Kategori arşivi: Eleştiri

Yalnızız’daki Ütopik Alt Metin: Simeranya

Peyami Safa, ortaokul ders kitaplarının etkisiyle sadece Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ndan ibaretmiş gibi düşünülür genellikle. Ne var ki Safa, Türk edebiyatında istisnai bir romancıdır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile insan psikolojisini nasıl derinlemesine tahlil edebildiğini kanıtlamış olmakla birlikte “Biz İnsanlar”, “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu”, “Yalnızız” gibi romanlarında bu tahlilin ötesine geçmiş; romanlarına felsefi, varoluşçu bir boyut kazandırmıştır. Karakter analizleri, insan ilişkileri, yozlaşmış düzen, etik değerlerin sorgusu konularında bir manifesto sayabileceğimiz “Yalnızız”,  içinde “Keşke daha etraflı anlatılsaymış,” dediğimiz bir ütopya barındırır. Ayrıca yazarın düşünce ve sanat gücünü en iyi yansıtan romanlarından biridir.

Devamını okuyun

Ursula Le Guin: Fanteziye ihtiyacımız var

Ursula Le Guin

Özgürlüğü hatırlayan yazarlara ihtiyacımız var. Şairlere, hayalperestlere, daha büyük bir gerçeği görebilen gerçekçilere…

*

Şirket kârını ve reklam gelirini artırmak amacıyla satış stratejilerine uyumlu metinler yazmak ile sorumlu bir kitap yayıncılığı ve yazarlığı aynı şey değildir.

*

Kapitalizmde yaşıyoruz, onun iktidarı içinden çıkılamaz gibi görünüyor.

Kralların kutsal hakları da öyle görünüyordu. İnsana ait her iktidar, yine insanlar tarafından direnişle karşılaşabilir ve değişebilir. Direniş ve değişim çoğunlukla sanatta başlar. Sıklıkla da bizimkinde, kelimelerin sanatında.

*

Amerikan edebiyatının ihanetini izlemek istemiyorum. Biz, yazarak ve yayımlayarak yaşayanlar, gelirden kendi payımızı istemeli ve talep etmeliyiz: fakat bizim harika ödülümüzün adı kâr değil, onun adı Özgürlük.

 

Ulusal Kitap Ödülleri töreni konuşmasından… (NewYork 2014)

 

 

 

Şair Rıfat Ilgaz’ın “Çengelköy’de Temmuzlar” Şiiri Üzerine

BİR “HAZ NESNESİ” OLARAK ŞİİRE KARŞI RIFAT ILGAZ’IN “ÇENGELKÖY’DE TEMMUZLAR” ŞİİRİ (*)

Nihat Ateş
Piyasanın Sanatı

“Gerçekçi şiir”in ve sanatın en önemli ve güçlü yanlarından biri, burjuva sanat anlayışının zaman içinde evrilerek geldiği bugünkü noktada “sanat eserine” bir “haz nesnesi” olarak bakmasına verdiği yanıttır. “Zaman içinde evrilerek” diye vurgulamamdaki kasıt, onun feodalizmden koparak kendini bir sınıf olarak ortaya koymaya başladığı dönemde “sanat eserine” bugünkü gibi bir “haz nesnesi” olarak bakmadığını vurgulamak için. O da sanatı yeni değerlerinin ortaya konmasında ve savunulmasında bir “araç” görmüş, sanata sınıfsal bir işlev yüklemiştir. Elbette eşitlik, özgürlük, kardeşlik idealinin, neye, kime, nasıl eşitlik, özgürlük ve kardeşlik olduğu sorusunu sanat doğası gereği çok geçmeden sormaya ve bu işlevini sorgulamaya başlamıştır. Sanatın bu “tehlikeli” eğiliminin hemen farkına varacak olan burjuvazi onu kendi içine hapsetmenin de “estetik” yollarını bulmakta gecikmeyecektir. Özellikle en önemli aracı “piyasa” olan bir sistemde bunu gerçekleştirmek hiç de zor değildir. Piyasanın sorgulayıcı sanat üzerindeki bozucu etkisi sanatçının kapitalizm içindeki en önemli açmazlarından biri olacak, piyasa ile sanat arasında hep bir “tercih” yapmak zorunda kalacaktır. Her zaman olduğu gibi çoğu sanatçı bu baskıya boyun eğdi. Eğmeyenleri ise “piyasa,” sanatı araçsallaştırmakla suçladı. Oysa kendi araçsallaştırmasının üzerinden çok değil yüzyıl bile geçmemişti.

