Kategori arşivi: Edebiyat

#öykü BİS – Sıtkı Silah

Sıtkı Silah öykü BİS

BİS

Cevizli Apartmanı sakinlerine

Telefonun çaldığında liste yapmıyordun bu kez. İstanbul’dan yeni dönmüştün, çalışma masanın başına geçmiş, gecikmiş Beyoğlu izlenimlerini düşüyordun. Düşecek ne çok defterin var öyle, ne sık gecikiyorsun farkında mısın?

Kapağında turuncu harflerle Kafka yazan minyon defterine cep öykülerini düşüyorsun mesela: Devamını okuyun

Yeni öykü: “Eskiz” / Sıtkı Silah

ESKİZ / Sıtkı Silah 

Hikayeci’nin yazı masasına…

Hikayeci’de kalıyordun, Yeniköy’de. Yine bir kitap fuarı için gitmiştin İstanbul’a, ve birkaç iş için daha. En fazla beş kitap imzalayacağını bildiğin bir imza günü için bin kilometre yol yapacak gücün yoktu çünkü. Hem nedenler biriktirmeden gidebileceğin şehirlerden değildi artık İstanbul. (Aksak bir giriş, elden geçir. İlk üç cümlede üç kez “için” dedin! Şu büyük laflar ediyormuş pozlarından da vazgeç ayrıca, sevimsiz oluyorsun!) Devamını okuyun

Öykü – “Bir Garip Av” / Nur Küçük

BİR GARİP AV / Nur Küçük

Ali Bey’den Geyikli Baba’ya

Gözlerimi kapatıyorum. Zaman geriye akıyor. Karanlık yeşile, sessizlik su sesine dönüşüyor.

Ormanın en doğusunda, ırmakla biten çizginin eşiğindeyim. Tekim. Her zaman tek avlanırım. Elimde yayım, yayımda okum; bekliyoruz usulca. Irmağın karşısında su içen sessizce bir geyik. Gözlerimiz birleşmiyor, engel oluyorum. Nefesimi usulca savuruyorum.

Okum gergin yayımdan, yayımdan daha da gergin ellerimden fırlıyor. Geyik okumu hissediyor, gövdesini sağa atıyor. Nafile. Onu böğründen vuruyor okum. Yara derin, fakat öldürücü değil. Koşacak anlıyorum. Kendimi ırmağa atıyorum; geyik koşmaya başlıyor.

Irmaktan iki adımda geçiyorum, geyik kuzeye doğru aksıyor; koşarken bir ok daha savuruyorum fakat isabet ettiremiyorum. Devamını okuyun

Öykü – KAFKA’dan “Rüya” – Çeviren: Güneş Soybilgen

RÜYA
Franz Kafka

Çev. Güneş Soybilgen

Josef K. rüya görüyordu.

Güzel bir gündü ve K.’nın canı yürüyüşe çıkmak istemişti. Henüz bir iki adım atmıştı ki, hemencecik mezarlığa varmıştı bile. Mezarlıktaki patikalar çok dolambaçlıydı, dahiyâne şekilde yapılmışlardı ve hiç pratik değillerdi, fakat sarsılmaz bir duruş ve dengeyle sanki bir akıntıya kapılmışçasına o patikalardan birine sessizce süzüldü. Çok uzaktan gözü yeni doldurulmuş bir mezar tepeciğini seçti. Yanına gitmek istiyordu. Bu tepeciğin etkisiyle büyülenmiş gibiydi. Mezara yeterince hızlı ulaşamayacağını hissetti. Ona doğru ilerlerken mezarı zaman zaman gözden kaybediyordu, çünkü büyük bir güçle dönen ve birbirine çarpan bayraklarla görüşü engelleniyordu; sancakları kimin taşıdığı görünmüyordu, fakat belli ki çok eğlenceli bir kutlama süregidiyordu. Devamını okuyun

Yannis Ritsos’tan “İlkbahar Senfonisi” (Türkçede ilk kez Yitik Ülke’de) Çev: Olga Okay

Yannis Ritsos’tan “İlkbahar Senfonisi”

Çeviren: Olga Okay

Yüzyılın tarihini şiir yolu ile okumak isterseniz, rahatlıkla söyleyebilirim ki Ritsos’un şiirleri bunun için idealdir. Hem yaşadığı dönemin tarihini, hem de bir anlamda kendi biyografisini şiir yoluyla sunar bize. Şiirlerinin yanı sıra, dokuz düz yazı/öykü, 4 adet de tiyatro eseri kaleme almıştır. Ayrıca, sayısız çevirisi, kolektif ve bireysel çalışması bulunmaktadır. Şiir ve genel anlamda yazı kendisini besleyen en değerli kaynaktır. En önemlisi Ritsos bu kaynağı kendine saklamamış paylaşıp, bölüşmeyi de her zaman bilmiştir. Ergenliğinde tanışıp güvendiği ve benliğini borçlu olduğu şiir onu en iyi tanıma ve tanımlama yoludur.  Devamını okuyun

