genel olarak inanç ve öğretiler bir kişiye etki etmeyi hedef alırken, Gündüz Öğüt’ün Bileyci Dükkânı öyküsünde hedeflenen amaç bütün bir toplumu etki altına almaktır.  Toplum söz konusu olunca, fikirlerinizi en yakın arkadaşınızla bile paylaşsanız; bu isimler ve terimler daha karmaşık bir hâl alıyor.Örneğin subliminal mesaj, algı yönetimi, zihin kontrolü, toplumsal bilinçaltı, korku toplumu, diye sözcükleri yan yana getirdiğinizde, size uzaydan gelen yaratıkmışçasına bakılıyor. Dahası şimdi yazarken fark ettim;  konu benim için de sezgi boyutunda. Bir şeyi seziyorum, dahası sezdiğim şeyin tuzağına düştüğümü fark ediyorum ancak onun ismini bilmediğim gibi hangi düzeyde ve nasıl ifade etmem gerektiğini de bilmiyorum. Çünkü bu da tuzağın bir parçası. Tuzağı isimlendirip ifade etsem, sonum Kayıpadam’dan farksız olacak. Gerçi önünde sonunda öleceksek ha şimdi ha sonra neyi değiştirir? Bunu da bilmiyorum, tek bildiğim bu konuda konuşmamam daha ötesi yazmamam gerektiği. Çünkü söz uçsa da(son teknolojiyle yakalanabilir ya da uçarken vurulabilir olması kuvvetle muhtemel) yazı kalır.

Don Kişot’luğu sahibine teslim edip, dönüyorum öykümüze. Distopik kurgunun başarılı atmosferi hemen sarıyor ilk cümlede. Metalik ses, kabin kapısı, bileyleme görevlisi, maske takan teknisyenler, farklı gerçekliğin hüküm sürdüğü evrene hizmet eden tanımlamalar.  Çünkü öyle bir defa okumak yetmiyor. Edebiyat’ın silah zoruyla sürüklendiği günümüzde  moda olduğu üzere; bir oturumda okunup tüketilecek, hıza, zamansızlığa yenilen “küçürek” diye isimlendirilen öykülerden değil. Belli ki yazar, yüzünde hınzır bir gülümsemeyle  yazmış bu öyküyü. Benzer keyifle okurken, çevreyi gözlüyorum beni de gören var mı? Cümleler ardı ardına su gibi akıp giderken arada okurun dikkatini canlı tutmak amacıyla biraz uzun cümleler kurulmuş. Örneğin teknolojik olarak bit pazarında bile tedavülden kalkan bir aleti şöyle tanımlıyor;

“…Daha sonra yaklaşık beş metre yüksekliğinde ve üç metre genişliğindeki eski santrale bağlı telefon şebekesine bağlantı kurduğu tablet büyüklüğündeki alete soktuğu jakı çıkardı.”

Ya da bir davranış betimlenirken “…sonra yerde duran sopaya gözü ilişti, “buraya nereden gelmiş bu sopa” dercesine bakıyordu ve üvey kızının bunu ensesine nasıl indirdiğini hazmedememekle, bunun bedelini ona ağır ödeteceği anlamındaki bakış ve mimiklerle sopaya uzandı.”   Biçimsel olarak anlatımı güçlendirmek amacıyla yapılan bu detaylı tasvirler öykünün gizemli havasını daha da çekici kılmış.  Çok sık yinelenmediğinden yormuyor.

“Bileyci Dükkânı”nda (havalı tabirle) “call senter” olarak görev yapmakta olan öykü kişimiz Kardelya, çalıştığı firmanın kendisine ücretsiz olarak sağladığı “bileyleme” hizmetinden faydalanmaktadır. Faydalanmaktadır diyorum çünkü; bileylenmiş olduğunuzu ibraz edemezseniz ne otobüse binebilirsiniz ne trene ne de metroya. Hatta sinemaya, AVM’lere bile giremezsiniz. Bileyleme hizmeti bir çeşit bilinçaltı temizliğidir. Giderek cinnetin eşiğinde denge sağlamaya çalışan günümüz modern çağ insanı evden eve taşınırken bile bileylendiğini ispatla yükümlüdür. Çünkü yasal zorunluluktur. Neden şaşırdınız yıkanmak için hamama gitmek nasıl bir ihtiyaçsa, Bileyci Dükkânı da benzer bir ihtiyaç nedeniyle gelişmiş bir sektör. İhtiyaçlarınızı da en iyi biz biliriz diyor sistem.