Devamını okuyun

31. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı ve YİTİK ÜLKE

Yitik Ülke'yi kuralı şaka maka 15 yıl olmuş. 1997'de MiRC Dal.net server'ında bir chat/sohbet kanalı olarak kurduğum #yitikulke bugün binlerce takipçisi olan, 70'ten fazla kitabı, yüzlerce yazarın bir araya geldiği katılımcı kitap projeleriyle kendi sesini bulan bir yer. Elbette ki edebiyat "uzun bir yolculuktur", bunu biliyoruz. Yitik Ülke şiir, öykü, roman, deneme, anlatı ve diğer disiplinlerde kendi beğendiği, güvendiği, inandığı dosyaları kitaplaştırıp "başka" bir çığlık olmaya, merkez edebiyatın ve yayıncılığın dışanda "biz de varız" demeye devam ediyor.

1997'de sohbet odası ve akabinde "BaşkA" adlı şiir dergisiyle yola çıkan, 2000'de yitikulke.com adlı web sitesini hayaline katan Yitik Ülke oluşumu, 2006'da sosyal medya içinde/üzerinde kurulan "ilk yayınevi" olarak Türkiye internet ve yayıncılık tarihine adını başarıyla kazıdı. Bu başarı tek başıma benim başarım değil, emeği geçen-yüreğini ortaya koyan, her konuda yanımızda olan altın kalpli insanlar da Yitik Ülke projemin esas insanlarıdır. Kimse bilmez ama onlara her zaman müteşekkirim: Turgay Kantürk, Savaş Çekiç, Tuğba Susoy, Hakan İşcen, Onur Behramoğlu, Ferhat Uludere, Göksel Bekmezci ve çocukluk düşlerim olmasa Yitik Ülke de bugün burada olmazdı.

Yitik Ülke Yayınları olarak "Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı" ve "Siyah Sardunyalar" adlı romanımızla 70'inci kitabımıza ulaştık. Bu sene 31'inci Tüyap İstanbul Kitap Fuarı'nda ilk kez kendi standımızla yerimizi aldık. Fuar Yitik Ülke için oldukça yorucu, neşeli, eğlenceli geçti. Pek çok gazeteci, yazar, şair, sanatçı ve bilim insanı Yitik Ülke Yayınları standına uğradı, uzun sohbetler edildi.

Fuarda gözler üzerimizdeydi desek yanlış olmaz, çünkü komşu stantlarda görevli arkadaşlar bile gelip "Burada farklı bir enerji var, gelen insanlar uzun süre bekliyor ve gitmiyor; nedir bu işin sırrı" kavlinden sorular sormaya başladılar. Onlara ben ya da stantta yardımcı olan diğer arkadaşlarım Yitik Ülke'nin farkını, sosyal medya üzerinde kurulan ilk yayınevi olduğumuzu, kitap almaya gelen tüm insanların okurumuz, arkadaşımız olduğunu, buranın ticari bir yapı olmadığını anlattık. Biz bir hayalin peşindeyiz deyince garipsense de, kitap tezgâhının üzerindeki kekleri, pastaları, kuruyemişleri ve her gelen insanın çikolatadan şaraba, börekten meyveye bir şeyler getirdiğini görünce sanırım herkes "E haklılar" demiştir içinden. Bir ara, bir yayınevi standından çok piknik alanına döndü bizim kitapların sergilendiği yer 🙂

Çok eğlendik doğrusu; bu arada karşı stantlarda günlük 40-50 liraya çalışıp "oturmak yasak" denilerek gün boyu ayakta çalıştırılan, yol parasının dahi verilmediği genç arkadaşlarla da kaçamak sohbetler edip, onlara el altından gofret, börek, meyve takviyesi yaptık, kitaplar hediye ettik! Biz oraya hem eğlenmeye hem de yüzünü bile görmediğimiz yüzlerce Twitter ve Facebook takipçimizle buluşmaya gitmiştik. İyi ki de gitmişiz, harika karşılaşmalar yaşandı. Sırada İzmir Kitap Fuarı var… Ege'deki arkadaşların da Yitik Ülke'yi yalnız bırakmayacağına eminiz.

