Kategori arşivi: Denemeler

Dünya Edebiyatının Gamlı Prensesi Virginia Woolf ve Ağrı

Dünya edebiyatının şuh latifesi.. Sanrılar,hayaller,sıkıcı gerçekler sarmalının doğurduğu acı ve ağrı sirkülasyonunun dayanılmaz çekiciliğini içinde barındıran gamlı prensesidir kendileri… Bilinç akışı tekniğiyle harmanladığı yazılarının vazgeçilmez konusu olmasının yanında ağrının ihmali üzerine kafa yorar.Bu akımın en harika yapıtı Mrs Dalloway olup Orlando,Gece ve Gündüz,Dalgalar,Kendine Ait Bir Oda,Flush ve Perde Arası gibi eserleri ile düşşel dünyamızda kalıcı izler bırakmış olan Woolf’a göre insanlar “bedenin dramı” yerine “zihnin yaptıklarını” yazmaktadırlar.Ve bunu “Hasta Olmak Üzerine” adlı denemesinde dile getirir.

 

 "Bedenin,ona köle olan zihinle,yatak odasının ıssızlığında ateşin saldırısına ya da melankolinin bastırmasına karşı ne büyük savaşlar verdiği görülmez.Bunun nedenini bulmak için de öyle çok uzağa gitmeye gerek yok.Bu gibi şeylere yüz yüze,dürüstçe bakabilmek için bir aslan terbiyecisinin cesaretine; güçlü kuvvetli bir felsefeye;köklerini toprağın bağrında bulan bir akla sahip olmak gerekir."

Hayatında hem korktuğu hem de sevdiği birşeydi cesaret ve bunun akışında bahsettiği akıl temelinde imkansızdı Woolf için;


"Hastayken anlaşılmazlığın üzerimizde müthiş bir etkisi vardır,doğrular ordusunun normal olarak izin vereceğinden daha kabul edilebilir bir durumdur bu.Sağlıklı zamanlarda,anlam sesin haklarına tecavüz etmiştir.Aklımız duygularımıza hakim olur.Ama hastayken polis izne çıkar..." Dünya Edebiyatının Gamlı Prensesi Virginia Woolf ve Ağrı yazısına devam et

Filmler ve Video Oyunları Şiddeti Artırıyor mu?

Cemre Yolveren

Günümüzde, birçok insan tarafından izlenen dizi film, sinema ve video oyunlarındaki şiddet sahnelerinin, duygu ve davranışları zarar verici boyutta aşırılaştırdığı düşünülmektedir. Bu tür içeriklerin, insanları yıkıcı olmaya yönelttiği ve çocukları kötü yönde etkilediği konusunda bazı araştırmalar yapılmıştır. Büyük bir kesim tarafından, ırkçılık, savaş, cinayet ve uyuşturucu kullanımı içeren filmlerin, insanları o yöne sürükleyerek, kişiliklerinde ve alışkanlıklarında önemli ölçüde değişiklikler yarattığına inanılıyor.

Video oyunları içinde, aynı şeyi söyleyebiliriz. Hatta, çoğu video oyununda kaba kuvvet bulunmaktadır. İnsanlar, bu şiddet içeriklerinin topluma zarar verdiği izlenimini, bu filmler ve oyunların neden olduğu cinayet ve sert davranış olaylarından edinmektedirler. Ancak, bu tür şiddet eylemlerini gerçeklestirenler, genellikle zihinsel sorunlara sahip olanlardır. İşte, bu yüzden suçlanması gereken film endüstrisi olmamalıdır. Çünkü, filmlerde ve oyunlarda yer alan şiddet içerikli aksiyonlar, sadece eğlence amacı taşımakta fakat psikolojik sıkıntısı olanları ve sağduyusu sağlam olmayan insanları olumsuzluğa ve yargılamaya itmektedir. Burada önemli olan, doğru ve yanlışı birbirinden ayırma ve akla uygun yargılama gücüne sahip olma özelliğini taşımaktır.

 

Peki, bu şiddet eylemlerinin eriştiği noktada esas sorumlu kimdir? Benim fikrim; pek çok insanın düşündüğünün tam tersi. İnanıyorum ki, aklıselim hiçbir insan, bir filmde şiddete tanık olduğu için, uzlaşma yolu dururken kaba kuvvet kullanmaz. Bu tarz içerikli filmleri izleyen kitle, olağanüstü sayıda olmasına rağmen, hepsi de, filmdeki doğruyu ve yanlışı ayırabilecek yeteneğe sahipler. Zaten, filmlerin hazırlanmasındaki amaçlardan bir tanesi de, bu tip izleyici kitlesine ulaşmaktır. Normal bir insan, bu tarz filmlerden zihinsel zevk alsa da, asla birisini öldürmeye ya da uyuşturucu kullanmaya teşebbüs etmez. Bunu yapanlar, bu tarz film ve oyunları bir bahane olarak öne sürmüş ve amaçlarını saptırmışlardır.

