Kategori arşivi: Öyküler

Türk ve dünya edebiyatından seçtiğimiz öykü örnekleri. Sizlerin öyküleri de yer alabilir burada.

Yeni öykü: “Eskiz” / Sıtkı Silah

ESKİZ / Sıtkı Silah 

Hikayeci’nin yazı masasına…

Hikayeci’de kalıyordun, Yeniköy’de. Yine bir kitap fuarı için gitmiştin İstanbul’a, ve birkaç iş için daha. En fazla beş kitap imzalayacağını bildiğin bir imza günü için bin kilometre yol yapacak gücün yoktu çünkü. Hem nedenler biriktirmeden gidebileceğin şehirlerden değildi artık İstanbul. (Aksak bir giriş, elden geçir. İlk üç cümlede üç kez “için” dedin! Şu büyük laflar ediyormuş pozlarından da vazgeç ayrıca, sevimsiz oluyorsun!) Devamını okuyun

Öykü – “Bir Garip Av” / Nur Küçük

BİR GARİP AV / Nur Küçük

Ali Bey’den Geyikli Baba’ya

Gözlerimi kapatıyorum. Zaman geriye akıyor. Karanlık yeşile, sessizlik su sesine dönüşüyor.

Ormanın en doğusunda, ırmakla biten çizginin eşiğindeyim. Tekim. Her zaman tek avlanırım. Elimde yayım, yayımda okum; bekliyoruz usulca. Irmağın karşısında su içen sessizce bir geyik. Gözlerimiz birleşmiyor, engel oluyorum. Nefesimi usulca savuruyorum.

Okum gergin yayımdan, yayımdan daha da gergin ellerimden fırlıyor. Geyik okumu hissediyor, gövdesini sağa atıyor. Nafile. Onu böğründen vuruyor okum. Yara derin, fakat öldürücü değil. Koşacak anlıyorum. Kendimi ırmağa atıyorum; geyik koşmaya başlıyor.

Irmaktan iki adımda geçiyorum, geyik kuzeye doğru aksıyor; koşarken bir ok daha savuruyorum fakat isabet ettiremiyorum. Devamını okuyun

Öykü – KAFKA’dan “Rüya” – Çeviren: Güneş Soybilgen

RÜYA
Franz Kafka

Çev. Güneş Soybilgen

Josef K. rüya görüyordu.

Güzel bir gündü ve K.’nın canı yürüyüşe çıkmak istemişti. Henüz bir iki adım atmıştı ki, hemencecik mezarlığa varmıştı bile. Mezarlıktaki patikalar çok dolambaçlıydı, dahiyâne şekilde yapılmışlardı ve hiç pratik değillerdi, fakat sarsılmaz bir duruş ve dengeyle sanki bir akıntıya kapılmışçasına o patikalardan birine sessizce süzüldü. Çok uzaktan gözü yeni doldurulmuş bir mezar tepeciğini seçti. Yanına gitmek istiyordu. Bu tepeciğin etkisiyle büyülenmiş gibiydi. Mezara yeterince hızlı ulaşamayacağını hissetti. Ona doğru ilerlerken mezarı zaman zaman gözden kaybediyordu, çünkü büyük bir güçle dönen ve birbirine çarpan bayraklarla görüşü engelleniyordu; sancakları kimin taşıdığı görünmüyordu, fakat belli ki çok eğlenceli bir kutlama süregidiyordu. Devamını okuyun

Öykü – “Zippo” – James Ross / Çeviren: Güneş Soybilgen

“Zippo”

James Ross - Çev. Güneş SOYBİLGEN

 

John “Bir rüya gördüm. Sana anlatayım; birkaç arkadaşla bardayım, konuşuyoruz, içiyoruz. Cuma gecesi. Bar bayağı bir dolu. Çok gürültülü bir müzik çalıyor. Bira yüzünden çakırkeyfim, ama o kadar sarhoş da değilim. Tüm kızlar hoş görünüyor. Cebimde tüm geceyi böyle götürecek kadar param var. Anlarsın işte, her şey iyi.” dedi.

Camı indirdi ve devam etmeden önce derin bir nefes aldı.

Sıra bende, bara gidiyorum, muazzam bir kalabalık var, ama siparişlerimi hemen alıyorum. Arkadaşlara içkilerini götürüp biramı almak için bara geri dönerken bu kıza sürtünüp geçiyorum. Daha doğrusu, o bana sürtünüp geçiyor. Ve gülümsemeler. Göz teması. Kendi kendime “Gerçekten iyi bir gece olacak” diyorum. O an uyansaydım, gülerek uyanırdım. Rüyaları bilirsin, iyi rüyaları. Bir parçan bilir ki hepsi uydurmadır, ama gerçekten şanslıysan uyanmazsın. Her şey yolunda gider.

Sonra bir çocuk bara doğru yürüyor, önce onu görmüyorum, ama rüyam görüyor ya da belki de sadece sonradan hatırlıyorum. Öylesine çelimsiz bir çocuk, ama celallenmiş, gerçekten kızgın görünüyor ve elinde bir kova benzin taşıyor. Kalabalığı yara yara yürürken benzin de bir yandan çalkalanıyor.

