café allongé / fincan kırığı

“Çat!”
Yerde iki parça. Suçlu, paltomun köşesi. Hayır, aslında benim. Al işte. Sen saatlerce tek kahveyle pencere kenarına kurul, kalkarken ince kenarlı fincanı ortasından ayır. O ana kadar her şey ne kadar iyi gidiyordu. Kafenin uyuyan güzeliydim. “Bırakın madam, biz toplarız önemli değil!” Şimdi böyle der, çıkar çıkmaz arkamdan konuşurlar.

Yer: Montmartre. Sırt çantamda defter, dizüstü bilgisayar ve geçen günlerden kalma sayısız ıvır zıvır dolaşıyordum. Yağmur başlayınca içeri girdim. Vakit öğleyi geçtiğinden olsa gerek, geldiğimde kafe boştu. Pencere kenarındaki küçük masaya geçtim, bir kahve söyledim: café allongé. Bilgisayarımı açtım. Sana hiç yaşamadığın bir günü anlatacaktım.

Önce şöyle bir etrafa bakınacak, gözüm gündüz vakti viski içen kadına takılacaktı. Biraz önce çok acayip bir şey öğrenmiş, soluğu barda almış. Çulsuz göründüğüne bakma, evden acele çıkmış. Yanında sıkıntıdan patlayan köpeği dillenecekti sonra, “Hani benim için gelmiştik sahip, kalk da gezelim.”

Birden aklımdan çıkıp yanıma oturacaktın, oyundasın. Bir köşede sandviç yiyen garson kıza bakacaktık. Büyük lokmalar, yoğun bir gün. Üstü başı dağınık ama akşamları güzel giyinir. “Sevgilisi yok ama umudu var,” diyecektin. “Umudu yok ama sevgilisi var,” diyecektim. Ortadaki beyaz saçlı masadan kahkahalar gelecekti, yaşlanınca biz de böyle olacak mıyız? Bir saat sonra masalar dolmaya başlayacak, bize de malzeme çıkacaktı. Giysilerine, ince bileklerine bakıp öyküler uyduracaktık. Çok ama çok gülecektik.

An gelecek, yüzüm ciddiyete bürünecekti. Güldük, bu kadar yeter. Şimdi sıra sende, senin öykünde: Şu masada oturmuşsun… Köpekli kadınınkinden daha gerçek olmayacaktı söylediklerim.

Sonra seni sıradan bir müşteri, geçici bir öykü kahramanı gibi masanda bırakıp kapıdan çıkacaktım. İçim rahat olacaktı.

Arkama bile bakmayacaktım. O fincanı kırmasaydım…

Bir Cevap Yazın