Kategori arşivi: Öyküler

Türk ve dünya edebiyatından seçtiğimiz öykü örnekleri. Sizlerin öyküleri de yer alabilir burada.

#öykü “Janjanlı Güvercin” – Tuba Kır

JANJANLI GÜVERCİN

Tuba Kır

 

“Boğazımda bir düğüm, öyle bir düğüm ki yeşilden laciverte, lacivertten mora çalan. Bir düğüm ki gürültülü, hırıltılı. Boğazımda bir düğüm, acı acı kokan. Göz yaşartan.

Yer değiştiren bir düğüm boğazımdaki. Bazen karnımı, bazen sırtımı, bazen ciğerlerimi zapt eden. Yakan, naneli, öksürten.

Epeydir var. Seksenlerin acıklı filmlerinde, unutulmuş bir şarkıda, neşeli, hiç olmayacak anlarımda nükseden. Rahatsız eden.

Ağla ağla çıkmayan, bağırdıkça yerleşen, konuştukça artan, sabrettikçe çoğalan. Boğazımda bir düğüm, benimle yaşayıp, büyüyen.”

#öykü “Janjanlı Güvercin” – Tuba Kır yazısına devam et

İs Mürekkebi / Türker Ayyıldız #öykü

İs Mürekkebi / Türker Ayyıldız

Kapı zili çaldığında namazı bitirmek üzereydim. Geldiler, dedim içimden. Saatin aylar önce durduğunu bildiğim halde göz ucuyla duvara baktım. Üstü tozlanmış, yanından aşağı doğru kocaman, kıllı bir örümcek iniyordu. Zil bir daha çaldı. Geleceklerini önceki gün haber vermişlerdi. Zihnimi toparlayıp selam verdim. Dizlerimin üzerinde doğrulurken bir yandan da seccadeyi alelacele katladım.

İs Mürekkebi / Türker Ayyıldız #öykü yazısına devam et

“Rüzgâr Kapanlar” / Şermin Gülergün – #Öykü

"Rüzgâr Kapanlar" / Şermin Gülergün

    Sabah başlayan yağmur öğlen yerini parçalanmış beyaz bulutlara bıraktı. Kümelenmiş orada burada gezinen bulutlar gitmek için rüzgârları bekliyordu. Ancak o çok bekledikleri rüzgârlara bir türlü kavuşamıyorlardı çünkü rüzgârlar, gökyüzüne kadar uzanan rüzgâr kapanları tarafından esir alınmıştı.
    Öğleden sonrasını bekleyerek geçirdim. Akşama doğru beklemek canımı eni konu sıkmıştı. “Olmaz ki!” dedim kendi kendime. Olmaaaz! Bulutlar gitmeliydi. Ev terliklerimle dışarı attım kendimi. Bildiğim dört bir yöne baktım. Sonra adım adım kendi çevremde döndüm. Rüzgâr kapanlarını arıyordum ki birkaç tanesini gördüm. Gri kuleler halinde gökyüzüne uzanmış bekliyorlardı. ‘Ne kadar da çirkin’ dedim kendi kendime. Hem çirkin, hem de çirkin. ‘Bunlara yakalanmak için de çok aptal olmak lazım!’ kaldırım renginde taş kütleleri. Göğün mavisine inat ‘ben buradayım, hey beni görmeden geçmeyin!’ diyor.     Rüzgârlar da bile bile onlara yakalanıyorlar. Zaten neyimiz uyumlu ki yaşadığımız dünyaya bu da olsun. Mutlaka aykırı olacağız. Uyumlu olsun. Yok mutlaka aykırı ve çirkin bir de şekilsiz olacak her şey. Halbuki ne güzel renkler var. Kavuniçi, mavi, sarı, mor… Uzaydan bakanın ya gözlerini okşasın ya da içini canlandırsın değil mi? Nereden icat ettiler bu kasvetli griyi? Ne beyaza yakın ne de siyaha… Açıkça diyorlar ki bunu yapanlar: “Bizim içimiz öldü ölecek, bari siz de bizimle birlikte ölün. Rüzgârı kaptık, bu kapanlardan daha yükseklerini yapıp bir de güneşinizi kapacağız. Kaptıklarımızı da en çok parayı verene satacağız”. Oldu mu şimdi? Oldu! Niye? Çünkü biz aptalız! Hemencecik kanmışız onların yalanlarına. Verivermişiz doğuştan bizim olanı. Sonra da paran yoksa dilen dur. Bir avuç rüzgâr, güneş, yağmur hatta nefes için…
Bilinmeyen Nesne

