Kategori arşivi: Eleştiri

TARİHİN DENİZE DÖKÜLDÜĞÜ ANLAR

TARİHİN DENİZE DÖKÜLDÜĞÜ ANLAR – Vecdi Çıracıoğlu’ndan William Saroyan’a

Nihat Ateş


“Öykü biçimden biçime geçebilen anlatılararası bir tür olduğu için

kendi içinde bitmez, göreceli bir biçimde tarihi özetler.

Bu yolla öznellik işin içine karışır. Bazı durumlarda öykü

edebiyatı aşarak (…) mitolojik ve etnolojik bir tarza bürünür.(1)

TARİHİN DENİZE DÖKÜLDÜĞÜ ANLAR yazısına devam et

ELEŞTİRİ Mİ TANITIM MI

Nihat Ateş

“Bugün edebiyat eleştirisi yazmak yirmi yıl önce eleştiri yazmaktan daha zor” diye bir sav ileri sürmek çok mu iddialı olur? Bu savı ileri sürmenin nedenlerine geçmeden önce “eleştirmenin” kim olduğuna bakmak gerekiyor belki de. Eleştirmeni kısaca “bir sanat yapıtı hakkında yargısını belirten ve bu yargıyı temellerinden kişidir” diyerek tanımlamak mümkündür. Ancak eleştirmen ya da eleştiri bu yargıyı verir ve temellendirirken akademi ile bilimsellik arasında durur. Bildiğimiz gibi edebi eser karmaşık bir bütündür. Bu karmaşık bütünü çözmek sadece eserin kendi içindeki göndermeleri değil dönemsel ve toplumsal göndermelerini de çözmeyi gerektirir. Çünkü “metnin tekniği/üslubu ile ideoloji arasındaki ilişkiyi açığa çıkarmak”(*) zorunluluğu vardır. İyi eleştiri yargısını verirken dolayısıyla da önemli düşünsel, toplumsal tartışmaların da içinde yer alır. Bunların dışında olamaz. Eser de içinde var olduğu gerçekliğin dışında değildir. Dolayısıyla “bir edebiyat ürününü derinlemesine anlamak, hayatı daha iyi anlamanın yollarından biridir.”(**)

ELEŞTİRİ Mİ TANITIM MI yazısına devam et

ER YORGOS MAGNİS’TEN BÜYÜKBAŞLAR’A

Nihat Ateş

Er Yorgos Magnis İstanbullu bir Rum ailesinin çocuğu. 1921’de, Sakarya’da “Megala İdea”ya inanarak savaşırken öldü. Temmuz 1920’de ailesine gönderdiği kartpostalda, “Tekirdağ’a çıktık. Türkler gitti. Ganimet çoktu” (1) diye yazıyordu ve “Dedikleri doğruysa Aya Stefanos’a (Yeşilköy’e) geleceğiz. Bu doğruysa sizi yakında göreceğim demektir”(2) diyordu. Er Yorgos Magnis, “Küçük Asya”da ailesine bunları yazarken Girit’te aynı tarihlerde neler olup bitiyordu? Olanları, Andreas Nenedakis’in Büyükbaşlar-1922 (3) adlı romanında küçük bir Rum çocuğun gözünden okuyoruz. Daha doğrusu o dönemi çocukken yaşamış olan romanın anlatıcısı, zaman zaman kendi bugünü ile araya girerek anlatıyor yaşananları yani cephe gerisini. İstanbullu Rum Er Yorgos Magnis Bebek’teki ailesine kavuşmayı arzularken Girit’te Yunanlılar ve Türkler de bir arada yaşamaya devam ediyordu.

ER YORGOS MAGNİS’TEN BÜYÜKBAŞLAR’A yazısına devam et

TÜRKİYE’DE ELEŞTİRİ VAR MIDIR YOK MUDUR

Nihat Ateş

Ülkemizde “eleştiri” deyince hep bir yetersizlikten söz etmek alışkanlık halini almıştır Resim eleştirisi mi? Yoktur. Müzik eleştirisi mi? Hakgetire. Edebiyat eleştirisi mi? Var mıdır yok mudur tam belli değildir. Yok diyenler için tartışmaya da gerek yoktur. Örneğin hayatını roman eleştirisine adamış eleştirmenler bir gün çıkıp Türkiye’de “eleştiri yapılmıyor” deyiverir. Buna kimse şaşırmaz. “Peki sen yıllarca ne yaptın, onlar eleştiri değil miydi” diye bir okur tepkisi gelmez. Bir eleştirmenin eleştiri yoktur demesi kadar doğal bir şey yoktur sanki. Çünkü “eleştirinin olmadığı” zaten toplumsal belleğimize kazınmıştır. Ağzımızı “eleştiri” üzerine konuşmaya açtığımız zaman besmele gibi tekrarlarız: “Türkiye’de eleştiri yoktur.” TÜRKİYE’DE ELEŞTİRİ VAR MIDIR YOK MUDUR yazısına devam et