Bir insan, günlük yaşamı içinde akla uygun olarak geliştirdiği düşünme biçimine ve alışkanlıklara sahipse, neden bu tür faydasız ve zarar verici zorlu davranışlara kalkışsın ki! Şiddet gösteren insanları değiştiren, bu filmler değildir aslında. Bu filmler, sadece onların, esasen suça olan yatkınlıklarının ve zayıflıklarının ortaya çıkmasında etkileyici bir rol oynamışlardır. Filmlerin ve oyunların esas amacı, neşeli ve hoşça vakit geçirmeyi sağlamakken, yaşanan sıkıntılar, filmlerden kolayca etkilenen ve film içindeki yanlış davranışları gerçek yaşamda sergilemek isteyen insanların zayıflığıdır, egosudur. Mesela, kesici bir araç olan bıçağın işlevinin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunu herhangi bir mağazadan satın aldığımız anda, ne amaç için kullanacağına, kişi ancak kendisi karar verir. Bıçak, ölümcül bir silah olarak da kullanılabilir, masum bir meyve kesicisi olarak da. Bıçağı, başkalarına zarar vermek için edinen birisi için, satıcıyı suçlayabilir miyiz?

Geçenlerde Amerika Birlesik Devletleri'ndeki "Batman" film galasında bir katliam gerçekleşti. Kendisini Batman filmindeki “Joker” isimli karakterle özleştiren zanlı, onlarca kişiyi katletti. Bu kişinin, öldürmenin doğru bir şey olmadığını bilmemesi, film sektörünün değil, onu yetiştiren ailenin sorunudur. Bu anlamda, “Ağaç yaşken eğilir” deyiminden yola çıkarak, anne ve babaların çocuklarını küçük yaşta bedensel, zihinsel ve ruhsal olarak sağlıklı büyütmeleri için, ellerinden geleni yapmaları gerektiğini önemle vurguluyorum. Zira kendilerinin eksikleri varsa, bunların farkına varmaları tabii ki önce kendilerini iyileştirmelidirler. Bu noktada, psikolojik desteklerin faydası da, asla yadsınamaz.

Çocukların her şeyden kolayca etkileniyor olmaları, filmlerden yanlış mesaj almasını sağlayabiliyor. Henüz doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek kapasitede olan yavrularımız için, sorumluluk büyük ölçüde film endüstrisinin ve ailenin oluyor. Bundan dolayı, filmlerdeki yaş sınırlamaları çok sıkı olmalı ve aileler çocuklarını doğal halleri aşan, aşırılık içeren bu tarzdaki görüntülerden uzak tutmalıdırlar. Bunun için kanal şifreleme ve buna benzer yöntemlerden faydalanılabilir. Çevremde ki yetişkin insanların en sevdiği dizilerden birisi olan Dexter, bir seri katilin heyecan verici yaşamını konu alıyor. Dexter, bana göre çok nefes kesici ve ilginç bir dizi ve doğrusunu söylemek gerekirse, dizideki seri katil karakteri ben dahil birçok insan tarafından cok seviliyor. Eminim ki, bu diziyi izleyen sağlıklı yetişkinlerin aklından, bir kimseyi öldürme gibi olumsuz bir düşünce geçmemiştir. Oysa, genç bir çocuğun küçük kardeşinin boğazını keserek öldürmesi ve bunu Dexter’dan etkilendigi için yapmış olduğunu açıklaması, hem sağlıklı bir ruh için ne yapılması hem de yaş sınırlamalarının ciddiye alınması gerektiğinin, ne denli mühim olduğunu tahmin edebilirsiniz. Şayet, gerekli önlemler zamanında ve doğru olarak alınırsa, bu toplumsal paradokslar yaşanmaz hale gelir. Ayrıca, çocuklar için hazırlanan çizgi filmlerin, asla şiddet içermemeleri gerekir.