Fuar sırasında da bize destek olan dostlar vardı: Vildan Bizer, Zerrin Yılmaz, Leyla Bal, Yeşim Gökmen, Melis Tutan, Günsu Yiğitcan, Cenk Burduroğlu, Ertuğrul Söyler ve Nilgün Şimşek ile beraber bize yardımcı olan Zeynel abimize teşekkür ederiz.

31. Tüyap İstanbul Kitap Fuarı'nda Yitik Ülke'mize uğrayan bazı ziyaretçilerimiz şöyleydi:

Haluk Şahin, Şükrü Erbaş, Savaş Çekiç, Tekin Gönenç, Yüksel Aksu, Bülent Çolak, Zeynep Altıok Akatlı, Nedim Şener, Çağlayan Çevik, Aynur Yolcu, Onur Behramoğlu, Ferhat Uludere, Onur Caymaz, Göksel Bekmezci, Aslı Uluşahin, Spot Dergisi ekibi, Film Arası Dergisi ekibi, Aziz Kedi Kitabevi'ndeki dostlar, Aydın Şimşek, Gürdoğan Yurtsever, Aydın İleri, Leylâ Şahin, Ümit Kireççi, Mustafa Karakuş, Kitapçı Dergisi ekibi, Yavuz Özdem, Gökçe Özdem, Deniz Koçak, Murad Çobanoğlu…

Bu liste uzar gider…

Herkese desteğinden, sıcacık sohbetlerinden dolayı teşekkür ederim. Yitik Ülke yeni projeler, yeni düşlerle yoluna devam ediyor.

Ülkenize katılın. Yitik Ülke'de herkese yer var…

 

Kadir Aydemirwww.kadiraydemir.com

@yitikulke

Babil’den Sonra Yaşayacağız

Nihat ATEŞ

“Dil, yaşar. Soluk alıp verir. O da tıpkı insan gibi yere, zamana, mekana göre değişir, gelişir, insanla birlikte devinir”. Diyerek başladığımda bu tümceler bizlere çok fazla bir şey ifade etmeyecektir. Bunun birinci nedeni buna benzer tümceleri daha önce en az binlerce kez okuduğumuzdan, ikincisi ise zaten bunun aksini söyleyen, söyleyebilecek ya da yazabilecek kimsenin olmamasıdır. Öyle ya kim kalkıp artık “dil ölüdür”, devinmez diyebilir. Onun için de sizin “dili yaşayan” bir şey olarak tanımlamanız, aynı zamanda onun başkalarınca “ölü” bir şey olarak tanımlanmış olmasına da bağlıdır. Böyle tanımlayanamayacağına göre de sizin dil için “yaşayan” olarak yazmanız dilin değil de sizin sözünüzün ölü doğmasına yol açar. Aynı şeyleri edebiyatın, daha çok da şiirin bir “dil olayı” olduğunu okuduğum zaman da düşünürüm. Sanki edebiyatın bir dil olayı olmadığını söyleyen varmış gibi “edebiyat bir dil olayıdır” demek de o derece anlamsız gelir bana. Örneğin geçen aylarda Buket Uzuner bir yazısında, “romanın bir ansiklopedi olmadığını” söylüyordu. Nedeni de romandan “bilgi” vermesini beklememek gerektiğiydi. Bunun için de “romanın bir ansiklopedi” olduğunu söyleyenlerin varlığı gerekiyordu. Ben hemen hemen, romanın ilk yazılmaya başlandığı dönemler ve Türkiye’de ilk roman denemelerinin dışında böyle bir iddianın ortaya atıldığını okumadım. Onun için bugün artık Uzuner’in sözü “ölü doğmuş” bir söz olarak kalmaktan öteye gitmiyor. Devamını okuyun