Kardelya’nın çocukluğu üvey babası yüzünden örselenmiştir. Hatta annesi üvey babası tarafından gözlerinin önünde öldürülmüştür. Kardelya çocuk olmasına rağmen, bu ölümden kendini sorumlu tutmakta, annesini kurtaramamış olmanın derin acısını bilinçaltında taşımaktadır. Yaşadığı ilk travma ile olumsuzlanan erkek figür, Kardelya’nın erişkinliğinde onu aldatan sevgiliyle pekişmiş, yaşadığı ikinci travma ile öfkesi  derinleşip iç dünyası daha da karmaşık bir hal almıştır. Bileylenme seanslarında sanal olarak yeniden yaşadığı bu sahnelerde geçmişte veremediği tepkileri vermesi sağlanıp, bilinçaltı temizliği hedeflenmektedir. Kısaca Kardelya bu öfkeyi “sanal olarak” da olsa annesinin ölümünden sorumlu üvey babayı öldürerek ,  kendisini aldatan sevgiliyi de kapı dışarı ederek boşaltıp, normalleşmeye çabalamaktadır.  Yaşadığı hayat öylesine sıradandır ki, ev-iş döngüsünde süren tekdüzeliğe eyvallah deyip,  sistemin gereği saydıklarını da sessizce kabullenmiştir. Teknoloji gelişse de insan aynı insan…

Sistem şiddeti, cinneti dahası cinayeti olumlar niteliktedir. Bilgisayar oyunları da böyle değil mi, ya dizi karakterleri… Hemen her bilgisayar oyununda bir “kahraman” kötü adamları envai çeşit silahla öldürmekte, ya da başka bir “kahraman” yoluna çıkan, amacına engel olan herkesi çerez dağıtırcasına kurşunlamaktadır. Hadi oyun, dizi diyeceksiniz de; ya köy düğünlerine ne demeli? Gelinle damat halay çekerken aşka gelen amca oğlu belindeki silahı çıkarıp havaya üç el ateş eder, o sırada balkondan düğünü izlemekte olan masum teyze kızı vurulur ve ölür… Distopik mi geldi? Evet çok şükür, gerçek hayatta yok böyle şeyler. Gazetelerin üçüncü sayfalarına baka baka şiddeti, cinayeti de normalleştirdik çok şükür … Yeni Türkiye,(yok canım Türkiye’mi dedim, kuzeyde şirin bir Avrupa ülkesi diyecektim)  Bileyci Dükkânı ile daha refah, daha mutlu.

Kardelya, günün güne eş olduğu mesai saatleri boyunca; düzene hizmetinde kusur etmezken; Kayıpadam isimli henüz hiç bileylenmemiş birinden gelen telefonla, hem de mesainin bitmesine üç dakika kalmışken; aniden bir girdabın içine girer. Zavallı kız, hiç farkında değildir, yaptığı bu görüşme ile toplumu tehdit edenler listesine girmiş, yaklaşık bir ay takip edildikten sonra(hem de ne takip bu öykünün en beğendiğim yeriydi burada anlatmayacağım) yeniden “normal” vatandaş listesine iade-i itibar edilmiştir. Süreç içinde de Kayıpadam’ı bilinçaltı çöplüğünde bir yerlere göndermiş, yani unutmuştur.

Kayıpadam isimli şahıs; (öyküden alımladığım kadarıyla) bir terörist, hem de sistemi şiddetle tehdit eden.Çünkü “kimlikli telefon numarası” yok. Nitekim öykünün ilerleyen bölümünde terör faaliyetlerini tuval, boya, fırça hatta kompozisyon kurarak resim üretme marifetiyle öteden beri sürdürdüğüne tanık olacağız.

Sanat her çağ ve toplumda, düzenle başı belada olanları saklayan bir işbirlikçidir. İçine tükürülesidir. Sanat üreten insan sistem tarafından ya öğütülür ya tükürülür.