Bana doğru gelişini seyrediyorum, tam önüme gelince kovayı suratıma fırlatıyor. Sonra hatırladığım, herkes kaçıştığı için tek kişilik bir kalabalığın içinde duruyorum, sadece karşımda sırıtan o çocuk var ve benzine batmış durumdayım. Benzin suratımdan aşağı akarken gözlerimi acıtıyor. Birama pıhtılar halinde damlıyor.”

John bana baktı ve gülümsedi, çarpık bir gülümseme.

Oradayım, çabucak tutuşabilen bir benzin göletinin içinde tek başıma duruyorum, kıyafetlerimden içeri sızıyor; ıslak ve kaşındırıcı. Neler olacağını biliyorum ve kendi kendime düşünüyorum, ‘Neden ben? Bunu hak etmek için ne yaptım?’ Sanki bir Cuma akşamı bir barda canlı canlı yanmak planlarım arasında yokmuş gibi.

Çocuk elini cebine atıyor ve bir Zippo çıkarıyor, bana doğru uzatıyor ve gülümsüyor. Hoş düzgün dişleri olduğunu fark ediyorum. Kendi kendime ‘Bunu düşünmeye fırsatım olmamıştı, buna hazır değilim. Henüz hazır değilim’ diye düşünüyorum.

Zippo’yu şaklatarak açtığında ben hala daha hayatımın bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmesini bekliyordum. Ve yanmıyor. Kıvılcım çakmıyor. Bir daha şaklatıyor. Yine yanmıyor. Neredeyse özür dilercesine bana diyor ki, ‘Bir saniye bekle, Rufus hemen yanacak.’ Gerçekten de çakmağa odaklanıyor.

Sonra birden uyanıyorum. Altımı ıslatmışım. Hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım.”

John şöyle bir omuz silkti, havalandırmayla oynadı. ‘Bu rüyayı dört kez gördüm’ dedi ve sonra camı tekrar indirdi ve taze nemli havaya karşı tükürdü.

İlk iki seferinde beynimden vurulmuş gibiydim, çok üzgündüm. Sonrasında günlerce uyuyamamıştım. Üçüncü sefer olmadan önce günlerce uyuyamadım. Geldiğindeyse artık onu görmek için hazırdım. Çok hazır. Rüyadan o kadar çabuk sıyrıldım ki elini cebine atmaya fırsat bile bulamadı.

Rüyayı son gördüğümde, neredeyse aklımdan çıkmıştı, en sonuncunun üzerinden çok zaman geçmişti. Birkaç arkadaşla barda öylesine dikiliyoruz, bilirsin, iyi vakit geçiriyoruz ve bu kız bana sürtünerek geçiyor. İnce bir üst giyiyor, sutyeni yok. Yanımdan geçerken kolumda göğsünü hissediyorum, oda sıcak olduğu halde göğüs ucu sert. Başını kaldırıp bakıyor ve gülümsüyor bana, gerçekten sıcak bir gülümseme. Rahatlık ve neşe. Biliyorsun, zamanla hoşlanmadığı bir kız olmadı hiç, ama bu kız, birden bire bir derinlik kazanıyoruz. İyi bir gece olacağını söyleyebilirim.

Ama çocuk unutmamıştı, beni arkadan yakaladı ve ona doğru döndüğümde benzin çoktan saçlarımdan aşağı damlıyordu, kızsa artık orada değildi.”

Belki o da işin içindeydi.’ dedim ama beni umursamadı ve anlatmaya devam etti:

Sıvının tişörtümden ve kotumdan aşağı aktığını, çamaşırıma doğru sızdığını hissedebiliyordum. Ve bu sefer Zippo çalıştı, tamir ettirmiş olmalı, içinden küçük mavi alevin çıktığı küçük makineyi tutan eli bana doğru geliyordu.

Uyanırken ‘vuuump’ diye bir ses duydum, ama bu ses kalbimden ya da karnımdan geliyor olmalıydı, çünkü yatağımın yanı başında yerde bitkin yatıyordum.

İlk iki sefer gerçekten kafamı attırmıştı, çünkü öylesine hazırlıksızdım ki, bu yakalanma hissinden nefret etmiştim. Ama son sefer fark ettim ki benzinin ben ölünceye dek beni yakacağını bilmenin korkusu içindeydim, yani eninde sonunda Zippo çalışacak ve ben yeterince hızlı olamayacağım.”

Konuşmayı kesti ve birkaç saniye derin düşüncelere daldı.

Eee, sonra?” diye sordum.

Sonra uyanmayacağım,” diyerek bana döndü, “Çünkü her zaman yeterince hızlı olamam, değil mi?”

Bir an ona karşı bir sıcaklık hissettim ama ela gözlerini çevirip de suratına korku duygusunu maskeleyen, tembel, yılan gülümsemesi yayılınca geçti.