Asıl sormamız gereken soru, eğer filmler ve video oyunları şiddeti artırıyorsa, neden eskiden günümüze oranla, çok daha yüksek şiddet olayları ve savaşlar vardı. Günümüzde bile, özellikle film izleyecek ve video oyunları oynayacak teknolojiye sahip olmayan ülkelerde, bu tür eylemler ve suç oranı olan ülkelere kıyasla daha yüksek. Dünya savaşları gerçekleştiginde ise, ne televizyon vardı ne de bilgisayar. Bana göre, video oyunları ve filmler bu felaketleri artırmayı bırakın, azaltıyor bile. Çünkü, insanları yararlı yönde meşgul ettiği sürece, harika bir yol aslında. İnsanlar, belki de, artık savaşmak yerine, bilgisayarın başına geçip, içindeki negatif duyguları bu oyunlarla boşaltarak rahatlıyor ve bunu haz alarak yapıyor. Veya filmlerde bu tarz şiddet içerikli olayların zorluk ve sıkıntılarına tanık olarak, o olayları tecrübe etmiş oluyor. Kim bilir, gerçek hayatta, film ve video oyunlarına ilişkin gerçekleşen ölüm sayısının, kaç katı hayat kurtulmuştur bu sayede.

Sonuç olarak, film ve oyunlardaki şiddet içerikli eylemler, sağlıklı insanların böylesine ters ve kötü tutumlara yönelmesine izin vermez, tam aksine uzaklaştırır. Mutlu etmek ve eğlendirmek için sonsuz emeklerle ortaya çıkarılan filmlerin hiçbiri suçlu değil. Sorumluluklarımızın bilincinde olmamız, toplumumuzun sağlıklı bireylerden oluşmasını ve güçlenerek iyiye, güzele doğru yol almamızı sağlayacaktır.

İnsan Dünya İlişkisi

İNSAN-DÜNYA İLİŞKİSİ / Yavuz Özdem

Sinemacılara  (yönetmenlere) ‘ozan’ diyen Ece Ayhan, bu konuda yöneltilen bir soruya karşılık olarak görüşlerini yineler ve pekiştirir:  “Bilerek, isteyerek ozan diyorum ben sinemacılara. Yani yönetmenlere. Örneğin sinema bir sanat türü olarak gerçekleşmeseydi, bugüne dek yapıtlarını (filmlerini) vermiş bütün bu yaratıcı kişilerin büyük çoğunluğu ozan olurdu. Alıcı yerini kaleme, görüntüler yerlerini sözcüklere ve imgeye bırakacaktı, yani şiire.” Öte yandan Yunan sinemasının öncü yönetmeni (Costa Gavras ve Costas Ferris’le birlikte) Theo Angeloupulos[1] ise, ‘Puslu Manzaralar’ filmiyle ilgili, ‘metaforlar yoğunluktaydı, semboller de var, ne dersiniz sorusuna verdiği cevapla Ece Ayhan’ı teyit eder:  “Ben bu filmi yaparken bir peri masalı yapmak gibi bir amaçla yola çıktım. Peri masallarında bir çocuk neden diye sormaz. Lanetlenmiş bir orman neden lanetlenmiş diye sormaz. Niye meyveler mavidir diye çocuk sormaz.(…)”  Kırmızı Başlıklı Kız örneğiyle devam eder: “Küçük kız ormanı geçer, o sırada kurt, büyükanne var, sonunda bir avcı var. Kurt neyi temsil ediyor? Niye şapka kırmızı? Orman nedir? Benim filmlerimi bilenler için açıktır ki, filmlerimdeki çocukları öbür filmlerimdeki büyüklerle karşılaştırıyorum. Bu muhakkak ki Yunanistan’da bir seyahat değil. Hayal kurulmuş ülkenin de Almanya (filmdeki çocuk babasını görmek için Almanya yollarına düşer. Y.Ö.) olduğu söylenemez. Benim dünyam içinde bir geziydi bu; …bu gezi tamamen entelektüel zihinde olan bir geziydi.”  Zihinsel yolculuğunu çürüyen yerlerinden başlatan Edip Cansever de. (Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum.) dizesiyle; ‘şiir bir sanat türü olarak gerçekleşmeseydi, şairler yönetmen olurdu’ dedirtiyor.