    Kapanlara doğru yürürken bulutların eni konu söylendiğini duydum. İleride gördüğüm bulut hareketsizlikten şişmiş patlamak üzereydi ki, küçük ve yaramaz bir bulut ona çarpıp biraz hareket etmesine yardımcı oldu. Yine de hava çok ağır, bulutlar da yeryüzüne indi inecek. Altlarında kalırsam ezilirim korkusuyla adımlarımı hızlandırdım. Ben onlara doğru adım attıkça onlar benden bir adım geriye mi adım atıyorlardı ne? Yok yok… Olur mu öyle şey? Rüzgâr kapanlarının ayakları yok ki. Onların görevleri kapanlık yapmak. Kapıp almak.
    Tepenin üstüne vardığımda şaşkınlıktan az kalsın küçük dilimi yutacaktım. Her tarafta rüzgâr kapanları vardı. Bir zamanlar buğday başağının rüzgârla nazlı nazlı raks ettiği yerde eğilmez, bükülmez gri kapanlar gökyüzünü haraca bağlamış. Yanımdan lüks arabalar geçiyor. Hani şu belirli semtlerde göreceğimiz cinsten. Çevreme daha dikkatli bakınınca fark ettim burada gökyüzü gibi yollarda, çimlerde parsellenmiş. Şimdi anladım! Burada hiçbir zaman ayakları yalın, kolları bacakları çıplak, kıyafetleri hırpani çöpçü çocukları dolaşmayacaktı. Biraz daha yaklaştığımda birbiriyle kavga edenleri duydum. Ama nasıl olur? Burada! Kavga! Burada her şey kuralarla bağlanmış, otomasyon sisteminde yaşam hakkı sunan lüks, ultra yok yok neydi, mega ultra lüks! şimdi oldu, sitlerden biri değil miydi? Ne kadar yüksek apartmanda oturuyorsan o kadar zengin değil miydi bize empoze edilmeye çalışılan yeni kültür. Halbuki neydi doğrusu: tabiattan ne kadar kopuk o kadar cahil, yalnız, bencil ve… ve…
    Baktığım yönde oldukça janti bir rüzgâr kapanla kavga ediyor. Rüzgâr ısrarla geçmek istiyor kapan ‘olmaz!’ diyor. ‘Ey başını’ diyor rüzgâr. Eğemez ki kapan başını. O hatasını kabul edecek şekilde değil, kaskatı bir yaşam sunmak için var. Baktım diğer rüzgârlar da kavga halinde. Kulak kabartınca kızılca kıyametin koptuğunu anladım. Küçük insanların haberi yok bundan. Olsa ne olur? Bana neci değil mi bunlar? Son sıradaki kapanlarla tartışan bulutlar, engelleri aşa aşa özgürlükle aralarındaki son gardiyan ile kavga eden mahkum gibi… ‘Devam edin be, Yılmak yok’ diyorum içimden. ‘Devam edin!’ ürktüm kendi sesimden. Bağırmışım. Savaşınıza yerden de destek var, babında bir bağrış bu. Rüzgârlardan biri beni görüp alçalıyor. Hoop… Kapanın gözleri fal taşı gibi açıldı. Eğilemez ya. Ayaklarının dibinden geçen rüzgâra ‘dur!’ dahi diyemedi. Bir rüzgâr, iki rüzgâr, üç rüzgâr… Koyun sayar gibi saydım birbirini takip eden rüzgârları. Gökyüzünde bir bağrış çağrış… Bir kahkaha koparmanın tam zamanı. İleride rüzgârlar bulutlarla buluştu. Bir tek janti rüzgâr saçlarımla oynamaya devam etti. Arkadan görünmez kanatlarım varmışcasına, ortalığı toza dumana bulayarak yıkılan rüzgâr kapanlarından kaçırdı beni…

#öykü “Karavan” – Gülberk Durak

KARAVAN / Gülberk Durak

 