Bir Hasan Ali Toptaş Romanı “Gölgesizler” Üzerine

GölgesizlerHasan Ali Toptaş'ın kendisine 1993 yılı Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazandıran romanı. Romanın ana karakterleri; muhtar, Cıngıl Nuri, şehirdeki berber, Cennet’in oğlu, Güvercin. Bu karakterlere bağlı olarak olay örgüsü içinde diğer yan karakterler; yazar, şehirdeki berber dükkanındaki sakallı müşteri, berber çırağı, muhtarın karısı, Nuri’nin karısı, Cennet, Hamdi, Aynalı Fatma, bekçi, Reşit, Mustafa, Ramazan, kunduracı, Rıza, Güldeben, Gülbahar, imam, Vehbi, Hacer, Dede Musa,yazar ve hocadır. Romandaki olay örgüsü şehirdeki berber dükkanı ve köy arasında gidip gelir. Roman kaybolan insanların olduğu bir dünya yaratılarak varoluş problemine, oradan da insanın kendini arayışına şiirsel bir üslupla açılır.

Roman Ümit Ünal tarafından filme çekildi ve film Türkiye'de 2009'da gösterime girdi. Kırklareli'nde çekilen filmde başrolleri Arsen GürzapSelçuk Yöntem ve Hakan Karahan gibi isimler paylaştı.

 

 

Metinde Kurmaca,  Üstkurmaca ve Metinlerarasılık

 

 Metinde olaylar şehirdeki bir berber dükkanında başlar. Şehirdeki berber, içeri giren yazarı selamlar, çırak da selamlar belki; ancak yazar onların sesini işittirmez. İçerdeki bir müşteri ruh sıkıntısını dile getirir; “Ruhum daralıyor.” diyerek. Yazar  “ Yeni bir oyun başlıyor.” der ve bizi adeta bu oyunun içine davet eder. Daha sonra berberin gözlerinde bir cellatın bakışlarını görür. Ve “ Bu oyun kanlı olacak.” diyerek yine kendi sesini duyurur okura. Devamını okuyun

Sanata Dönüşen Yaşamlar

Dünyaca ünlü Rus klasik roman yazarı F.M. Dostoyevski!

Nihat Ateş

Özellikle 80’li yıllarda başlayıp bugüne kadar romanımızda süren etkilerden birinin de 60’lı ve 70’li yıllarda devrimci mücadelenin içinde bulunmuş insanların yazar, özellikle de romancı olarak  bu dönemde yaşadıklarını romanlarında, öykülerinde aktarma çabalarıyla ilgili olduğunu gördük. Çoğu da bildiğimiz gibi bu yaşadıklarını solu, solcuyu, sol mücadeleyi aşağılamak, karalamak için kullandı. (Bunda, ne kadar karalar, aşağılarlarsa, edebiyat tanrılarınca o kadar kabul görecekleri yanılsaması da etkendi.) Kendi yaşadıklarının bir “edebiyat olacağı” sanısı, yaşadıklarının üzerinden onca zaman geçip belleklerinde bulanıklaşmaya başladıkça edebiyatları da birer “bulanık anılar” silsilesine döndü. Çöküş döneminde de aynı sakızı durmadan çiğneyen -artık yaşını başını almış olmalarına rağmen- yazarları görmek mümkün. Peki “yaşanan”, edebiyata nasıl yansır gerçekten? Bu soruya “hayatım roman” deyip hayatı sakızlaştıran değil, hayatı sanatlaştıran sanatçıların yaşamlarına şöyle bir bakarak bile bir yanıt ya da ipucu bulabileceğimizi düşündüm. Devamını okuyun