Öykü – “Zippo” – James Ross / Çeviren: Güneş Soybilgen

“Zippo”

James Ross - Çev. Güneş SOYBİLGEN

 

John “Bir rüya gördüm. Sana anlatayım; birkaç arkadaşla bardayım, konuşuyoruz, içiyoruz. Cuma gecesi. Bar bayağı bir dolu. Çok gürültülü bir müzik çalıyor. Bira yüzünden çakırkeyfim, ama o kadar sarhoş da değilim. Tüm kızlar hoş görünüyor. Cebimde tüm geceyi böyle götürecek kadar param var. Anlarsın işte, her şey iyi.” dedi.

Camı indirdi ve devam etmeden önce derin bir nefes aldı.

Sıra bende, bara gidiyorum, muazzam bir kalabalık var, ama siparişlerimi hemen alıyorum. Arkadaşlara içkilerini götürüp biramı almak için bara geri dönerken bu kıza sürtünüp geçiyorum. Daha doğrusu, o bana sürtünüp geçiyor. Ve gülümsemeler. Göz teması. Kendi kendime “Gerçekten iyi bir gece olacak” diyorum. O an uyansaydım, gülerek uyanırdım. Rüyaları bilirsin, iyi rüyaları. Bir parçan bilir ki hepsi uydurmadır, ama gerçekten şanslıysan uyanmazsın. Her şey yolunda gider.

Sonra bir çocuk bara doğru yürüyor, önce onu görmüyorum, ama rüyam görüyor ya da belki de sadece sonradan hatırlıyorum. Öylesine çelimsiz bir çocuk, ama celallenmiş, gerçekten kızgın görünüyor ve elinde bir kova benzin taşıyor. Kalabalığı yara yara yürürken benzin de bir yandan çalkalanıyor.

Bana doğru gelişini seyrediyorum, tam önüme gelince kovayı suratıma fırlatıyor. Sonra hatırladığım, herkes kaçıştığı için tek kişilik bir kalabalığın içinde duruyorum, sadece karşımda sırıtan o çocuk var ve benzine batmış durumdayım. Benzin suratımdan aşağı akarken gözlerimi acıtıyor. Birama pıhtılar halinde damlıyor.”

John bana baktı ve gülümsedi, çarpık bir gülümseme.

Oradayım, çabucak tutuşabilen bir benzin göletinin içinde tek başıma duruyorum, kıyafetlerimden içeri sızıyor; ıslak ve kaşındırıcı. Neler olacağını biliyorum ve kendi kendime düşünüyorum, ‘Neden ben? Bunu hak etmek için ne yaptım?’ Sanki bir Cuma akşamı bir barda canlı canlı yanmak planlarım arasında yokmuş gibi.

Çocuk elini cebine atıyor ve bir Zippo çıkarıyor, bana doğru uzatıyor ve gülümsüyor. Hoş düzgün dişleri olduğunu fark ediyorum. Kendi kendime ‘Bunu düşünmeye fırsatım olmamıştı, buna hazır değilim. Henüz hazır değilim’ diye düşünüyorum.

Zippo’yu şaklatarak açtığında ben hala daha hayatımın bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmesini bekliyordum. Ve yanmıyor. Kıvılcım çakmıyor. Bir daha şaklatıyor. Yine yanmıyor. Neredeyse özür dilercesine bana diyor ki, ‘Bir saniye bekle, Rufus hemen yanacak.’ Gerçekten de çakmağa odaklanıyor.

Sonra birden uyanıyorum. Altımı ıslatmışım. Hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım.”

John şöyle bir omuz silkti, havalandırmayla oynadı. ‘Bu rüyayı dört kez gördüm’ dedi ve sonra camı tekrar indirdi ve taze nemli havaya karşı tükürdü.

İlk iki seferinde beynimden vurulmuş gibiydim, çok üzgündüm. Sonrasında günlerce uyuyamamıştım. Üçüncü sefer olmadan önce günlerce uyuyamadım. Geldiğindeyse artık onu görmek için hazırdım. Çok hazır. Rüyadan o kadar çabuk sıyrıldım ki elini cebine atmaya fırsat bile bulamadı.