Hadi yapalım o zaman,” dedi bana.

Arabadan indik.

Virginia Woolf – Duvardaki İz

Çev. Güneş Soybilgen

 

Başımı kaldırıp da duvardaki izi ilk gördüğümde belki Ocak ortalarıydı. Belli bir tarih söyleyebilmek için insanın ne gördüğünü hatırlaması lazım. O yüzden şu an gözümün önüne şömine ateşi geliyor, kitabımın sayfalarında oynayan sarı ışığı; şömine rafının üstündeki yuvarlak cam vazonun içindeki üç kasımpatıyı. Evet kış olmalı, çayımızı yeni içmiştik, çünkü başımı kaldırıp da o izi ilk fark ettiğimde sigara içiyordum. (…)

O iz, eğer çividen olduysa, asılan şey resim olamaz, kesin minyatürdür. Sahtedir kesin, çünkü burada bizden önce oturanlar öyle resimler seçmiştir – eski odaya eski resim. (…)

Emin değilim; zaten çivi izi olabileceğine inanmıyorum; fazla büyük, fazla yuvarlak. Kalkıp bakabilirim, ama şimdi kalkarsam kesin bir şey söyleyemeyeceğim; çünkü bir şey olup bitti mi, onun nasıl olduğunu ancak Tanrı bilir. (…)

Duvardaki o iz de delik değil zaten. Yuvarlak siyah bir madde de olabilir, yazdan kalma bir küçük gül yaprağı gibi, titiz bir ev hanımı olmadığımı düşünürsek –şu raftaki toza bakın mesela, hani derler ya, toz Truva’yı üç kat örtmüş, sadece ufak çömlek parçaları tamamen yok olmaya direnmiş, işte buna inanılır. (…)

Pencerenin önündeki ağaç hafif hafif cama vuruyor… Sessiz, sakin, ferah düşünmek istiyorum, hiç rahatsız edilmeden, koltuğumdan hiç kalkmak zorunda kalmadan, bir düşmanlık ya da engel hissi olmaksızın bir şeyden diğerine süzülmek. Gitgide daha derinlere dalmak istiyorum, sert, mesafeli gerçeklerin yüzeyinden uzağa. İzin verin kendimi yatıştırmak için aklımdan geçen ilk düşünceyi yakalayayım… Shakespeare… Mmm, en az bir başkası kadar iş görecektir. Bütün ağırlığıyla bir koltuğa oturmuş, ateşe bakan bir adam, böylece – çok yükseklerdeki bir cennetten durmaksızın fikirler akmış zihnine. Eli alnında öne eğilmiş ve insanlar, açık duran kapıdan bakıyorlar – çünkü bu sahnenin bir yaz akşamında geçmesi gerekiyor – ama bu ne kadar da tekdüze, bu tarihî kurgu! Beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Keşke beni hoşnut edecek bir düşünce dizisine denk gelseydim, dolambaçlı yollarla kendi itibarımı yansıtan bir diziye, çünkü en hoş düşünceler bunlardır ve kendilerini öven sözler duymayı sevmediklerine içtenlikle inanan o alçakgönüllü fare-rengi kişilerin zihinlerinden bile sıklıkla geçer. Doğrudan doğruya insanın kendini övdüğü düşünceler değildir bunlar; güzellikleri de buradan gelir, şunun gibi düşüncelerdir:

“Ve sonra odaya geldim. Bitki biliminden konuşuyorlardı. Ben, Kingsway’deki eski bir evin arazisinde, çer çöp yığınında büyüyen bir çiçek gördüğümü anlattım. Tohumu, dedim, Birinci Charles’ın döneminde atılmış olmalı. I. Charles döneminde hangi çiçekler yetişiyordu?” diye sordum – (ama yanıtı hatırlamıyorum). Mor püsküllü uzun çiçekler olsa gerek. Böylece devam ediyor işte. Her zaman için zihnimin içindeki varlığımı allayıp pulluyorum, şefkatle, sinsice, ona açıkça sevgi göstermeden, çünkü bunu yaparsam, kendi kendimi yakalamak zorunda kalırım ve korunmak için derhal bir kitaba uzanırım. Gerçekten de, insanın kendi görünümünü, taparcasına sevilmekten ya da onun gülünç ya da gerçek halinden inanılmayacak kadar farklı bir hal almasına neden olacak diğer her türlü muameleden içgüdüsel bir biçimde koruması tuhaftır. Yoksa hiç de tuhaf değil midir? Çok önemli bir mesele bu. Aynanın kırıldığını, imgenin kaybolduğunu ve orman derinliklerinin yeşili o romantik figürün artık orada olmadığını farz edelim, yalnızca diğer insanlar tarafından görülen bir insanın iskeleti var orada – ne havasız, sığ, açık, belirgin bir dünya haline geliyor! İçinde yaşanılmayacak bir dünya. Otobüslerde, metrolarda yüz yüze geldiğimizde, gözlerimizdeki kesinsizlik, camsılık ışıltısının sebebi olan aynaya bakıyor oluyoruz. Ve geleceğin romancıları bu yansımanın önemini daha çok fark edecekler, çünkü bir tek yansıma değil olan, neredeyse sonsuz sayıda; işte o derinlikleri keşfedecekler, o hayallerin peşinden gidecekler, hikâyelerinde gerçekliği anlatmayı zamanla bir kenara bırakarak, onun varlığını akışa bırakarak, tıpkı Yunanlıların ve belki Shakespeare’in de yaptığı gibi – ama böyle genellemeler çok kıymetsiz. Sözcüğün o askeri sesi yeter. Başmakaleleri, devlet vekillerini hatırlatıyor – insanın çocukken başlı başına kendisi olarak, standart şey, gerçek şey olarak gördüğü şeylerin bir toplamı, ancak isimsiz lanetlenme riskini göze alarak kurtulabilirsin şeyden. Genellemeler Londra’da Pazar’ı anımsatıyor her nasılsa, Pazar öğleden sonraları yapılan yürüyüşleri, Pazar yemeklerini, ölülerden, giysilerden ve alışkanlıklardan – hoşlanmadığı halde, belli bir saate kadar bir odada hep birlikte oturma alışkanlığı mesela – nasıl bahsedildiğini… Her şeyin bir kuralı vardı. O dönemin sofra örtüsü kuralına göre örtü kraliyet sarayı koridorlarındaki halıların fotoğraflarında görebileceğiniz şekilde küçük sarı bölmeli goblenden olmalıydı. Farklı tür bir örtü gerçek örtü değildi. Ne şaşırtıcı ve yine de gerçek olan Pazar yemekleri, Pazar yürüyüşleri, kır evleri ve sofra örtülerinin aslında gerçek olmadıklarını keşfetmek ne harikaydı, aslında yarı hayaldiler, ve onlara tapmayanlara gelen lanet sadece gayrı meşru bir özgürlük hissiydi. Şimdi merak ediyorum, onların, o gerçek standart şeylerin yerini neler alıyor? Belki erkekler; hayatlarımızı yöneten, standartları belirleyen, Whitaker’ın Kıdem Tablosu’nu oluşturan, zannedersem savaştan beri birçok kadın ve erkek için yarı hayal haline gelen erkek bakış açısı – ki insan umut ediyor, hayallerin, maun salon büfelerinin, Landseer resimlerinin, Tanrılar ve Şeytanların, Cehennem ve diğerlerinin gittiği çöplüğü boylayacak, ardında bizi sarhoş eden bir gayrı meşru özgürlük hissi içinde bırakarak – tabi özgürlük diye bir şey varsa…

Farklı açılardan bakınca duvardaki iz sanki dışarı fırlamış gibi duruyor, tam bir yuvarlak gibi de değil zaten. Emin olamıyorum, ama sanki gözle görülür bir gölgesi var gibi. Sanki elimi uzatıp dokunsam parmağımın tepeciğe çıkıp indiğini hissedeceğim, South Down’dakiler gibi, ya mezar ya tahkimat yeri oldukları iddia edilen pürüzsüz bir tepecik. Çoğu İngiliz gibi melankoli özlemim yüzünden ben mezar olmalarını ve bir yürüyüş sonunda çimenlerin altındaki kemikleri düşünmeyi çok doğal karşılıyor olmayı tercih ederdim. Bununla ilgili bir kitap falan olmalı. Antika meraklısı biri kazıp o kemiklerden bulmuş ve onlara isim bile vermiştir. Antika meraklısı dediğimiz nasıl biri olur, merak ediyorum. Zannedersem çoğu emekli albay falandır, ihtiyar işçi ekibinin başında toprak ve taş parçalarını inceler, kahvaltı sofrasında komşu kiliseden gelen mektup açılır ki bu mektuplaşma kendilerini pek bir önemli hissettirir. Ok uçlarını karşılaştırma ihtiyacı sayfiye köylerini gezmelerini gerektiriyordur. Bu ihtiyaç kendileri kadar erik reçeli yapmak ya da çalışma odasını temizlemek isteyen ihtiyar eşlerini de memnun ediyordur, tahkimat mı yoksa mezar mı diye süre giden bu büyük bilinmezliğe merakı canlı tutarken, albay da bu çok önemli sorunun her iki ucunu destekleyen ipuçları toplayarak kendini gayet filozof hissediyordur. İşin sonunda tahkimat fikrinde karar kıldığı bir gerçektir, kendisine karşı çıkılınca üç ayda bir yapılan yerel toplantıda okumak üzere bir risale kaleme alır, tam okuyacakken inme iner, son bilinçli düşüncesi eşi ya da evladı değil, tahkimat yeri ve oradaki ok ucudur, artık yerel müzede, Çinli bir kadın katilin ayağı, bir avuç Elizabeth devri çivi, bir sürü toprak Tudor devri piposu, Romalılar’dan kalma bir parça çömlek, Nelson’un kullanmış olduğu bir şarap kadehi ile birlikte sergilenmektedir – ki gerçekten ne olduğunu bilmediğimi ispatlıyor. Hayır, hayır, hiçbir şey ispatlanmış değil, bilinen bir şey yok. Ve eğer şimdi kalkar da duvardaki izin gerçekte – ne diyebiliriz? – iki yüz yıl önce çakılmış devasa bir çivinin başı olduğunu, kim bilir kaç nesil hizmetçinin sabırlı çabalarıyla aşındırdığı başını boyanın altından arz-ı endam ettiğini ve modern hayattan ilk izleniminin beyaz boyalı şömine ateşiyle ısınan bir oda olduğunu netleştirsem, elime ne geçer ki? – Bilgi? Gelecek spekülasyonlar için malzeme? Ben otururken de düşünebiliyorum. Hem bilgi nedir ki? Bilgili insanlarımız, mağaralarda, ormanlarda çömelip şifalı ot kaynatan kır farelerini sorguya çeken ve yıldıznâme hazırlayan cadılarla münzevilerin torunları değildir de nedir? Onlara ne kadar az saygı gösterirsek, batıl inançlarımız o kadar azalır, güzelliğe ve akıl sağlığına saygımız artar… Evet, çok hoş bir dünya hayal edilebilir. Sessiz, ferah bir dünya, göz alabildiğine kırmızı ve mavi çiçeklerle dolu bir yer. Öğretmensiz, uzmansız ya da polis kılıklı hizmetçilerden arınmış bir dünya, beyaz deniz yumurtalarından yuvaların üzerinde asılı nilüferlerin gövdelerinden beslenen bir balığın yüzgeciyle suyu kestiği gibi, insanın düşünceleriyle kesebildiği bir dünya… burada su altında boğulmuş olmak ne huzurlu, dünyanın merkezinde kök salmış, gri suların içinden yukarıya bakmak, aniden parlayan ışıklarla, akislerle – ah bir de Whitaker’ın Almanak’ı olmasaydı – o Kıdem Tablosu olmasaydı!

