Kategori arşivi: Denemeler

Eserine Aşık Olan Sanatçı: PYGMALION – Güneş Soybilgen

Güneş Soybilgen

Ünlü İrlandalı oyun yazarı George Bernard Shaw’un Pygmalion adlı oyunu aralık ayı boyunca Bursa Devlet Tiyatrosu sahnelerinde. Bu zamansız oyun, üzerine konuşulmayı hak ediyor bizce.
Ovidius ünlü eseri Metamorphoses’ta bahseder Pygmalion’dan. Pygmalion adındaki heykeltıraş, dünya üzerindeki tüm kadınlardan çok daha güzel bir kadın heykeli yapar. Üstüne bir de aşık olur eserine. O kadar derindir ki bu aşk, heykelinin taş parçasından öte olmasını diler. Galatea’dır heykelin adı. Venüs’ün tapınağına gider ve yakarır Pygmalion, Galatea gibi bir sevgili vermesi için kendisine. Heykeltıraş evine döner, bir de bakar ki heykeli canlanmış, gerçek bir kadın olmuş.
Pygmalion miti erkeklerin en güçlü hayallerinden biridir belki de – kafasında tasarladığı mükemmel güzellikteki kadını yaratmak ve bir şekilde yaratıcısına sonsuz bağlılık duymasını sağlamak. Bu yüzden olsa gerek erkek egemen edebiyat, antik çağdan bu yana Pygmalion’ın yarattığı heykele duyduğu aşk üzerine sayısız anlatım üretti. 20. ve 21. yüzyılda feminist bakış açısıyla da görme imkanımız oldu bu miti. Aslında her çağda yazarının motivasyonuna göre mit ve verdiği mesaj tekrar tekrar farklı formlara dönüştü.
Günümüz okuruna, izleyicisine en tanıdık gelen Pygmalion uyarlaması Shaw’un 1913’te sahnelediği oyunudur. Tabi bir de 1956’da sahnelenen Broadway müzikali My Fair Lady var. Pygmalion, Shaw’un en popüler oyunu olmayı sürdürüyor. Oyunun yazıldığı 1912 yılından bu yana Pygmalion adeta tüm kültürel ve dilsel farklılıkları aştı. Polonya, Fransa, Rusya, Türkiye kendi koşullarına, toplumsal yapılanmalarına göre kendilerince ele aldı konuyu. Efsanenin Türk uyarlamalarından biri 1942 yılında çevrilen Türk filmi Sürtük. Filmde Avni Dilligil, Halide Pişkin, Hulusi Kentmen gibi oyuncular rol almış. Konu o kadar zamansız ve popüler ki, Joseph Weizenbaum adlı profesör yarattığı yapay zeka bilgisayar programına oyundaki çiçekçi kız Eliza’nın adını vermiş.
Günümüzde de halen izlenme olanağı olan Shaw’un Pygmalion’ı kısaca şöyle : Sesbilim profesörü Henry Higgins, dilbilimci Albay Pickering ile iddiaya girer. Birkaç ay içinde çiçekçi kız Eliza’yı çok düzgün konuşan, soylu ve eğitimli görünen bir hanımefendiye dönüştürecektir. Gerçekten de Eliza soyluların katıldığı bir bahçe partisinde kendine hayran bırakır konukları. Higgins iddiayı kazanmıştır.
Tam da bu noktada Shaw ayrılır bu efsane üzerine yüzyıllarca kurulan tüm o hayallerden. Higgins iddiayı kazanmıştır kazanmasına, fakat Eliza ile ilgili tüm heyecanını da kaybeder. Eliza da kendisini adeta baştan yaratan profesöre minnet ya da hayranlık duymak bir yana, sonradan onu görmezden gelmesine sinirlenir, çeker gider. Higgins ile evlenmeyi, ona bağlanmayı aklından bile geçirmez.
Pygmalion ile her insanın hangi sınıftan, hangi ırktan, hangi görüşten olursa olsun, hayal ettiği şeylere kavuşma ihtimalini sorguluyoruz. Biz de Eliza gibi hayatlarımızı değiştirebilir miyiz? Bu değişim için neleri feda etmemiz gerekir? Bedeli ağır mıdır? Geri dönüşü var mıdır?