Rüyayı son gördüğümde, neredeyse aklımdan çıkmıştı, en sonuncunun üzerinden çok zaman geçmişti. Birkaç arkadaşla barda öylesine dikiliyoruz, bilirsin, iyi vakit geçiriyoruz ve bu kız bana sürtünerek geçiyor. İnce bir üst giyiyor, sutyeni yok. Yanımdan geçerken kolumda göğsünü hissediyorum, oda sıcak olduğu halde göğüs ucu sert. Başını kaldırıp bakıyor ve gülümsüyor bana, gerçekten sıcak bir gülümseme. Rahatlık ve neşe. Biliyorsun, zamanla hoşlanmadığı bir kız olmadı hiç, ama bu kız, birden bire bir derinlik kazanıyoruz. İyi bir gece olacağını söyleyebilirim.

Ama çocuk unutmamıştı, beni arkadan yakaladı ve ona doğru döndüğümde benzin çoktan saçlarımdan aşağı damlıyordu, kızsa artık orada değildi.”

Belki o da işin içindeydi.’ dedim ama beni umursamadı ve anlatmaya devam etti:

Sıvının tişörtümden ve kotumdan aşağı aktığını, çamaşırıma doğru sızdığını hissedebiliyordum. Ve bu sefer Zippo çalıştı, tamir ettirmiş olmalı, içinden küçük mavi alevin çıktığı küçük makineyi tutan eli bana doğru geliyordu.

Uyanırken ‘vuuump’ diye bir ses duydum, ama bu ses kalbimden ya da karnımdan geliyor olmalıydı, çünkü yatağımın yanı başında yerde bitkin yatıyordum.

İlk iki sefer gerçekten kafamı attırmıştı, çünkü öylesine hazırlıksızdım ki, bu yakalanma hissinden nefret etmiştim. Ama son sefer fark ettim ki benzinin ben ölünceye dek beni yakacağını bilmenin korkusu içindeydim, yani eninde sonunda Zippo çalışacak ve ben yeterince hızlı olamayacağım.”

Konuşmayı kesti ve birkaç saniye derin düşüncelere daldı.

Eee, sonra?” diye sordum.

Sonra uyanmayacağım,” diyerek bana döndü, “Çünkü her zaman yeterince hızlı olamam, değil mi?”

Bir an ona karşı bir sıcaklık hissettim ama ela gözlerini çevirip de suratına korku duygusunu maskeleyen, tembel, yılan gülümsemesi yayılınca geçti.

Hadi yapalım o zaman,” dedi bana.

Arabadan indik.

Eserine Aşık Olan Sanatçı: PYGMALION – Güneş Soybilgen

Güneş Soybilgen

Ünlü İrlandalı oyun yazarı George Bernard Shaw’un Pygmalion adlı oyunu aralık ayı boyunca Bursa Devlet Tiyatrosu sahnelerinde. Bu zamansız oyun, üzerine konuşulmayı hak ediyor bizce.
Ovidius ünlü eseri Metamorphoses’ta bahseder Pygmalion’dan. Pygmalion adındaki heykeltıraş, dünya üzerindeki tüm kadınlardan çok daha güzel bir kadın heykeli yapar. Üstüne bir de aşık olur eserine. O kadar derindir ki bu aşk, heykelinin taş parçasından öte olmasını diler. Galatea’dır heykelin adı. Venüs’ün tapınağına gider ve yakarır Pygmalion, Galatea gibi bir sevgili vermesi için kendisine. Heykeltıraş evine döner, bir de bakar ki heykeli canlanmış, gerçek bir kadın olmuş.
Pygmalion miti erkeklerin en güçlü hayallerinden biridir belki de – kafasında tasarladığı mükemmel güzellikteki kadını yaratmak ve bir şekilde yaratıcısına sonsuz bağlılık duymasını sağlamak. Bu yüzden olsa gerek erkek egemen edebiyat, antik çağdan bu yana Pygmalion’ın yarattığı heykele duyduğu aşk üzerine sayısız anlatım üretti. 20. ve 21. yüzyılda feminist bakış açısıyla da görme imkanımız oldu bu miti. Aslında her çağda yazarının motivasyonuna göre mit ve verdiği mesaj tekrar tekrar farklı formlara dönüştü.
Günümüz okuruna, izleyicisine en tanıdık gelen Pygmalion uyarlaması Shaw’un 1913’te sahnelediği oyunudur. Tabi bir de 1956’da sahnelenen Broadway müzikali My Fair Lady var. Pygmalion, Shaw’un en popüler oyunu olmayı sürdürüyor. Oyunun yazıldığı 1912 yılından bu yana Pygmalion adeta tüm kültürel ve dilsel farklılıkları aştı. Polonya, Fransa, Rusya, Türkiye kendi koşullarına, toplumsal yapılanmalarına göre kendilerince ele aldı konuyu. Efsanenin Türk uyarlamalarından biri 1942 yılında çevrilen Türk filmi Sürtük. Filmde Avni Dilligil, Halide Pişkin, Hulusi Kentmen gibi oyuncular rol almış. Konu o kadar zamansız ve popüler ki, Joseph Weizenbaum adlı profesör yarattığı yapay zeka bilgisayar programına oyundaki çiçekçi kız Eliza’nın adını vermiş.
Günümüzde de halen izlenme olanağı olan Shaw’un Pygmalion’ı kısaca şöyle : Sesbilim profesörü Henry Higgins, dilbilimci Albay Pickering ile iddiaya girer. Birkaç ay içinde çiçekçi kız Eliza’yı çok düzgün konuşan, soylu ve eğitimli görünen bir hanımefendiye dönüştürecektir. Gerçekten de Eliza soyluların katıldığı bir bahçe partisinde kendine hayran bırakır konukları. Higgins iddiayı kazanmıştır.
Tam da bu noktada Shaw ayrılır bu efsane üzerine yüzyıllarca kurulan tüm o hayallerden. Higgins iddiayı kazanmıştır kazanmasına, fakat Eliza ile ilgili tüm heyecanını da kaybeder. Eliza da kendisini adeta baştan yaratan profesöre minnet ya da hayranlık duymak bir yana, sonradan onu görmezden gelmesine sinirlenir, çeker gider. Higgins ile evlenmeyi, ona bağlanmayı aklından bile geçirmez.
Pygmalion ile her insanın hangi sınıftan, hangi ırktan, hangi görüşten olursa olsun, hayal ettiği şeylere kavuşma ihtimalini sorguluyoruz. Biz de Eliza gibi hayatlarımızı değiştirebilir miyiz? Bu değişim için neleri feda etmemiz gerekir? Bedeli ağır mıdır? Geri dönüşü var mıdır?