Ayağa fırlamalı ve duvardaki izin ne olduğunu kendim görmeliyim – çivi mi, gül yaprağı mı, yoksa tahtadaki bir çatlak mı?

İşte doğa bir kez daha o eski kendini koruma oyununu oynuyor. Bu düşünce silsilesinin enerji kaybı, hatta gerçeklikle çarpışma alameti olduğunu seziyor doğa, zira Whitaker’ın Kıdem Tablosu’na karşı parmağını dahi kıpırdatmaya kim cesaret edebilir? Canterbury Başpsikoposu’nu, Lord Şansölye takip ediyor, onu da York Başpsikoposu. Herkes birini takip ediyor, Whitaker’ın felsefesi bunun üzerine kurulu; ve önemli olan kimin kimi takip ettiğini bilmek. Whitaker biliyor ve onu bırak, Doğa böyle nasihat ediyor, bu seni öfkelenmek yerine teselli etsin; ve eğer teselli bulamıyorsan, bu huzur anını illa bozmak zorundaysan, duvardaki izi düşün.

Doğa’nın oyununu anlıyorum – heyecan ya da acı tehdidi taşıyan her türlü düşünceye son vermek için harekete geçmedeki aceleciliğini. Sanırım düşünmediklerini varsaydığımız eylem adamlarına içten içe duyduğumuz küçümseme hissi bundan kaynaklanıyor. Yine de, insanın münasebetsiz düşüncelerine, duvardaki bir ize bakarak nokta koymasından zarar gelmez.