Bir Öyküyü Okuma Çalışması – Selda Yüksel

GÜNDÜZ ÖĞÜT’ÜN “KADER BOZUCU” ADLI ÖYKÜ KİTABINDA YER ALAN “BİLEYCİ DÜKKÂNI” ADLI ÖYKÜSÜNÜ OKUMA ÇALIŞMASI

(“Kader Bozucu”, Gündüz Öğüt, Öykü, Yitik Ülke Yayınları, Mart 2014)

Kişi iradesini güçlendirmedikçe her türden etkiye maruz kalabilir. Bütün inanç ve öğretiler kişi iradesini geliştirmeye yöneliktir.  Toplumdan topluma, kültürden kültüre farklı isimler alan bu “etki” benim sözünü edeceğim anlamıyla “sihir, büyü koşullandırma veya öğrenilmiş çaresizlik ya da şartlı refleks” gibi adlandırılabilir. Size hangisi daha ürkütücü geliyorsa o şekilde imleyin.  Devamını okuyun

#Metinlerarası Bir Bakış: #Prometheus – Güneş Soybilgen

METİNLERARASI BİR BAKIŞ

PROMETHEUS

 

Güneş SOYBİLGEN

Prometheus, Yunan mitolojisinde bizlere belki de en tanıdık gelen kahramanlardan biridir. Olimpos’tan ateşi çalıp insanlığa veren asi Titan, Romantik dönem İngiliz Edebiyatı’nda da büyük ilgi görmüştür. Bu ‘geleneğe karşı durma geleneği’ savaş sonrası (II. Dünya Savaşı) dönemde de belirgin bir sanatsal karşılık bulmuştur. Prometheus miti, muhalif ve asi olma özelliği ile farklı kültür ve dönemlerdeki birçok yazarda ve eserlerinde kendini göstermiştir. Biz burada Aiskhylos’un ‘Zincire Vurulmuş Prometheus’undan yola çıkarak, Prometheus mitinin Alman yazar Goethe, İngiliz şair P.S. Shelley ve İngiliz yazar Samuel Beckett üzerinden bize yansımaları üzerinde duracağız. Kendi edebiyatımızda ise Tevfik Fikret’i hatırlayacağız.

Devamını okuyun

Yannis Ritsos Şiiri, Çevirileri ve David Harsent Yorumu – Tamara Wilson

 

Yannis Ritsos Şiiri, Çevirileri ve David Harsent Yorumu – Tamara Wilson
 
Yannis Ritsos’un kimi zaman bir iç çekiş kadar kısa lirik şiirleriyle, dramatik monologlar formatında ilerleyen, otobiyografik, mitik, politik temalarla örülü daha uzun soluklu şiirlerinde, okurun belleğine kazınan kelimelerin duruluğuna gizlediği derinliktir. Karın içinde barindigi su gibi, üzerini örttüğü evler, caddeler, bitkiler gibi, Ritsos dizeleri de gündeliğin görünen rastgeleliğine sarar gizemini. Renk olur bazen, bazen çamaşır dalgalanan Hera’nın omzunda, özeniz bir masa kimi zaman, ama her defasında ayni yoğunlukla harmanlanmış bir duyguyla düşer söz kâğıda.
 
Akademisyen, şair ve çevirmen kimlikleriyle tanıdığımız  Minas Savvas; “En basit şeyler bile, mistik bir dille konuşur Ritsos mısralarında” der. Nesnelerin sıradanlaşmış algılarına farklı bir boyut getirir Ritsos her bakışında.

Devamını okuyun

UYUMSUZUN UYUMU / SINE QUA NON* – Güneş SOYBİLGEN

UYUMSUZUN UYUMU / SINE QUA NON*

Güneş SOYBİLGEN

*mutlaka aranan şart

 

Cogito ergo sum, ubi cogito, ibi sum.

(Düşünüyorum öyleyse varım,

nerede düşünüyorsam orada varım.)