Ece Ayhan’la,  Angeloupulos’ın buluştuğu hat, insan–dünya ilişkisinin kurulduğu hattır.  Burada Merleau-Ponty’ye[2] havale etmek istiyorum bu işi. Zira işin içine algı kavramı girmek zorunda. Merleau’ya göre, algı salt basit deneyim anlamına gelmemektedir. Algılama, bütün bilinç içeriklerinden kurtarılmış bir şekilde karşımıza gelir. Bu minval üzere Görünür ve Görünmez Olan (Visible and the Invisible) isimli eserinde bizim nesneleri gördüğümüzü ve dünyanın da ne görüyorsak o olduğunu belirten Ponty, yine aynı paragrafta bu bağlamda bizim ne olduğumuzu, görmenin (seeing) ne olduğunu ve dünyanın ne olduğunun araştırılması gerektiğini de belirtir.  Bu bağlamda bir ontolojik fenomenoloji tanımına başvurmamın sebebi de; onun doğrudan duyuya (sense) yaptığı vurgu ve bu vurgunun yanında algı kavramını ortaya koyma yönteminin de ontolojik olmasıdır.  Ayrıca onun fenomenolojisindeki iki vurgu, konumuz açısından da önem arz eder: Bunlardan birincisi deneyimleyen, algılayan, konuşan insan; ikincisi ise  işaret (gesture) ve dilsel anlamdır. Bu minval üzere bir özet yapmak gerekirse, şu söylenebilir:  Sinema ile şiirin görmek, algılamak, im, iz, tahayyül, tasarım vs.’den kaynaklanan bir köken ortaklıkları vardır ve bu ortaklıktan gelen hukukları bugün de devam etmektedir.  İnsan Dünya İlişkisi yazısına devam et

“Küçük Prens Küçük Prens”

Ezgi Hazal Kayan

     Korktunuz mu? Kim korkar şapkadan, öyle değil mi ama? Evet, insan bunun fil yutmuş bir boa yılanı olduğunu duyunca bozuluyor şöyle bir. Utanıyorsun da biraz, galiba rakamlardan başka bir şeye değer vermeyen o yetişkinlere benzemiş olmaktan. Hepimiz büyükler dünyasında kaybetmişiz işte içimizdeki çocuk aklındaki o kıpırtıyı. Saymamız gereken bir sürü sayı, okumamız gereken onlarca sıkıcı kitap, uymamız gereken milyonlarca kural, itaat etmemiz gereken; gölgesiyle bile övünen sevimsiz insanlar. Küçük Prens’i görebilen o kadar az kişi kaldık ki bizim şu meşhur gezegenimizde.

     “İnsanların tüfekleri olur ve ava çıkarlar! Bir de tavuk yetiştirirler. Tek ilgi duydukları şey budur.”

     Bunu Küçük Prens’e söyleyen tilki kardeş bir de şu yıllarda içinde bulunduğumuz, “modern hayat, modern düşünce”  dediğimiz kavramları, bu zihniyeti tanımış olsaydı; elimize verilen teknoloji, politika, din vs. tüfeklerini görmüş olsaydı, ne kadar da üzülürdü kimbilir.  “Küçük Prens Küçük Prens” yazısına devam et

Dogville ve Çağrıştırdıkları

Tülay Kale


İyilik ve kötülük denilen şeyin kökeni çok uzaklara gider elbette. Doğu kültürünün yin ve yang diye nitelediği, hatta tanrılaştırdığı şey bugün de revaçta. Kötülükten kötülük doğması kötülüğün doğası gereği olsa da toplumsal ahlak idealize ederek iyiliği yüceltir. Oysa iyilik yapıp iyilik beklemek gayet tabii ki iyiliğin doğası. Kötülüğün aslı zaten kötülük olduğundan iyilik doğurması da kötülüğün doğasına aykırı… Lakin her beklenilen, istenilen şey hesaplanan ölçüsünde gerçekleş(e)miyor. Bu hususta şöyle demek daha doğru: Hey Adako! Ne kadar hesap kitap yapsan da hesaplanmayanlar gerçekleşiverir. Sonrasında var olan şey beklenen olmadığı için Adako azalacaksın, azaldıkça üzüleceksin…

Dogville’de karşılaştığım şey tam da buydu. Dogville ve Çağrıştırdıkları yazısına devam et

Yürek Sandalı Hayata Çarpanlar

Tülay Kale


“Hiç doğmamış olmak, yazgının en güzeli;

ona en yakışan da dünyaya gelir gelmez hemen

dönmek, gene eski yerimize dönmektir.” 1

Giriş

İntihar, insanların çoğunluğunda ve öbür canlılarda alışılagelenin dışında, bireyin kendi isteminin -yerine göre zorlanmış- itilmeleriyle biyolojik-somut ömrünü sona erdirmesi demek olup bin yıllarca ilgi çekmiş bir konudur. Gerek kavramın toplum tarafından algılanışı, gerekse de çağa, yöreye göre kavramın değişmesi ve toplumsal kurallarla bağdaşamaması intihar olgusunun yarattığı yankıyı ürküntü seviyesine çıkarmıştır. Psikiyatr Metin Özek, her insanın kendi görünüründen ve kendi bilincinde olmak zorunluluğundan sıyırma eylemini az çok belirli olarak, kişiliğinde taşıdığını, yerine göre de bunu sezinlediğini belirtmektedir (Özek 1968: 71).