Gerçekten de, gözlerimi üzerine sabitlediğimde, denizde bir kalas tutunduğumu hissediyorum. İki başpiskopos ve Lord Şansölye’yi birden kuytu gölgelere dönüştüren tatmin edici bir gerçekliğe kapılıyorum. İşte belirgin olan, gerçek olan bir şey. Kabustan gecenin bir yarısı uyanan kişi de aynı böyle hızla ışıkları açar ve öylece yatar, çekmecelere şükreder, maddeye, gerçekliğe, bizimkinden başka bir varoluşun kanıtı olan gayrı-şahsi dünyaya şükreder. İnsanın emin olmak isteyeceği bir şeydir bu… Ahşap, düşünmesi hoş bir şey. Ağaçtan geliyor; ağaçlar büyüyor ve nasıl büyüdüklerini biz bilemiyoruz. Yıllar, yıllar boyunca büyüyorlar, bizi umursamadan, çayırlarda, ormanlarda, nehir kenarlarında – hepsi de düşünülesi şeyler. Sıcak akşamüzerleri inekler kuyruklarını onlara sürtüyor; nehirleri o denli yeşile boyuyorlar ki, su tavuğu daldığında, insan onu sudan çıkınca yemyeşil görecekmiş gibi oluyor. Balıkları, rüzgarda dalgalanan bayraklar gibi, akıntıya karşı dengede dururken düşünmek hoşuma gidiyor; ve nehir yatağındaki balçık tepeciklere ağır ağır akın ederken düşünmek. Başlı başına ağacı düşünmek hoşuma gidiyor: – önce ahşap olmanın sıkı kuru hissi; sonra sert rüzgarın gıcırtısı; sonra özün yavaş yavaş akan lezzetli suyu. Ağacı, kış geceleri boş tarlada tüm yaprakları onu sarıp sarmalamış öylece dikilirken düşünmeyi de seviyorum, hiçbir narin yeri ayın demir kurşunlarına hedef olmaksızın, tüm gece boyunca yuvarlana devrile giden bir dünya üzerinde çıplak bir gemi direği. Haziran’da kuşların şakımaları çok gürültülü ve garip oluyordur; ve kabuğun yarıkları içinde bir aşağı bir yukarı zahmetle gidip gelen ya da yaprakların ince yeşil gölgesinde güneşlenirlerken, kızıl elmas gibi gözlerle dosdoğru önlerine bakan böceklerin ayakları ne soğuk geliyordur onlara. Dallar toprağın engin soğuk basıncı altında bir bir çatırdayarak kopar, sonra son fırtına gelir ve en yüksekteki dallar düşerek tekrar toprağa karışır. Bu halde bile, yaşamla iş bitmemiştir; bir ağaç için hala sabırlı, tetikte bir milyon yaşam vardır dünyanın dört bir yanında, yatak odalarında, gemilerde, kaldırımda, erkek ve kadınların çayın üzerine sigara içtikleri oturma odalarında. Huzurlu, mutlu düşüncelerle doludur bu ağaç. Her birini tek tek ele almak isterim, ama araya giren bir şey var… Neredeydim? Ne ile ilgiliydi tüm bunlar? Bir ağaç mı? Nehir mi? Downs mı? Whitaker’ın Almanak’ı mı? Çirişotu tarlaları mı? Tek bir şey bile hatırlayamıyorum. Her şey hareket ediyor, düşüyor, kayıyor, yok oluyor… Çok büyük bir madde ayaklanması var. Biri tepemde beliriyor ve diyor ki –

“Gazete almaya çıkıyorum.”

“Evet?”

“Gerçi gazete almanın da bir faydası yok… Hiçbir şey olmuyor. Lanet savaş, Tanrı belasını versin şu savaşın!… Ama yine de insaf, duvarımızda neden sümüklüböcek var, onu anlamıyorum.”

Aaaa, duvardaki iz!

Sümüklüböcekmiş.

 

 

1921

 

 

Virginia Woolf – Perili Ev

Çev. Güneş Soybilgen

 

Hangi saatte uyanırsanız uyanın, kapanan bir kapı olurdu mutlaka. Odadan odaya geçerlerdi el ele, orayı kaldıra burayı aça. Hayalet gibi bir çift oldukları kesindi.

“Burada bırakmıştık” dedi, kadın. Ve adam ekledi, “Ama burada da!” “Üst katta” diye mırıldandı kadın. “Ve bahçede” diye fısıldadı adam. “Sessiz olalım,” dediler, “yoksa onları uyandıracağız.”

Fakat bizi uyandırmış falan değildiniz. Ah hayır. “Onu arıyorlar; perdeyi çekiyorlar,” diyebilir insan ve bir ya da iki sayfa daha okur. “İşte şimdi buldular,” emin olur insan kalemi sayfanın kenarında tutarak. Ve sonra okumaktan yorulunca, insan ayağa kalkıp kendisi görebilir, evin bomboş olduğunu, kapıların açık olduğunu, yalnızca üveyiklerin memnuniyetle fokurdadığını ve çiftlikten gelen harman dövme makinesinin uğultusunu. “Buraya neden geldim? Ne bulmak istiyordum? ” Ellerim boştu. “O zaman belki de üst kattadır?” Elmalar tavan arasındaydı. Ve yeniden aşağıya, bahçe her zamanki gibi, kitap çimlerin üzerine kaymış yalnız.

Ama onu salonda bulmuşlardı. Görülebildiklerinden değil. Camlara elmaların aksi vuruyordu, güllerin aksi, yerdeki tüm yapraklar yeşildi. Salona geçtiklerinde elma yalnızca sarı yanını dönmüştü. Yine de, bir an sonra, kapı açılsa, yere yayılsa, duvarlara asılsa, tavandan sallansa -ne? Ellerim boştu. Bir ardıç kuşunun gölgesi halıdan gelip geçti; üveyik sessizliğin en derin kuyularından çekti fokurtulu sesini. “Güvende, güvende, güvende,” diye attı evin nabzı yumuşakça. “Hazine gömüldü; oda…” nabız yarıda kesildi. Ah yoksa o, gömülü hazine miydi?