 

Ünlü Fransız psikanalist Jacques Lacan, yine ünlü Fransız filozof Decartes’ın başlattığı sözü böyle tamamladı. Oysa bu sözün edildiği 1968 yılında (‘Ben’in Dili / the Language of the Self)  – aslında çok daha öncesinde – birçok yazar ve şair ‘var’ olmak ile ilgili algılarını oldukça değiştirmişti. Lise yıllarında tanıdığım Samuel Beckett ve Franz Kafka, daha sonra tanıştığım Memet Baydur, Harold Pinter, Eugene Ionesco, Kazuo Ishiguro ve farklı farklı milletlerden daha nice önemli yazar evrensel bir soruyu sordu birbiri ardınca. Hayatın bir anlamı var mı? Yukarıda adı geçen yazarların eserlerinden mutlaka okuduklarınız vardır, soruya olumsuz yanıt verdiklerini de elbet bilirsiniz. Hayat anlamsızdır, fakat durumun esas esprisi bu anlamsızlıktan kendilerine bir başkaldırı görevi de biçmemiş olmalarıdır, buna isyan etmemeleridir.

"Yaşam, daha başında kaybedilmiş bir savaştır" (dava) diyen Kafka, yirminci yüzyılın sadece ilk çeyreğini yaşamış ve sadece – şanslı mı demeli – bir dünya savaşı görmüş olmasına rağmen ölümünden hemen sonra ve yirmi birinci yüzyılda da devam eden savaş, sefalet, vahşet ve yıkımları sanki hissetmiş ve bizlere bunları aktarmış gibidir.

Devamını okuyun

Kadir Aydemir’in “Sonsuz Unutuş” kitabı üzerine bir okur değerlendirme yazısı

SONSUZ UNUTUŞ” ÜZERİNE / Gözde Kazmanoğlu

Baştan söylüyorum yazar, mayalanmış anılarından unutuş poğaçası yapmış bu kitapta. Çayınızı alın ve sıcacık poğaçaların lokma lokma tadını çıkarın. Aman dikkat, diyeyim yanmayın.

İçerisinde yaşlılığın kıyısından bir öykü de bulunmakta, ömrü uzun olan her varlığın kendine ait bir anlatım dili var mıdır? Okuyun görün diyorum.

Son şarkı” isimli kısa öykü ile durağan yaşama mikroskopla baktırıyor, yazar. “Çapari” adlı öyküde ise empati kayığına biniyorsunuz.

Korkunun kaygıyla birleştiği noktada “Şair” adlı öykü ile karşılaşıyorsunuz. Beklemenin kovuğundan yaşama bakıyorsunuz. sayfa 29’da soğuk bir uykuda yer alıyorsunuz.

Masal tadındaki “Kuyudaki Kadın” gitmek istediği yere ulaşıyor mu? Yolculuk nerede sonlanıyor? Cevapları satır aralarında. 

Devamını okuyun

Düzenli kitap okumanın faydaları #kitap #okumak #düzenlikitapokuyun

Düzenli kitap okumak hayata tutunmak demektir. Unutmayın, bilgiye ulaşmanın %83'lük kısmı okumak ile gerçekleşir. İşte kitap okumanın bazı faydaları:

Kitap Okumanın Yararları

Okumak,  doğduğu andan itibaren birçok eğitim süreci geçiren insan için en kolay ve en  etkili öğrenme yoludur. Sahip oldukları bilgilerin %60’ını bu yolu kullanarak  edinen gelişmiş ülke toplumları, günümüzde daha fazla okuma alışkanlığına sahip  olmanın sağladığı avantajları her alanda yaşamaktadırlar. Geri kalmış  toplumların karşılaştıkları sorunların bir çoğunun kaynağında ise eğitimsizlik  yer almaktadır. Bu toplumlarda kişiler, okuyarak geçirebilecekleri zamanları  çoğunlukla yararsız uğraşılarla geçirmektedirler. Oysa okuma alışkanlığı  öncelikle kişilerin kendisi için edinilmesi mutlaka gereken bir  alışkanlıktır.

Kitap Okumanın Yararları Nelerdir?

Devamını okuyun

Efsun Güztoklusu yazdı: “Kendi Küçük Gemisinin Kaptanı: Mark Knopfler”

LOCAL  HERO’ YEREL KAHRAMAN

 Kendi Küçük Gemisinin Kaptanı: Mark Knopfler

 

Efsun Güztoklusu

 