Bitmeyen gecelerden biriydi yine. Dört bir yanındaydı karanlık, boğazında düğümlenmiş kelimeler, midesinden kalbine doğru uzanan hafif bir acı, titreyen elleri, yenmiş tırnakları… Kemikli ve beyaz elleriyle sigara paketini aradı, içinden bir dal sigara çıkarıp yaktı, kalın ve biçimli dudaklarının arasına aldı sigarayı. Her nefeste, seneler önce midesi ile kalbi arasında bir yere yerleşmiş o acıyı yitireceğini umut ediyordu. Yaşadığı şehre bahar gelmişti, lakin o başaramamıştı yüreğine baharı getirmeyi. İçi uzun süredir kasvetli ve soğuk bir kış mevsimi gibiydi. Özlem, yüreğini ele geçirmiş, fırtına gibi eserken, gözyaşları bu yıkımı kolaylaştırıyordu.

#öykü “Karavan” – Gülberk Durak yazısına devam et

“Sihirli Dal Evsiz Adamın Kafasında” – Banu Taylan

sihirlidal_evsizadam_banutaylan

Evsiz adamın üzerinde, kıyafet yerine tupturuncu bir havlu, sol elinde de sıkı sıkı tuttuğu yamuk bir şemsiye vardı. Sağ elindeki sihirli dala baktı. Hayatında, ayaklarının dibine hiç böyle bir şey düşmemişti. Kamaşan gözleriyle baktı baktı ve birden karmakarışık saçlarının arasına soktu dalı, evirdi çevirdi iyice yerleştirdi kafasına. Sonra da ormanımsı parkta dolaşmaya devam etti.

Gözlerini kapattı, kafasını kaldırdı, yaprakların arasından geçen güneş ışığı yüzüne doldu, ince ince süzülüyor, içinden geçiyordu. Sıcacıktı ne güzel, sonsuza kadar o anda kalabilirmiş gibi hissetti kendini. Durdu. Ayaklarının altında hışırdarken yapraklar yeniden yürümeye başladı evsiz adam, gözlerini açmadan. O hep yürürdü zaten kaldırımlarda, evlerin arasında, kediler gibi hep aynı yerlerde dolanır dururdu. Ağaçların arasında yürümeyi çok çok severdi. O hala ormanımsı parktayken gece oldu, dolunay öyle güzel parlıyordu ki, ansızın bir ışık süzüldü, tam da adamın kafasındaki sihirli dala, hiç kimsenin göremeyeceği kadar küçük bir kıvılcım çaktı ve sihirli dal adamın kafasının içinde kayboldu. Birden evsiz adamın boyu uzamaya başladı, uzadı uzadı dev gibi oldu. Neredeyse Ay'a dokunacak, güneşi kucaklayacak, kayan yıldızları tutacak kadar devleşince durdu büyümesi.

Gökyüzündeki ışıklar gözünü alınca yamuk şemsiyesini açtı. Kafasını kaplayacak kadar açılıyordu ama dünyayı karartacak kadar da dev gibiydi. İnsanlar şaşırdı neden güneş doğmuyor, sabah olmuyor diye. Evsiz adamın bacaklarını ağaç dalı sandılar. Ne olduğunu anlamak için balon gibi bir uzay aracı uçurdular, içinde uzay kaşifi bir adam ve gökbilimci bir kadın vardı. Yükseldiler yükseldiler taa Ay'a kadar, evsiz adamın kaşlarının ortasına kadar. Uzay aracının parlak camından adamla göz göze geldiler, hayatlarında ilk ve son kez görecekleri dev gibi göz bebeklerine bakakaldılar.

İşaretlerle adamın şemsiyesini kapatması gerektiğini söylediler ama evsiz adam gözlerini kısa kısa baksa bile onlara, anlayamadı ne demek istediklerini. Kafasının içine girip anlatmaya karar verdi uzay kaşifi adam ile gökbilimci kadın. Birkaç tur atıp başının etrafında, yamuk şemsiyenin kırık tellerine takılmadan daldılar adamın saçlarının arasına. Girmeye çalışırken kafasının derinliklerine birden sihirli dala çarptılar. Zorladılar geçmek için, öyle çok zorladılar ki dal adamın kafasından fırlayıverdi. Evsiz adam küçülmeye başladı, küçüldü küçüldü eski haline gelene kadar. Yine ormanımsı parkın içindeydi, şemsiyesini kapattı, hayatına devam etti. Sihirli dal ise uzayda döndü döndü sonra da bir ağaç evin penceresinden içeriye girdi…

Not: Sihirli Dal öykü dizisinin ilkini okumak için tıklayın.

