#öykü BİS – Sıtkı Silah

Sıtkı Silah öykü BİS

BİS

Cevizli Apartmanı sakinlerine

Telefonun çaldığında liste yapmıyordun bu kez. İstanbul’dan yeni dönmüştün, çalışma masanın başına geçmiş, gecikmiş Beyoğlu izlenimlerini düşüyordun. Düşecek ne çok defterin var öyle, ne sık gecikiyorsun farkında mısın?

Kapağında turuncu harflerle Kafka yazan minyon defterine cep öykülerini düşüyorsun mesela:

Cenaze

O gün lapa lapa kar yağdığından kimsesi katılamadı cenazesine, kartpostal fotoğrafçısının.

Koca Mesleği

Yıllardır en yakın arkadaşıyla aldattığı kocası özel dedektifti.

Meteor

Hayatımın belki de en mutlu sabahını yaşamıştım, meteorun düştüğü gün.

Arka kapağında çarpım tablosu olan bir okul defterine de, ilkokul öğrencilerinden emanet el yazınla, içine attığın tivitleri düşüyorsun:

“Tasmamı kendim seçebilmeliyim, özgürlükten bunu anlıyorum.”

“İstisnasız bütün Fransızlar Platini’ye benziyor.”

“Önce şu cesetten kurtulmalıyım. Sonrasında etraftaki kan izlerini silip bir bira içerim. Ya da iki.”

O tivitleri sadece içine atıyorsun neyse ki. Minik bir ajandaya ise, nedenini bir Tanrı biliyor, tuhaf haber başlıkları düşüyorsun:

“Sobalı evde doğalgaz patladı / CNN Türk”

“Hakim uyuşturucu kuryesi çıktı / NTV”

“Türkiye nüfusunun neredeyse yarısı kadın / TRT”

Telefonun çaldığında yazıyor olduğun defter diğerlerine oranla mantıklı ve işlevsel bulunabilir. Genelde o yaşlarda bırakılan anı defteri tutma alışkanlığını üniversite yıllarında edinmiştin. Hemen her işin terstir nedense. Bu defter sayesinde antrenmanlı hissediyordun kendini. Ne demekse…

Anı defterinde bahsettiğin o Beyoğlu akşamı Yaşar’ın konserine gitmiş, programın ancak sonuna yetişebildiğin için kulise geçip beklemeye başlamıştın. Zaten albüm’de yazdığın bölümü konuşmaktı amacın, müzik ziyafeti için bulunmuyordun orada. Portresini beğenip beğenmediğini yüz yüzeyken sormak istemiştin Yaşar’a; romanında konuk ettiğin diğer üç kişi, ortaya çıkan işten genel hatlarıyla hoşnut kaldıklarını söylemelerinin hemen ardından, sitemkar birkaç söz eklemeyi de ihmal etmemişlerdi.

-Eskiz isimli öykünü yazı masasına ithaf ettiğin- Hikayeci, Sait Faik Ödülü aldığını vurgulamandan rahatsız olmuş gibiydi. Şampiyon, bölümünü renkli ama kısa bulmuş, Dağcı da kendisini başka biri gibi göstermekle itham etmişti seni, yarı şaka yarı ciddi. Yorumunu almadığın tek kişiydi Romantik Prens, sitemini duymak için sabırsızlanıyordun.

Aynı albüm’de yazdığın gibiydi kulis, daracıktı. Yarım kişilik tekli koltuğa oturmaktansa ayakta bekledin Yaşar’ı. Sahneden inip yanına geldiğinde tokalaşmak yerine sarıldınız. Bitirilmiş bir konser ve yazılmış bir romanın verdiği rahatlık da vardı belki bu kucaklaşmada. Halbuki yanıldınız. Saniyeler içinde salondan tempolu alkış sesleri yükselmeye başladı, dinleyiciler son bir şarkı daha istiyorlardı Yaşar’dan…

Defterine o anları düşüyordun işte, telefonun çaldığında. Yalçın’ın sesi, yardım almayı garantilemek için durumunu olduğundan vahim göstermeye çalışan bir mağdurunki gibi tınlamıştı.

“Şu manyakla bir de sen konuşsan diyorum…”

Handiyse ağlamaklıydı. Bir merhaba bile demeden konuya girmesini anlayışla karşıladın; bahsettiği manyağın kim olduğunu gayet iyi biliyordun.

Yalçın, uzun süre denedikten sonra çizburger ve bira satmaktan vazgeçmiş, Smackbull isimli restoran-barını meyhaneye çevirmişti. İşleri umduğundan da iyi gidiyordu Gar Meyhanesi’nde. Adana gibi bir şehirde en baştan rakıya yatırım yapmadığı için hayıflanıyor, boş yere zaman ve para kaybettiğini düşünüyordu. Biraz da yitirdiklerini bir an evvel geri kazanma güdüsüyle olsa gerek, ortağıyla inşaat, daha doğrusu yıkım işine de girmişti, meyhaneciliğin yanı sıra.

Bunları rakı masasında anlatmıştı sana, önceki hafta gecikmiş bir hayırlı olsun ziyareti için mekanına gittiğinde.