Bu yazının konusu, 27 Nisan 2013’de, Türkiye’ye 5 yıl aradan sonra ikinci kez gelen ve taa Yeni Zelanda’dan Brezilya’ya kadar milyonlarca hayranı için bir gitar kahramanı ve söz ustası olan Mark Knopfler. Onun hakkında yazmak inanın bu bugüne değin yazdığım en zor yazı oldu. Zira Rock müzikle haşır neşir olan herkes 1978-1995 arası 120 milyondan fazla plak satan ve dijital basılıp büyük miktarlarda satış yaparak (meşhur Brothers in Arms albümü) Guinness Rekorlar Kitabı’na giren Dire Straits müzik grubunu ve onun kurucusu, söz yazarı, öncü gitaristi Mark Knopfler’ı birazcık tanır. Ancak Mark Knopfler o denli nevi şahsına münhasır bir kişiliktir ki Dire Straits’i birlikte kurduğu kardeşi David Knopfler’ın bile gruptan ayrılmasına neden olmuştur, onun müzikal prensipleri her şeyden önce gelir. Son derece sessiz ve iddiasız gözüken  bu  müzik ustası iş müzik icraatına gelince kendi kardeşine karşı bile aslan kesilmekte, burcunun tüm özelliklerini sergilemektedir. İngilizcede aslan burcu anlamına gelen Lions  isimli parçası ilk Dire Straits albümünde yer almıştır. Penasız sol eliyle oluşturduğu muazzam gitar tekniği (kimilerine göre gotik bir çalış şekli) bir yana hem Dire Straits grubu dönemindeki şarkılarında hem de solo dönemindeki şarkılarında hayatından çeşitli kesitlere yer verir. Örneğin ilk solo albümünde 3.e şi ile nasıl tanıştığını albüme ismini de veren Golden Heart  isimli şarkıda öğreniriz. Bu demek değildir ki toplumsal sorunlarla hiç ilgilenmez. Müzik kariyerinden önce gazetecilik yaptığı için toplumsal sorunlara karşı duyarlıdır. Örneğin Industrial Disease’de İngiltere’de işçilerin çalışma koşullarını mizahi bir dille yansıtır, Thatcher döneminde polisin işçileri acımasızca dağıttığını anlatan şarkısı ise Iron Hand’dir. Tüketim meraklısı üst gelir gruplarının partilerdeki maskaralıklarını yine mizah dolu sözlerle betimler My Parties. Savaşın anlamsızlığını anlatan Brothers in Arms hem Joan Baez hem de Metallica tarafından  yeniden kendi yorumlarıyla müzik piyasasına sunulmuştur. Gotik gitar tekniğini kullandığı Romeo and Juliet ise Killers grubu tarafından yorumlanmıştır. 

Devamını okuyun

Terk Edilmiş Yalnızlık – “Her Şey Yolunda”

Müge Şenel
 
Gerçek benliğimi bulmaya gidiyorum. Umarsızca, düşünmeden, dinlemeden… Ya da tek bir şeyi dinlerken; kalbimin sesini… Nereye  git derse oraya gitmek için. Neyi yap derse onu yapmak için. Yolda takıldığım her taşa dönüp bakıyorum da, sadece gülümsetmişler beni…  Bazen acı bir deneyimin gülümsemesi olmuş. Bazen de kuruyan gözyaşlarımın ardına saklanmış kısa süreli mutluluğun gülümsemesi… Her şeye rağmen… Evet, her koşulda, her kim varsa yanımda… Hep “DEVAM!" dedim. Sonra baktım, sadece yalnızlığım vardı yanımda. Öyle bir an geldi ki, yalnızlığımı devleştirmek istedim. Onu evrenselleştirmek. Önce tuttum elinden götürdüm uçsuz bucaksız bir sahile. Denizi seyrettik doya doya. Deniz kıyısına vurmuş küçük, yalnız balığı gördük. Tıpkı bizim gibiydi. Balığın haksız çırpınışı haklı kılmıştı yaşamı.

Devamını okuyun

Aşk Adamı

Müge Şenel

 

“Ölüm mü? Bir gölün dibinde durgun uykudasın.” Cemal Süreya

 