Bir an sonra ışık donuklaşmıştı. Dışarıda bahçede o zaman? Ama ağaçlar serseri bir güneş ışınını karanlığa boğdu. Çok ince, çok nadir görülen bir serinkanlılıkla, yüzeyin altına doğru batmış olan o aradığım ışın, hep camın ardında tutuşurdu. Ölümdü cam, ölüm aramızdaydı; yüzlerce yıl evvel önce kadına gelmiş, tüm pencereleri mühürleyerek evi terk etmişti; odalar karanlığa gömülmüştü. Evi bıraktı, kadını bıraktı, kuzeye gitti, doğuya gitti, Güney göğünde yıldızların döndüğünü gördü; evi aradı, onu Downs’ın aşağı tarafında buldu. “Güvende, güvende, güvende,”  diye attı evin nabzı hoşnutlukla, “Hazine sizindir.”

Rüzgâr bulvar boyunca uluyor. Ağaçlar kamburlaşıp bir bu yana bir o yana eğiliyor. Ay ışığı dağılıyor ve yağmurda vahşice akıyor. Ama lambanın ışığı doğrudan pencereden vuruyor. Mum dimdik ve hareketsiz yanıyor. Hayaletimsi çift evin içinde dört dönerek, pencereleri açarak, bizi uyandırmamak için fısıldaşarak kendi neşelerini arıyor.

“Burada uyurduk” diyor kadın. Ve adam ekliyor, “Sayısız öpücük.” “Sabahları uyanmak – ” “Ağaçların arasında ağaran – ” “Üst katta – ” “Bahçede – ” “Yaz gelince – ” “Kışın kar yağarken – ” Uzak odalarda kapılar kapanıyor, kalp atışı gibi hafif hafif vurarak.

Yaklaşıyor, kapı ağzında duraklıyorlar. Rüzgâr hafifliyor, gümüşi yağmur damlaları camdan aşağıya kayıyor. Gözlerimiz kararıyor; yanı başımızda hiç adım sesi duymuyoruz; hayaletlere özgü pelerinini açan bir hanım yok ortalıkta.  Adamın elleri fenere siper oluyor. “Bak,” diye fısıldıyor. “Derin uykudalar. Dudaklarında aşk.”

Eğilerek, gümüş lambalarını üzerimizde tutarak, uzun uzun ve derinlemesine bakıyorlar bize. Uzun süre oyalanıyorlar. Rüzgâr doğrudan hücum ediyor; alev eğiliyor hafifçe. Ayın vahşi ışınları hem zemini hem duvarı delip geçiyor ve buluşuyorlar, lekeliyorlar eğik yüzleri; düşünceli yüzleri; uyuyanları arayan ve saklı sevinçlerinin peşinden koşan yüzleri.

“Güvende, güvende, güvende,” diye atıyor evin kalbi gururla. “Uzun yıllar — ” diye iç geçiriyor adam. “Yine buldun beni.” “Burada, ” diye mırıldanıyor kadın, “uyumak; bahçede kitap okumak; gülmek, tavan arasında elmaları yuvarlamak. Hazinemizi burada bırakmıştık -” Eğiliyorlar, ışıkları gözlerimdeki perdeyi kaldırıyor. “Güvende, güvende, güvende” diye atıyor evin nabzı vahşice. Uyanıyorum haykırarak.  “Aa gömülü hazineniz bu muydu? Kalpteki ışık!”

1921

 

 

 

 

 

 

Jasmine için Balık Tutmak – John Ravenscroft

 

 

Çev. Güneş Soybilgen

 

Altı numaralı yatakta çıt çıkarmadan yatan genç kadının adı Jasmine. Benimki de öyle, ama isimler yapay şeylerdir, suyun içinde bata çıka yüzer. Biz bundan daha derin bağlar paylaşıyoruz. İşte beni büyülemesinin nedeni de bu – bu yüzden işten kalan zamanlarımı onun yanı başında geçiriyorum.

Bugün zor geçiyor. Hemşire hastalarla uğraşırken ben sürgüleri boşaltmakla, form doldurmakla, pansuman yapmakla meşguldüm. Nihayet öğleden sonra geç bir saatte kahve yapmak için birkaç dakika fırsat buldum, yatağının yanı başındaki turuncu plastik sandalyeye oturdum. Sonunda ayaklarım yerden kesildiği için minnettar, yeniden onunla olmaktan memnundum.

“Merhaba Jasmine”  dedim, kendimi tanıtır gibi.

Cevap vermedi. Jasmine hiç cevap vermez. O çok derin uykuda.

Benim gibi, o da deniz kazası geçirdi. Ben de bir balıkçının kızıyım, o yüzden kelimelerimi olta iğnesine takar, onun kulaklarına doğru oltayı atarım, soğuk karanlık suların içine doğru battığını görür gibi olurum. O, aşağıda her neredeyse.

“Bugün az vaktim var” dedim ona, saçlarına dokunarak.

Jasmine söz konusu olunca, dokunmamak güç. Öylesine nadide bir şey, gerçek güzelliğe sahip bir kadın. Bu yüzden, insanlar onun etrafında olmak için bahaneler üretiyor. Onları Jasmine’e bakarken, onu içerlerken, onunla beslenirlerken yakalıyorum. Hepsi birer barakuda. Yatağının yakınlarındayken neredeyse emekleyecek kadar yavaşlayan tekerlekli sandalye görevlileri. Aç gözlerle dolanan ziyaretçiler. Durup ince perdeyi aralayan ve sürekli olarak muayene edilmesi gerekmediği halde bir daha, bir daha muayeneye gelen doktorlar.