Kimi zaman gardayım

Yanımda bavulum, yılgın ve ihtiyar

Ne zaman bir dosta gitsem

Evde yoklar

Pilaki, humus, babagannuş ve daha onlarca mezenin sergilendiği dolabın üstünde, eskiden çizburger-cips resimlerinin olduğu duvara asılmış bir kara tahtaya tebeşirle yazılmıştı Metin Altıok’un bu dizeleri. Şiiri görür görmez benimsemiştin yeni konsepti, ısınmıştın meyhaneye; senin de bir tür yolcu olduğun gelmişti aklına. Has şiirler hep böyle hissettirdi sana…

Sohbetiniz rutininden şaşmamıştı. Yetmişliğin sonu yaklaştığında yazdıklarınla ilgili kısa bir sorguya çekti seni eski dostun, hüzünlü ve bir o kadar da neşeli bir meyhane öyküsü yazıp yazamayacağını da sordu.

“Benim gizli bir levyem var Yalçın…”

“Biliyorum biliyorum, istersen bir menüyü bile uçurabilirsin.”

İnşaat projesini de kalkmana yakın açmıştı, sır verir bir edayla. Ortağıyla aldıkları bu ilk işin sokağınızdaki Cevizli Apartmanı’nın yıkımı olduğunu söylemişti. Ardından da dükkanını boşaltmak istemeyen o manyak esnaftan yakınmıştı…

Kotçu Bülent’le ahbap olduğunuzu öğrenince şaşırmış ve sevinmişti Yalçın. İnşaat firmasına verdikleri taahhüdü yerine getirememekten korktuğunu itiraf ederek anlatmaya devam etmişti. Apartman sakinlerinin dairelerini çoktan boşaltmasına karşın inatla direnen Bülent’ten epey bir dertlenmiş, son koz olarak seni kullanmak zorunda kalabileceğini söylemişti o akşam.

Telefonla birlikte defterini de kapatıp Bülent’le konuşmak üzere çıktın evden. Anıların biraz bekleyebileceğini düşünüyordun. Dönüşte Yaşar’ın tepkisini gönlünce düşebilirdin defterine, hiçbir ayrıntıyı atlamadan, hatta birkaçını ekleyerek…

Kendini bildin bileli o dükkandaydı Bülent, kadim komşundu. Önceleri terzilik yapardı, ki lakabı o zamanlardandı, sonrasında film kiraladı yıllarca, ki ahbaplığınız da o sıralarda başlamıştı.

“Sakın aklından bile geçireyim deme dostum.”

Raftan onaylamadığı bir filmi almak için uzandığında seni böyle uyarırdı Kotçu, silahına davranmak üzere olan tekinsiz biriymişsin gibi bakardı gözlerinin içine. İşlerin nasıl gittiğini sorduğundaysa genelde aynı yanıtı alırdın.

“Hey, ben vergisini ödeyen bir vatandaşım tamam mı.”

Yıllar içinde aranızda Hollywood filmlerinden devşirme bir jargon gelişmişti. Hem en iyi müşterisi hem de arkadaşı olmuştun onun. Eski Türk filmleri, özellikle de Nuri Alço konusunda uzmanlaşmış kuruyemişçinden farklı olarak, Bülent Amerikan filmlerine meraklıydı. Ondan bir diğer önemli farkı da sempatik olmasıydı…

İnternetin sektörü bitirdiğini söyleyerek züccaciye işine girdiğinde bile film replikleriyle konuşmaya devam etmiştiniz, sevimli bir deli olan ahbabınla…

Aşağı indin ve Cevizli Apartmanı’na doğru yürümeye başladın. Henüz yaklaşırken gördüğün manzara karşısında için burkuldu. Eskiden otopark olarak kullanılan alanda moloza susamış sabırsız bir buldozer bekliyordu. Dairelerin pencereleri ve balkon kapıları sökülmüş, demir tırabzanlar muhtemelen hurdacılar tarafından kesilip alınmıştı. Apartmanın yağmalanmamış, hayat belirtisi gösteren tek organı girişindeki züccaciye dükkanıydı, ve yan bahçesindeki heybetli ceviz ağacı.

Dükkanın kapısındaki plastik bir soğanlığı kenara itip temkinle girdin içeri. Bülent’in dükkanına ne zaman adım atsan geleceğin arkeologlarına karşı belli belirsiz bir mahcubiyet hissederdin, yine öyle oldu. Sadelikten nasiplenmemiş porselen tabak çanaklar, zevk ve incelikten yoksun bardaklar, kupalar, vazolar, ne işe yaradıklarını ilk bakışta açık etmeyen metal ve plastik mutfak aletleri yığınında Bülent’i fark etmekte bir an zorlandın.

Onu görür görmez de ziyaretinin amacını anladığını anladın; gözlerinin feri sönüvermiş, her daim aydınlık yüzü buruşup kararmıştı. Biraz havasını değiştirmek biraz da eski günleri anmak için yapay bir neşeyle başladın konuşmaya.

“Senin sorunun ne ahbap?”

Kotçu duymamış gibiydi, tepkisiz kaldı önce. Sorunu tekrarlayınca tozunu aldığı kristal şekerliği yerine bırakarak, hiç de Hollywood alıntısına benzemeyen kısa ve kararlı bir yanıt verdi sana.

“Anılar.”