Sıradan değil yaşamın, yaşadıkların. Kendine göre bir anlam yakaladıysan, bırakma yakasını anılarının. Alnına dökülen gerçekleri silkelemeye çalışma. Gerçeklerin örtmez duygularını. Duygularından mı utanacaksın? Uğraşma, yüzleş onlarla, yüz onların gururunu. Bütün çıplaklığıyla ser gözlerin önüne. Herkes görsün, herkes bilsin ki aşık bir adamsın sen. Karanlığın bakışları üstündeyken, yürüdün sükunet içinde kuytu ormanlarda. Ağaçlar fısıldadı ismini, kulak asmadın. Sararmış hatıralarını döktüler önüne, görmedin. Kör, sağır, çaresiz sürünmekteydin. Patikadan aşağıya doğru yuvarlandın yalnızlığına takılıp. -Nicedir bu haldeydin. Nicedir hayallerdeydin. O çıkagelmişti bir anda. Saçlarını sarkıttığında dize dize bir şiir gibi, tutulmuştu dilin, bedenin. Ebediyete kadar sürecekse içindeki bu yangın, bırak küllerinden doğsun aşkın. Gururunla yaptığın savaşta galip gelirsen, belki bir iki kelime dökülür dudaklarının arasından. – Patikanın sonunda, sindiği ağacın dibinde, zihninde bir görünüp bir kaybolan resimler vardı. “Neden bu kadar zorlaştırmak zorundayım? Çünkü bir şeyler için hep zorunluluktayım.” dedi kendi kendine. Sendeleyerek ayağa kalktı ve birkaç adım yürüdü. Başını göğe uzatıp, etrafı kolaçan etti duyularıyla. Algısı giderek uzaklaşıyordu, öylesine yitirmişti ki aşktan ötesini. Az önce onun içsel karmaşıklığını dile getiren sesi tekrar dinlemeye koyuldu. Ama yerdeki yaprakları süpüren rüzgarın hışırtısından gayrı bir şey duyamadı. Yağmur saçlarını ıslatmaya başladığında, şehre yaklaşmıştı. Issız, dar bir sokağa adımını atar atmaz, sırtını nemli duvara dayadı. İlk defa sigaranın onu tükettiğini hissediyordu. Zoru düşünmenin kuralsızlığını, kolaya kaçmanın keyifsizliğini biliyordu. Ama imkansıza bu denli yaklaşmamıştı hiç. Acı, ne zamandan beri hem yakıp hem de zevk veriyordu? Biliyordu kendine sorduğu bütün soruların cevabını. Ayakları zihninden bağımsız hareket eden birer isyancı olmuştu artık. Yine ormana çekiliyordu yavaş yavaş. Öfkesi çağlayan gibiydi. Akıyordu hırsla gözlerinden. Ama bu kez kara gölün kıyısında buldu kendini. Yasları, sevinçleri harmanlayıp kurutmuş bir göldü bu. Ortasına dikilmiş köprü sahipsizdi, hastaydı. Aklına düştü yine onun yaralarını tazeleyen görüntüsü. Gözlerini süzüp, savurmuştu zehirli sarmaşık gibi boynuna dolanan o kelimeleri. Ne demişti en son? “Kendimden bir parçayı sende göremiyorum. Sadece, git.” Gece belli belirsiz selam verip gitmişti başka bir diyara. Ağaçlar doğunun önünden çekilmişti, sanki biliyorlarmış gibi. Gün, salgın hastalığın kol gezdiği bir köye gelen doktor gibi, düşmüştü umudun kucağına. Güneş cıvıl cıvıl ışık huzmesi saçıyordu. Köprüden öteye, gölün tam ortasına uzanan kolları aydınlatıyordu etrafı. -Senin zifiri karanlığına, umut ışığı dokunmaya korkardı. Ölüme bu kadar yakınken, seni yaşama bağlayanı görmezden mi geleceksin? Gitme, kal ve bekle.- Nereden duyduğunu anlamlandıramadığı, hakkında tahmin yürütemediği ses, yine dürtmüştü onu. Hiçliğin tam ortasında, gözleri bir büyüyle bağlanmış gibi, tek bir noktaya kilitlendi. Köprüden koşarak kollarına atıldı. Bakışları birbirine kenetlendi, tıpkı elleri gibi. Güneş, ne ormana ne de göle doğmuştu. Güneş, kucağına doğmuştu. “Sendeki parçam, aşkın. Bendeki parçan, aşkım.” Aylardır, yıllardır mühür vurduğu ağzını açarak, “Seni seviyorum!” diyebilmişti nihayet. Daha önce söyleyememenin pişmanlığıyla çürüttüğü kelimeleri sökülünce, hayalini bile kuramadığı huzura kavuşmuştu. Sen, “Aşk adamı” güz gelmeden soldun narin bir çiçek gibi. Yitip gitmeden önce durdun. Aşkın varlığıyla başlayıp, aşkın varlığıyla son buldun…