Fevkalade güzellik. Jasmine ve bende ortak olmayan bir şey. Bundan memnunum.

“Baban birazdan burada olur,” diyorum. “Geçen hafta söylemişti geleceğini.”

Jasmine hiçbir şey söylemiyor. Sol gözkapağı kımıldıyor. Galiba.

Babasının balıkçı teknesindeki olayın üzerinden iki ay geçti, güverteden düşüp batalı, ağlara takılıp kalalı. Önce kimse fark etmemiş, sonra panik başlamış. Babası onu tekrar güverteye çıkarmış ve eve yol almış. Sonunda kızının cesedi olduğu düşündüğü şeyi kıyıya taşımış.

“Jasmine” diye fısıldıyorum. Attığım yeme gelmesini istiyorum. Yemi yutmasını istiyorum.

Allahtan, o sabah kasabada doktor vardı, akrabalarını ziyarete gelmiş genç bir adam. Bu boğulmuş kadını felaketin eşiğinden çıkaran, hikâyesini bana anlatan o genç adamdı. Gözlerini açtı, dedi, babasına baktı ve tek bir kelime etti – sonra tekrar daldı, bu kez komaya.

Barakuda. Jasmine’in söylediği kelime buydu.

Babası ziyarete geldiğinde saçına dokunuyor, yanağından öpüyor, yatağın yanındaki turuncu plastik sandalyeye oturuyor ve elini tutuyor. Benim babamınkiler gibi onda da büyük, kahverengi, yaşamın katılaştırdığı balıkçı elleri var. O da deniz kokuyor, iyi, sade bir adammış gibi davranıyor.

Jasmine. Çok şey paylaşıyoruz, neredeyse biriz.

Hatırlıyorum sabah erkenden uyanmam için saçlarımın okşandığını, babamın beni yarı uykulu yatağımdan kaldırıp taşıdığını, teknesine koyduğunu. Hoyrat sesi kulağımda, sert elleri tenimde. Gitmeyi hiç istemedim, ama sadece çocuktum. Teknenin sallandığını, martıların çığlıklarını hatırlıyorum.

“Jasmine, içinde bir hayat var. Seni çağırdığını duyamıyor musun?!”

Ses yok.

Koğuşun kapısı çarpıyor, Jasmine’in babasının, ellerinde çiçeklerle bize doğru yürüdüğünü görüyorum. Bana gülümsüyor. Ölüyken bile, çocuğumda babamın gülümsemesi vardı, Jasmine’in çocuğu da bu adamınkini taşıyacak. Bunu biliyorum.

Yatağı başında durup saçlarına dokunuyor. İçimde derinlerde bir yerlerde bir şey kımıldıyor. Jasmine’in gözkapaklarını izliyorum, yemi ısırmasını bekleyerek.

 

“Gülibrişim”- #öykü – Elif Yonat Toğay

G

GÜLİBRİŞİM

ELİF YONAT TOĞAY

 

"Öz ağabeyinin kafasını kırmışsın. Doğru mu?"

"Doğrudur, Hâkim Bey."

"Adamın kafasına yirmi sekiz dikiş atılmış."

"Atılmıştır, Hâkim Bey."

Yaşlı hâkim kaşlarını çatmış, gözlüğünün üzerinden kürsüdeki sanığı inceliyordu. Koca gözlü, ufacık tefecik, cimbakuka bir kızdı. On sekizinde var yoktu. Yarma gibi adamın kafasını nasıl kırmıştı, tuhaf şey doğrusu.

"Yani suçunu itiraf ediyor musun?"

"Yoo, ben suç işlemedim, Hâkim Bey."

"Kızım, şahitler var. Odunla vura vura yarmışsın adamın kafasını."

Devamını okuyun

#öykü “Janjanlı Güvercin” – Tuba Kır

JANJANLI GÜVERCİN

Tuba Kır

 

“Boğazımda bir düğüm, öyle bir düğüm ki yeşilden laciverte, lacivertten mora çalan. Bir düğüm ki gürültülü, hırıltılı. Boğazımda bir düğüm, acı acı kokan. Göz yaşartan.

Yer değiştiren bir düğüm boğazımdaki. Bazen karnımı, bazen sırtımı, bazen ciğerlerimi zapt eden. Yakan, naneli, öksürten.

Epeydir var. Seksenlerin acıklı filmlerinde, unutulmuş bir şarkıda, neşeli, hiç olmayacak anlarımda nükseden. Rahatsız eden.

Ağla ağla çıkmayan, bağırdıkça yerleşen, konuştukça artan, sabrettikçe çoğalan. Boğazımda bir düğüm, benimle yaşayıp, büyüyen.”

Devamını okuyun