Kategori arşivi: Edebiyat

Virginia Woolf – Duvardaki İz

Çev. Güneş Soybilgen

 

Başımı kaldırıp da duvardaki izi ilk gördüğümde belki Ocak ortalarıydı. Belli bir tarih söyleyebilmek için insanın ne gördüğünü hatırlaması lazım. O yüzden şu an gözümün önüne şömine ateşi geliyor, kitabımın sayfalarında oynayan sarı ışığı; şömine rafının üstündeki yuvarlak cam vazonun içindeki üç kasımpatıyı. Evet kış olmalı, çayımızı yeni içmiştik, çünkü başımı kaldırıp da o izi ilk fark ettiğimde sigara içiyordum. (…)

O iz, eğer çividen olduysa, asılan şey resim olamaz, kesin minyatürdür. Sahtedir kesin, çünkü burada bizden önce oturanlar öyle resimler seçmiştir – eski odaya eski resim. (…)

Emin değilim; zaten çivi izi olabileceğine inanmıyorum; fazla büyük, fazla yuvarlak. Kalkıp bakabilirim, ama şimdi kalkarsam kesin bir şey söyleyemeyeceğim; çünkü bir şey olup bitti mi, onun nasıl olduğunu ancak Tanrı bilir. (…)

Duvardaki o iz de delik değil zaten. Yuvarlak siyah bir madde de olabilir, yazdan kalma bir küçük gül yaprağı gibi, titiz bir ev hanımı olmadığımı düşünürsek –şu raftaki toza bakın mesela, hani derler ya, toz Truva’yı üç kat örtmüş, sadece ufak çömlek parçaları tamamen yok olmaya direnmiş, işte buna inanılır. (…)

Pencerenin önündeki ağaç hafif hafif cama vuruyor… Sessiz, sakin, ferah düşünmek istiyorum, hiç rahatsız edilmeden, koltuğumdan hiç kalkmak zorunda kalmadan, bir düşmanlık ya da engel hissi olmaksızın bir şeyden diğerine süzülmek. Gitgide daha derinlere dalmak istiyorum, sert, mesafeli gerçeklerin yüzeyinden uzağa. İzin verin kendimi yatıştırmak için aklımdan geçen ilk düşünceyi yakalayayım… Shakespeare… Mmm, en az bir başkası kadar iş görecektir. Bütün ağırlığıyla bir koltuğa oturmuş, ateşe bakan bir adam, böylece – çok yükseklerdeki bir cennetten durmaksızın fikirler akmış zihnine. Eli alnında öne eğilmiş ve insanlar, açık duran kapıdan bakıyorlar – çünkü bu sahnenin bir yaz akşamında geçmesi gerekiyor – ama bu ne kadar da tekdüze, bu tarihî kurgu! Beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Keşke beni hoşnut edecek bir düşünce dizisine denk gelseydim, dolambaçlı yollarla kendi itibarımı yansıtan bir diziye, çünkü en hoş düşünceler bunlardır ve kendilerini öven sözler duymayı sevmediklerine içtenlikle inanan o alçakgönüllü fare-rengi kişilerin zihinlerinden bile sıklıkla geçer. Doğrudan doğruya insanın kendini övdüğü düşünceler değildir bunlar; güzellikleri de buradan gelir, şunun gibi düşüncelerdir:

“Ve sonra odaya geldim. Bitki biliminden konuşuyorlardı. Ben, Kingsway’deki eski bir evin arazisinde, çer çöp yığınında büyüyen bir çiçek gördüğümü anlattım. Tohumu, dedim, Birinci Charles’ın döneminde atılmış olmalı. I. Charles döneminde hangi çiçekler yetişiyordu?” diye sordum – (ama yanıtı hatırlamıyorum). Mor püsküllü uzun çiçekler olsa gerek. Böylece devam ediyor işte. Her zaman için zihnimin içindeki varlığımı allayıp pulluyorum, şefkatle, sinsice, ona açıkça sevgi göstermeden, çünkü bunu yaparsam, kendi kendimi yakalamak zorunda kalırım ve korunmak için derhal bir kitaba uzanırım. Gerçekten de, insanın kendi görünümünü, taparcasına sevilmekten ya da onun gülünç ya da gerçek halinden inanılmayacak kadar farklı bir hal almasına neden olacak diğer her türlü muameleden içgüdüsel bir biçimde koruması tuhaftır. Yoksa hiç de tuhaf değil midir? Çok önemli bir mesele bu. Aynanın kırıldığını, imgenin kaybolduğunu ve orman derinliklerinin yeşili o romantik figürün artık orada olmadığını farz edelim, yalnızca diğer insanlar tarafından görülen bir insanın iskeleti var orada – ne havasız, sığ, açık, belirgin bir dünya haline geliyor! İçinde yaşanılmayacak bir dünya. Otobüslerde, metrolarda yüz yüze geldiğimizde, gözlerimizdeki kesinsizlik, camsılık ışıltısının sebebi olan aynaya bakıyor oluyoruz. Ve geleceğin romancıları bu yansımanın önemini daha çok fark edecekler, çünkü bir tek yansıma değil olan, neredeyse sonsuz sayıda; işte o derinlikleri keşfedecekler, o hayallerin peşinden gidecekler, hikâyelerinde gerçekliği anlatmayı zamanla bir kenara bırakarak, onun varlığını akışa bırakarak, tıpkı Yunanlıların ve belki Shakespeare’in de yaptığı gibi – ama böyle genellemeler çok kıymetsiz. Sözcüğün o askeri sesi yeter. Başmakaleleri, devlet vekillerini hatırlatıyor – insanın çocukken başlı başına kendisi olarak, standart şey, gerçek şey olarak gördüğü şeylerin bir toplamı, ancak isimsiz lanetlenme riskini göze alarak kurtulabilirsin şeyden. Genellemeler Londra’da Pazar’ı anımsatıyor her nasılsa, Pazar öğleden sonraları yapılan yürüyüşleri, Pazar yemeklerini, ölülerden, giysilerden ve alışkanlıklardan – hoşlanmadığı halde, belli bir saate kadar bir odada hep birlikte oturma alışkanlığı mesela – nasıl bahsedildiğini… Her şeyin bir kuralı vardı. O dönemin sofra örtüsü kuralına göre örtü kraliyet sarayı koridorlarındaki halıların fotoğraflarında görebileceğiniz şekilde küçük sarı bölmeli goblenden olmalıydı. Farklı tür bir örtü gerçek örtü değildi. Ne şaşırtıcı ve yine de gerçek olan Pazar yemekleri, Pazar yürüyüşleri, kır evleri ve sofra örtülerinin aslında gerçek olmadıklarını keşfetmek ne harikaydı, aslında yarı hayaldiler, ve onlara tapmayanlara gelen lanet sadece gayrı meşru bir özgürlük hissiydi. Şimdi merak ediyorum, onların, o gerçek standart şeylerin yerini neler alıyor? Belki erkekler; hayatlarımızı yöneten, standartları belirleyen, Whitaker’ın Kıdem Tablosu’nu oluşturan, zannedersem savaştan beri birçok kadın ve erkek için yarı hayal haline gelen erkek bakış açısı – ki insan umut ediyor, hayallerin, maun salon büfelerinin, Landseer resimlerinin, Tanrılar ve Şeytanların, Cehennem ve diğerlerinin gittiği çöplüğü boylayacak, ardında bizi sarhoş eden bir gayrı meşru özgürlük hissi içinde bırakarak – tabi özgürlük diye bir şey varsa…