 

Hatıra Dolu Düşler – Cengizhan Genç

Bu sıcak bahar havasında yetmiş dört yaşında ki Mehmet Yıldız sakince hareket halindeki dolmuşta oturmuş ineceği yerin gelmesini bekliyordu.
Aklında bir sürü şey vardı. İlk önce çiçekleri sulamalıydı. Daha sonra pencereleri açıp evi havalandırmalı ardındansa kahvaltısını yapmalıydı ve tabi saati geçmeden ilaçlarını içmeliydi. Gözleri saatine gidince bunları yapmak için çok geç kaldığını anlayarak hızla ayağa kalkmaya çalıştı ama bir doksan ikilik boyu yüzünden hareket halindeki dolmuşun tavanına çarptı.Kafasını tavana çarpınca evde olmadığını anladı Mehmet Yıldız. Dikkatlice etrafına bakındı. Korkmuştu. Sıcak yatağında yatarken bir anda buraya nasıl geldiğini anlamaya çalıştı. Etrafındaki insanları incelemeye başladı. Yanında oturan ve kırklı yaşlarında gösteren adam ilk defa geneleve gittiğinde karşılaştığı kadın satıcısına benziyordu. Aklından bunun burada ne işi var diye geçirdi. Bir kez daha etrafına dikkatlice bakınca arka koltuklarda oturmuş kadınları hatırlayıverdi. Onlar genelevde çalışan fahişelerdi ve yanındaki bu izbandut gibi herif kadınlar kaçmasın diye onlarla birlikte dolaşıyordu. Kendini yine on yedi yaşındaki gibi korkak ve savunmasız hissetti.

Hatıra Dolu Düşler – Cengizhan Genç yazısına devam et

Franz Kafka’dan bir öykü: “Mutsuzluk” – Çeviri: Güneş SOYBİLGEN

savaş çekiçMUTSUZLUK / FRANZ KAFKA

Çeviri: Güneş SOYBİLGEN

 

Artık dayanılmaz olmaya başlamıştı –bir Kasım günü, akşama doğru- ve ben odamdaki halının ince uzun şeridi boyunca bir yarış pistindeymişim gibi koşuyordum, derken sokak lambalarıyla aydınlatılmış sokağın ışığından ürktüm, sonra yine odaya doğru dönünce aynanın derinliklerinde kendime yeni bir hedef buldum, avazım çıktığı kadar bağırdım, ne çığlığıma bir karşılık ne de onu susturacak bir güç olmaksızın, ancak kendi çığlığımı duyarak. Öyle ki çığlığım kontrolsüz arttı ve artık duyulmaz hale geldiğinde dahi duramadı. Evet, artık dayanılmaz olduğunda, duvardaki kapı bana doğru açıldı, ne kadar da hızlıydı, çünkü ihtiyaç olan hızdı, aşağıda, kaldırım taşları üstündeki arabanın atları bile, savaşta gırtlakları düşmanın insafına terk edilmiş halde çılgınca sürülen atlar gibi şaha kalkıyordu.
Çocuğun biri küçük bir hayalet gibi zifiri karanlık, lambanın henüz yanmadığı koridordan çıkageldi ve belli belirsiz oynayan bir döşeme tahtasının üzerinde parmak uçlarında dikildi kaldı. Odamdaki alacakaranlıktan gözleri kamaşınca yüzünü alelacele avuçlarına saklayacak oldu, ama birden, pencereye doğru fırlattığı bakışla sakinleşti, baktığı yerde nihayet sürgülerin ardındaki karanlığın altına çökmüş sokak lambalarının giderek artan pusu vardı. Sağ dirseğiyle, açık kapının önünde odanın duvarından destek alıyordu, dışarıdan gelen esintinin ayak bileklerinde, boynunda, şakaklarında oynaşmasına izin verdi.  