Yürek Sandalı Hayata Çarpanlar yazısına devam et

SEN NE GÜZEL BİR HAYATSIN EY ŞİİR

Ümran Ersin

Sosyolojik açıdan baktığımızda, yalnızca devlet olarak varlık gösteren merkezi bir gücü / erki değil, yanı sıra pek çok iktidar çeşitlerinin de ayırdına varırız. Farklı iktidar yapıları ve gruplar, bir yandan kendilerine özgü iktidar ilişkilerini barındırırken, diğer yandan da hem kendi içlerinde hem de birbirleriyle olan iktidar ilişkilerinde bir sıradüzenini yansıtırlar. Anne – baba, çocuk karşısında iktidar konumundadır. Öğretmen, öğrenci karşısında, patron işçi karşısında vb. Ancak statüler değiştikçe,iktidar konumları da değişir.

SEN NE GÜZEL BİR HAYATSIN EY ŞİİR yazısına devam et

Romanın Saltanatı Sürdü

Metin Celâl

Yine bol romanlı bir yıl geçti. 2009’da yayımlanan 427 romandan 238’i ilk romandı. Ama aklımızda kalanların sayısı fazla değildi. Dünya klasiklerinden uyarlanan çizgi romanlar ilgi gördü. Şiir ve öyküde ise geçen yıllara göre düşüş vardı.

Oldukça sakin bir yıl geçirdik. Kayda değer tartışmalar, heyecan verici kitaplar pek olmadı. Yılın en çok satan kitapları, genç kızların gözdesi Stephenie Meyer’in vampir romanları (Epsilon), Elif Şafak’ın “Aşk”ıydı (Doğan). Dünya klasiklerinden yapılan çizgi romanlar çok satanlar listelerinde yer aldı.

İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı’nın edebiyat adına en somut projesi “40 Semt 40 Yazar 40 Kitap” (Heyamola) yayımlandı. Yapı Kredi Yayınları 3000. kitabını çıkardı. “Cumhuriyet Kitap” 1000. sayısını kutladı. Kitap ve eleştiri dergisi “Virgül” 12. yılında kapandı. İstanbul iki edebiyat festivaline kavuştu: Tanpınar Edebiyat Festivali ve Edebiyat Mevsimi.

Romanın Saltanatı Sürdü yazısına devam et

Yeni Bir Düş

Kadir Aydemir

Sağ elini cebinden çıkart. Evet, böyle daha iyi. Diğer elindeki poşeti sallama, önümde yürüyen adama çarpacaktım az kalsın. Rahat dur; kulağım kaşındı, azıcık kaşıyayım, terliyorum, of, hava çok sıcak. Bu sokak mıydı? Hayır. Sonraki mi? Yürü işte.

İnsanlar ne kadar da hızlı konuşuyorlar. Milli piyangocu elindeki tablayı çeviriyor, uçup gidecek biletler. Bir kuş geçti başımın üstünden. Kuşlar hep geçiyorlar böyle, tehlikeli bir durum. Yok, sanmıyorum, ne tehlikesi olabilir ki bunun? Bazen kalbi güm güm atıyor insanın, bir kuş nasıl korkutur seni? Üstüne üstüne gelirse… Korkutur, olabilir, dünyada her şey olabilir, çok mu garip şey bir kuştan korkmak.

Yeni Bir Düş yazısına devam et

Yolda Olmak

Kadir Aydemir

Yolda olmak…

Büyük ve aceleci adımlarla yürümek nedensizce… Bazen bir yere yetişme telaşıdır bu içini kaplayan, bazense dalgın dalgın dolaşarak kaybolmak istersin sokaklarda. Cebinde dörde katladığın günlük gazeten. Metal bir parayı parmak uçlarında döndürüp duruyorsun. Peki neden hızlısın, bir şeyleri unutmak için mi bu çaban? Hatırlamak için mi? Nereye gittiğini bilmiyorsun ama uzun uzun yürümen gerek, yoksa çıldıracaksın…

Yolda Olmak yazısına devam et