Bir Öyküyü Okuma Çalışması – Selda Yüksel

GÜNDÜZ ÖĞÜT’ÜN “KADER BOZUCU” ADLI ÖYKÜ KİTABINDA YER ALAN “BİLEYCİ DÜKKÂNI” ADLI ÖYKÜSÜNÜ OKUMA ÇALIŞMASI

(“Kader Bozucu”, Gündüz Öğüt, Öykü, Yitik Ülke Yayınları, Mart 2014)

Kişi iradesini güçlendirmedikçe her türden etkiye maruz kalabilir. Bütün inanç ve öğretiler kişi iradesini geliştirmeye yöneliktir.  Toplumdan topluma, kültürden kültüre farklı isimler alan bu “etki” benim sözünü edeceğim anlamıyla “sihir, büyü koşullandırma veya öğrenilmiş çaresizlik ya da şartlı refleks” gibi adlandırılabilir. Size hangisi daha ürkütücü geliyorsa o şekilde imleyin.  Devamını okuyun

Hayriyem Zeynep Altan – Prenses Eteğindeki Taşları Döküyor (Roman)

Roman, Zehra karakteri üzerinden hayatı sorgulamaya açıyor. “Issız adam” filminden ressam Frida Kahlo’ya, ünlü düşünür S. Kiergaard’a dek uzanan göndermelerle bir kadının kendi karanlığını keşfetmesinin öyküsü anlatılıyor. Ve elbette karanlığın içine girdiğinizde, o ürkütücü ıssızlıkta, kadının kendisiyle buluşmasına tanık oluyorsunuz.

Zehra, Korkut’la tanıştığında her şey gözüne olağan görünür ve belki de öyledir. Ama her nasılsa bu adamda gönül çelici ve aynı zamanda rahatsız edici bulduğu pek çok şey onu geçmişiyle yüzleşmeye götürecektir. Bu yüzleşmede en çok da kadınlığına ayna tutulur. Zehra kariyer sahibi, güçlü, güzel, cazibeli bir kadındır. İçerde ise hayatın kötü sürprizleri karşısında tutuk, küçük bir kız çocuğu vardır. Roman, Zehra’nın cinsel yaşamını olanaksız kılan bu ironi üzerinde hareket eder.

Büyümesine ket vurulmuş ve zamanın eskimesiyle cinsel arzusu ucubeleştirilen tüm kadınların ıssızlığıdır “ev kızı” metaforu ile anlatılan. “Gerçek” kadın hep bir başkasıdır. İlişkiler, aşk, evlilik, eğitim… Hepsi kadının kendi benliğinden feragat ederek uyum sağlamak zorunda kaldığı toplumsal kurgulardır. Zehra kendisini gerçekleştirmesini sağlayacak büyük resmi görebilmek için bu aldatıcı imgelerin hükümranlığından çıkıp kendi düşlerinde ve kâbuslarında koşmak zorundadır. Kadınlığını onurlandırabilmesinin tek yolu budur.