Bir Çöküşten Bir Çözülüşe

Yaşar Kemal

Nihat Ateş

Ölçüt tarihe bakarak konabilirdi. An “tarihsel bir kesit olarak gördüğümüz” süreçleri ortaya çıkaran ilişkilerin çözümlenmesiyle kavranabilirdi. Bugünün romanını, bu kavrayışı verecek bir geçmiş-bugün bağlamında, kesiştiği yerin zaman kipiyle okuyamıyoruz.   “Batılılaşma ve  çöküş Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde eşzamanlı yaşanırken” (Tevfit Çavdar, Türkiye’nin Yüzyılına Romanın Tanıklığı, Yazılama Yayınevi) henüz elli yıllık bir macerası olsa bile romandan okuyabilmiştik çöküşü ve Batılılaşmayı. Çoğu Cumhuriyeti de yaşamış Osmanlı’nın çöküşüne tanıklığıyla başlayan ve Batılılışmanın “taklidine” olan acımasız eleştirileriyle Doğu-Batı arasında hiç bitmeyecekmiş bir sorunsalı yazınsallaştırabilmiş romancılardı. “Genç Cumhuriyetin ülkücü, aydınlanmacı romancıları Memduh Şevket Esendal’dan, Reşat Nuri’ye, Yakup Kadri’den, Nahid Sırrı Örik, Halide Edip, Reşat Enis, Yaşar Kemal’e kadar ilerici, aydınlanmacı ve gerçekçi bir roman yazmışlardır. Onların romanları inşa halindeki bir toplumun bütün sorunlarıyla ilgilenmiş, ideal olanı göstermeye adanmıştır. (Çöküş Romanları, Papirüs Yayınları, Birinci Baskı 2003) Çöküşü yazmak, arayış içinde olmak değilse nedir? Aydınlanmayı ve özgürlüğü aramak ancak Batı algısı içerisindeyse mi kabul edilebilirdir? Yani “Kurtuluş Savaşı tamamen militarist bir hikâyeyse” (M. Belge, Mesele dergisi, Ocak 2009) “Emperyalizm (de) militarist bir kurgudur.” (Doğan Kuban, Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji, 06.02.2009) Devamını okuyun

Türkiye’de Eleştiri Var mıdır Yok mudur?

Beşir Fuat

Nihat Ateş

Ülkemizde “eleştiri” deyince hep bir yetersizlikten söz etmek alışkanlık halini almıştır Resim eleştirisi mi? Yoktur. Müzik eleştirisi mi? Hakgetire. Edebiyat eleştirisi mi? Var mıdır yok mudur tam belli değildir. Yok diyenler için tartışmaya da gerek yoktur. Örneğin hayatını roman eleştirisine adamış eleştirmenler bir gün çıkıp Türkiye’de “eleştiri yapılmıyor” deyiverir. Buna kimse şaşırmaz. “Peki sen yıllarca ne yaptın, onlar eleştiri değil miydi” diye bir okur tepkisi gelmez. Bir eleştirmenin eleştiri yoktur demesi kadar doğal bir şey yoktur sanki. Çünkü “eleştirinin olmadığı” zaten toplumsal belleğimize kazınmıştır. Ağzımızı “eleştiri” üzerine konuşmaya açtığımız zaman besmele gibi tekrarlarız: “Türkiye’de eleştiri yoktur.” Devamını okuyun

SANATA DÖNÜŞEN YAŞAMLAR

Nihat Ateş

Özellikle 80’li yıllarda başlayıp bugüne kadar romanımızda süren etkilerden birinin de 60’lı ve 70’li yıllarda devrimci mücadelenin içinde bulunmuş insanların yazar, özellikle de romancı olarak bu dönemde yaşadıklarını romanlarında, öykülerinde aktarma çabalarıyla ilgili olduğunu gördük. Çoğu da bildiğimiz gibi bu yaşadıklarını solu, solcuyu, sol mücadeleyi aşağılamak, karalamak için kullandı. (Bunda, ne kadar karalar, aşağılarlarsa, edebiyat tanrılarınca o kadar kabul görecekleri yanılsaması da etkendi.) Kendi yaşadıklarının bir “edebiyat olacağı” sanısı, yaşadıklarının üzerinden onca zaman geçip belleklerinde bulanıklaşmaya başladıkça edebiyatları da birer “bulanık anılar” silsilesine döndü. Çöküş döneminde de aynı sakızı durmadan çiğneyen -artık yaşını başını almış olmalarına rağmen- yazarları görmek mümkün. Peki “yaşanan”, edebiyata nasıl yansır gerçekten? Bu soruya “hayatım roman” deyip hayatı sakızlaştıran değil, hayatı sanatlaştıran sanatçıların yaşamlarına şöyle bir bakarak bile bir yanıt ya da ipucu bulabileceğimizi düşündüm.

Devamını okuyun