BİR ÇÖKÜŞTEN BİR ÇÖZÜLÜŞE

Nihat Ateş

Ölçüt tarihe bakarak konabilirdi. An “tarihsel bir kesit olarak gördüğümüz” süreçleri ortaya çıkaran ilişkilerin çözümlenmesiyle kavranabilirdi. Bugünün romanını, bu kavrayışı verecek bir geçmiş-bugün bağlamında, kesiştiği yerin zaman kipiyle okuyamıyoruz. “Batılılaşma ve çöküş Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde eşzamanlı yaşanırken” (Tevfit Çavdar, Türkiye’nin Yüzyılına Romanın Tanıklığı, Yazılama Yayınevi) henüz elli yıllık bir macerası olsa bile romandan okuyabilmiştik çöküşü ve Batılılaşmayı. Çoğu Cumhuriyeti de yaşamış Osmanlı’nın çöküşüne tanıklığıyla başlayan ve Batılılışmanın “taklidine” olan acımasız eleştirileriyle Doğu-Batı arasında hiç bitmeyecekmiş bir sorunsalı yazınsallaştırabilmiş romancılardı. “Genç Cumhuriyetin ülkücü, aydınlanmacı romancıları Memduh Şevket Esendal’dan, Reşat Nuri’ye, Yakup Kadri’den, Nahid Sırrı Örik, Halide Edip, Reşat Enis, Yaşar Kemal’e kadar ilerici, aydınlanmacı ve gerçekçi bir roman yazmışlardır. Onların romanları inşa halindeki bir toplumun bütün sorunlarıyla ilgilenmiş, ideal olanı göstermeye adanmıştır. (Çöküş Romanları, Papirüs Yayınları, Birinci Baskı 2003) BİR ÇÖKÜŞTEN BİR ÇÖZÜLÜŞE yazısına devam et

İNSAN TEKİNDEN TOPLUMA MI?

Ömer Baytaş’ın Romanları / Nihat Ateş

1995 yılında İletişim Yayınlarınca yayımlanan “Amerika” adlı romanından da anımsayacağımız Ömer Baytaş’ın üç yeni romanı, “Hayal Postası, Mesih’in Kızı Eleni ve Akşam Perisi adlarıyla; yine bu romanlarla aynı zamanda “İnsan, Estet, Özne ve Romancı” başlıkları altında yazdığı aforizmaları bir araya getiren kitabı “Aforizmalar” yayımlandı. Ömer Baytaş aforizmalarından birinde, “Roman bir yakını mektubu değildir. Roman bir şikâyet dilekçesi değildir. Roman, imge kurmaya zaman ve olanak bulabilmiş bir ruhun, bütün verili dünyaya ters düşecek ve onun tehlikelerini göze alarak, kendini alabildiğine imgenin tiryakiliklerine bırakmasıdır” diyor. (1) Belki de bu aforizmada kilit noktayı “imge tiryakiliği” sözleri oluşturuyor. Çünkü Ömer Baytaş’ın elimizdeki dört romanına baktığımızda da bu sorunsallaştırmanın izlerini görüyoruz. Örneğin “Hayal Postası”(2) adlı romanında, “K” yeni bir işe başlamak üzere küçük bir üniversite kasabasına gelmiştir. Ama “K” aynı zamanda bir öykü yazarıdır ve sevgilisi Sue bu küçük kente gelene kadar ve o yeni işine başlayana dek öykü kitabını bitirmek istemektedir. Biz de K’nın Sue’ya yazdığı uzun mektuplarda öykülerin nasıl bir “imge tiryakiliğinden” (Ömer Baytaş’ın aforizmasında söylediği gibi.) doğduklarını, yaratıldıklarını okuyoruz.

İNSAN TEKİNDEN TOPLUMA MI? yazısına devam et