BİRİSİ

Nihat Ateş

İnsanoğlunun yarattığı sonsuz edimlerden biridir şiir. Bu sonsuzluk hem bir geçmişten bugüne ve yarına bir devinimi işaret eder, hem de bu devinim içinde kullandığı araç itibariyle dile gönderme yapar. Bu ikilik şiire bir sonsuzluk duygusu katar. Hemen bu iki boyutluluk nasıl bir sonsuzluk duygusu yaratır demeyin çünkü dil zamanın içindedir. Böylece zamanı kullanmak zorunda olan şair, yazarken onu yaratmak durumunda da kalır. Bu anlamda da şair “hem içindedir zamanın, hem de dışında.” Onun için de şair zamanla istediği gibi oynayabilir ama dile hakkını verebildiği sürece. Zamanın içindeki insanı bu dille anlayıp, kavrayacak ve anlatacaktır.

Nahit Ulvi Akgün zamanla oynar. İlk dönem şiirlerinde, (50’lerden başlayarak 60’a kadar olan şiirlerinde) yoğun olarak bir “-dili geçmiş” anlatımı vardır. Bu -dili geçmiş anlatımı hiçbir zaman, geçmiş zamanın hikayesi kipine dönüşmez, nedeni de Nahit Ulvi Akgün hiçbir zamana hikaye etmemesidir. Çünkü o –dili geçmişi yeğleyerek biraz önce olup bitenleri anlatmaktadır ama biraz önce anlattığına gittiğinizde, biraz daha geçmiş olana rastlarız. Bu şiir bizi hep bir “biraz önceye” gönderir. O “biraz önce” giderek arkaik bir durum halini alır ve sanki “saf”, “kirlenmemiş”, “ideal” insana yaklaştığımızı duyumsarız. Şimdi okuduğumuz insan der sanki Nahit Ulvi Akgün aslında geçmişteki “saf” olanın yansımasıdır. Bu yansıma bugün bozuktur, çarpıktır, geçmişin saflığından çok az izler taşır ama gerçek olan odur. Gördüğümüz ve eşzamanlı yaşadığımız yansımadır bu. Ama bu yansıma Nahit Ulvi Akgün kendini anlatırken netleşir. Zamanın kipi birden bire değişir ve –dili geçmişten (tabii bu zamanın göndermelerinden de sıyrılarak) bir şimdiki zamana doğru akar. O kendine şimdiki zamandan bakar, dolayına ise –dili geçmişten. İlk dönem şiirlerinde bu ikisinin çakıştığı tek bir şiir vardır o da “Birisi” dir. O “birisi” aşkın ta kendisidir. Ama geçmişte başlayıp bugünde devam eden bir aşk. Geleceğinden ise hiç şüphemiz yoktur elbet. Aşk kişiseldir ve bu onun tarihselliğini vurgular. “Bir şey aramızda/Senin bakışından belli/ Benim yanan yüzümden/ Dalıveriyoruz arada bir/ İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki/ Gülüşerek başlıyoruz söze/ Bir şey var aramızda/ Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek/ Fakat ne kadar saklasak nafile/ Bir şey var aramızda/ Senin gözlerinde ışıldıyor/ Benim dilimin ucunda (s.61)

1960’ta yayımlanan “Karanlıkta Bir Ağaç”la bir başka öğe eklenir Akgün’ün şiirine o da “kişisel olanın tarihin”den sıyrılış ve insanı toplum içinde de anlamak anlatmak çabası. Bu çaba Evren Türküsü (1966) ve Ağaçlar Uyanınca’ da (1971) doruğa çıkar. Burada dönemin de etkisini gözden uzak tutmamak gerekir. (İşte bir zamansal boyut daha) Evren Türküsü’ nde özellikle insanın tarihini, toplumsallığını katarak anlatmaya çalışır. Ağaçlar Uyanınca’ da ise toplumsal olan artık çok öne çıkmıştır. Nahit Ulvi Akgün’ ün şiirinde “coğrafyamız”dan, “Belma”ya kadar şairin sadece bizi gönderdiği tarihselliği ile değil, toplumsal yanlarıyla da vardır. Ama şunu hemen eklemek gerekir ki bu toplumsal yan hiçbir zaman “sınıfsal”lığa gönderme yapmaz. Öylece, kendiliğindenmiş gibi durur.

1980’de yayımlanan Eksilen Gökyüzü ile birlikte yine Nahit Ulvi 50’lerin, 60’ların şiirine döner ve 1996’da ölümüne dek bu şiiri sürdürür.

Gerek şiirinin tarihselliğinde içerilmiş dil yapısıyla, gerek kişisel tarihiyle Türkiye şiirinde zamansallığı bu kadar yoğun yaşayan ikinci bir şair yok gibidir. Nahit Ulvi Akgün zamana direnmiyor. O hep zamanın içinde kalıyor. Ve “zaman” sözcüğü giderek şiirinin kendisi olduğundan hemen hemen hiç kullanmıyor.

Bir Cevap Yazın