Yazımın burasına kadar öyle kaptırmıştım ki kendimi; bu gün burada bu öykü hakkında konuşacağımı, öyküyü okurken yazara armağan niyetiyle bir yazı yazmak isteğimi bile unuttum. Not almak şöyle dursun; herhangi bir tümcenin altını bile çizemeden Kayıpadam’ın sergisini dolaşırken oluşturduğu derin teoriyi desteklediğimi fark ettim. İnsan ne okurken, ne yazarken ne de izlerken nesnel olamıyor demek ki. Öykünün dışına çıkmak istedikçe içeriye çekiliyorum. Velhasıl Kayıpadam’ın sergisini izleyinceye kadar “eh bazı insanlara da bileyci dükkânı” şart derken, birden bire karşı safha geçtiğimi fark ediyorum. Hele o tabloların muhteşem güzelliğini anlatmaya ben sözcük bulamazken; yazarın dilinden ustalıkla çizilip renklendirilmiş resimleri sözcük sözcük izliyorum. Yazar, müzisyen değil miydi,  yok ressamdı sanırım. Hayır canım, daha geçen hafta konseri olduğunu okumuştum feysbukta. Demek ki bir yazar; hem müzisyen hem ressam, bazen doktor ya da tarih bilimci veya arkeolog ve hatta Trans Personel Psikoloğu olabilir. Bir öykü evreni kurmak için tüm bunları iyi bilmek gerektiğini öğreniyorum. Diyeceğim şu ki; çağına tanıklık eden, son derece önemli bir öykü. Okurun ipinin boyuna göre derinleşip, sığlaşan, uzayıp, kısalan, eğilip, bükülen, cevap vermek yerine soru soran ve sorduran bir öykü.

Kardelya ile Kayıpadam’ın yolları kesişir mi kesiştirilir mi bilinmez; kısa bir aşkımsı maceranın ardından, öykünün sonunda sıradan vatandaş Kardelyacık öykünün içine ustalıkla serpiştirilen silahlardan birini eline alır ve sistem içindeki görevini tamamlar.

Öyküde ilk cümleden itibaren, her bir cümle bir sonrakine kapı açıp, anlamı beraberce el ele oluşturur. Dikkatli okur da bu tümcelerde gördüğü ip uçlarını sıkı sıkı tutmalı. Öyle ki öykü kişimiz gerçekle sanalı birbirine karıştırmamak için sol elinin işaret parmağına kırmızı bir ip bağlıyor biley seanslarından önce. Bileylenme işlemi sonunda zihni öyle allak bullak oluyor ki; yeniden sanal olarak yaşattırılan olay ya da durum her ne ise tepkileri de seans sırasında verilen telkinlerle yönlendiriliyor.  İşte öykümüzün bütün hüneri de burada düğümleniyor, bütün sorular burada üşüşüyor zihnimize. Sistem Kayıpadam dosyasını kapattığı sırada Kardelya elinde kelepçelerle götürülürken sol işaret parmağındaki kırmızı ipe bakakalıyor… Öfke kısa bir deliliktir. *

Yazım, öyküyü yorumlamakta kısır kaldı farkındayım, çünkü klasik, modern, postmodern derken kocaman kocaman laflar eden edebiyat da zihnimi öyle kontrol altına almış ki; fantastik türle ilişkim son derece sınırlı ve yüzeysel. Fantastik edebiyat denildiğinde aklıma gelen ilk şey; “hah! Dünyayı çözdük bitirdik hadi bakalım Mars’ta hayat var mı” düzeyinde. Oysa burası başka bir dünya, başka bir zaman ve başka bir gerçeklik. Dolayısıyla öykünün kendi gerçeklik evreni de gayet başarılı bir şekilde “evet, dünya dışı bir gerçeklik var, hatta başka  Mars(lar) da var senin bilmediğin,”  diyor. Bu yeni keşifiçin yazara teşekkür edip, verdiği bilgi önünde saygıyla eğiliyorum. Edebiyatın neyi konu alacağı yazarı ilgilendirirken, gün içinde bileyci dükkânından yeni çıktığını düşündüğüm insanları gördükçe; Kardelya sayesinde öfkemden korkuyorum. Meditasyon canım, gevşe ve rahatla, evrene teşekkür et gibi bence Amerikanca laflar eden, bana yokmuşum gibi çarpıp, omuz atıp geçenler nanik yapıyor.

Yazar (bana) diyor ki; bilinçaltı tehlikeli bir yer, kimseye göstermeyiniz. Aksi halde oraya sızan bir böcek sizi istediği gibi yönlendirip kuklaya çevirir. Küçücük bir çipin maskarası olursunuz. Ben de cevaben diyorum ki; çok bileyleneceğiniz geldiyse hamama gidin, belki suyun kaldırma kuvveti bütün sihir ve büyüleri etkisiz hale getirir.

Selda Yüksel