Franz Kafka’dan bir öykü: “Mutsuzluk” – Çeviri: Güneş SOYBİLGEN yazısına devam et

Sihirli Dal – Banu Taylan

sihirli dalAdamın biri kalabalık şehrin içindeki ormanımsı parkta dolaşırken, sihirli bir dal bulmuş. Bilmiyormuş ama sihirli olduğunu, dalın kıvrımları çok hoşuna gittiği için almış onu yerden, hışırdayan sapsarı yaprakların arasından alıp hayran hayran bakmış dala. Sanki bu dünyadaki ağaçlardan birinin parçası gibi değilmiş. Evire çevire incelemiş dalı, sonra da birden gökyüzüne tutup kocaman daireler çizdirmeye başlamış. Daldan ışıklar çıktığını görünce, gözleri parlamış. Daha da büyük daireler çizdirince dala, mavi mavi yıldızlar fışkırmış her yana. Genç adam hayal gördüğünü sanmış. Çok sevmiş bu hayali. Artık onun yıldızlar fışkırtan bir dalı varmış. Sararan ağaçların arasına yüzlerce yıldızla, rengârenk ışıklar saçmış.

Sihirli Dal – Banu Taylan yazısına devam et

#Öykü – Zürafalar da Üşür – Meltem Dağcı

m

                                                                     

                                                                            "Öyle güzelsin ki

                                                                             Kuş koysunlar yoluna"

                                                                             Nilgün Marmara

Dünyanın tam ortasındayım.

Annemdeydim o an. Sınıfın ortasına kadar gelmişti, beni bulmuştu o ipek saçları. Gözler unutmaz ki; hatırlatır. Hâlbuki severdim ben annemi. Niye gitmişti, bilememiştim. Özlemi içimde ayrı birikti.

Birazdan atlıkarıncalı arabalara binip gökyüzünde kendimi bulacakmışım hissine kapıldım. Geçer mi bu his, belki. Yanımda güven ve huzur duruyordu o bana bakarken. Dört bucaktan var gücümle sarılmak isterken, gözlerinde biraz beklemem lazımdı anne. Bekledim.

#Öykü – Zürafalar da Üşür – Meltem Dağcı yazısına devam et

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok – Aysun Uzal

     parmaklikAklımda tutmam gereken şifreli sözcükler bunlardı. “Batı cephesinde yeni bir şey yok.” Ne anlama geldiğini bilmiyordum. “Böylesi daha iyi,” demişti, iri yarı ve her daim yapmacıklı bir umut taşıyormuş görünen o genç kız. Bu kızla daha önce tanışmışlığım vardı. Şiveli konuşuyordu, anlamakta zorlandığımı hatırlıyorum. Ona önyargılı bir küçümseme duyduğum halde sonrasında beni utandıran insancıl ilgisini de… Bir akşamüstü hasta yatağımda ateşimin yüksekliğinden halüsinasyonlar görürken mucizevî bir tesadüfle evime gelmiş ve sabaha kadar sirkeli bezlerle ovmuştu tüm bedenimi. Şaşırmış, irileşen gözlerle bakmış, becerikli ellerine teslim etmiştim kendimi.

      İşte şimdi bir tutuklu yakını olarak Bayrampaşa Cezaevi’nin kapısında beklerken bu sözcükleri tekrarlıyordum içimden. Ne anlama geldiğini merak ettiğim ama bilmememin daha doğru olduğu sözcükleri… O genç kız, adı Şirvan’dı ama genellikle takma isim kullanırdı. Kardeşimin arkadaşıydı. Aralarındaki yakınlığın fikir birlikteliğini aştığından şüpheleniyordum, sormaya yeltendiğim oldu ve kalkık kaşlarıyla alaycı bir gülümseme aldım ondan. O kadar. Onu bir kadın olarak algılamak benim için güç olmuştu ama bir kadındı. Sert, kararlı cesur ve pervasızdı. Soruları soran oydu hep, cevapları bekleyen… Beğenmediğinde kalkan kaşlarıyla süzen… Kardeşim onda ne bulmuştu? Bunu sorgulayıp dururdum ama sanırım güçlü görünüşü yanında bir o kadar da şefkatliymiş, güzel değildi, yine de insanı kendine çeken bir gülüşü vardı. Şirvan’la birkaç kez görüşmelerimiz oldu. Kardeşim için; onunla bağlantı kurabilmek, haberleşmeyi organize etmek ve onu görmeye gittiğimde ulaştırmam gerekenler için. Şirvan’a, çok cahilce olsa gerek, neden onu görmeye gitmediğini sormuş, anlayışlı ve hoş görür bir sevecenlikle bunu çok istediğini ama yapamayacağını söylemişti.

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok – Aysun Uzal yazısına devam et