Farklı açılardan bakınca duvardaki iz sanki dışarı fırlamış gibi duruyor, tam bir yuvarlak gibi de değil zaten. Emin olamıyorum, ama sanki gözle görülür bir gölgesi var gibi. Sanki elimi uzatıp dokunsam parmağımın tepeciğe çıkıp indiğini hissedeceğim, South Down’dakiler gibi, ya mezar ya tahkimat yeri oldukları iddia edilen pürüzsüz bir tepecik. Çoğu İngiliz gibi melankoli özlemim yüzünden ben mezar olmalarını ve bir yürüyüş sonunda çimenlerin altındaki kemikleri düşünmeyi çok doğal karşılıyor olmayı tercih ederdim. Bununla ilgili bir kitap falan olmalı. Antika meraklısı biri kazıp o kemiklerden bulmuş ve onlara isim bile vermiştir. Antika meraklısı dediğimiz nasıl biri olur, merak ediyorum. Zannedersem çoğu emekli albay falandır, ihtiyar işçi ekibinin başında toprak ve taş parçalarını inceler, kahvaltı sofrasında komşu kiliseden gelen mektup açılır ki bu mektuplaşma kendilerini pek bir önemli hissettirir. Ok uçlarını karşılaştırma ihtiyacı sayfiye köylerini gezmelerini gerektiriyordur. Bu ihtiyaç kendileri kadar erik reçeli yapmak ya da çalışma odasını temizlemek isteyen ihtiyar eşlerini de memnun ediyordur, tahkimat mı yoksa mezar mı diye süre giden bu büyük bilinmezliğe merakı canlı tutarken, albay da bu çok önemli sorunun her iki ucunu destekleyen ipuçları toplayarak kendini gayet filozof hissediyordur. İşin sonunda tahkimat fikrinde karar kıldığı bir gerçektir, kendisine karşı çıkılınca üç ayda bir yapılan yerel toplantıda okumak üzere bir risale kaleme alır, tam okuyacakken inme iner, son bilinçli düşüncesi eşi ya da evladı değil, tahkimat yeri ve oradaki ok ucudur, artık yerel müzede, Çinli bir kadın katilin ayağı, bir avuç Elizabeth devri çivi, bir sürü toprak Tudor devri piposu, Romalılar’dan kalma bir parça çömlek, Nelson’un kullanmış olduğu bir şarap kadehi ile birlikte sergilenmektedir – ki gerçekten ne olduğunu bilmediğimi ispatlıyor. Hayır, hayır, hiçbir şey ispatlanmış değil, bilinen bir şey yok. Ve eğer şimdi kalkar da duvardaki izin gerçekte – ne diyebiliriz? – iki yüz yıl önce çakılmış devasa bir çivinin başı olduğunu, kim bilir kaç nesil hizmetçinin sabırlı çabalarıyla aşındırdığı başını boyanın altından arz-ı endam ettiğini ve modern hayattan ilk izleniminin beyaz boyalı şömine ateşiyle ısınan bir oda olduğunu netleştirsem, elime ne geçer ki? – Bilgi? Gelecek spekülasyonlar için malzeme? Ben otururken de düşünebiliyorum. Hem bilgi nedir ki? Bilgili insanlarımız, mağaralarda, ormanlarda çömelip şifalı ot kaynatan kır farelerini sorguya çeken ve yıldıznâme hazırlayan cadılarla münzevilerin torunları değildir de nedir? Onlara ne kadar az saygı gösterirsek, batıl inançlarımız o kadar azalır, güzelliğe ve akıl sağlığına saygımız artar… Evet, çok hoş bir dünya hayal edilebilir. Sessiz, ferah bir dünya, göz alabildiğine kırmızı ve mavi çiçeklerle dolu bir yer. Öğretmensiz, uzmansız ya da polis kılıklı hizmetçilerden arınmış bir dünya, beyaz deniz yumurtalarından yuvaların üzerinde asılı nilüferlerin gövdelerinden beslenen bir balığın yüzgeciyle suyu kestiği gibi, insanın düşünceleriyle kesebildiği bir dünya… burada su altında boğulmuş olmak ne huzurlu, dünyanın merkezinde kök salmış, gri suların içinden yukarıya bakmak, aniden parlayan ışıklarla, akislerle – ah bir de Whitaker’ın Almanak’ı olmasaydı – o Kıdem Tablosu olmasaydı!

Ayağa fırlamalı ve duvardaki izin ne olduğunu kendim görmeliyim – çivi mi, gül yaprağı mı, yoksa tahtadaki bir çatlak mı?

İşte doğa bir kez daha o eski kendini koruma oyununu oynuyor. Bu düşünce silsilesinin enerji kaybı, hatta gerçeklikle çarpışma alameti olduğunu seziyor doğa, zira Whitaker’ın Kıdem Tablosu’na karşı parmağını dahi kıpırdatmaya kim cesaret edebilir? Canterbury Başpsikoposu’nu, Lord Şansölye takip ediyor, onu da York Başpsikoposu. Herkes birini takip ediyor, Whitaker’ın felsefesi bunun üzerine kurulu; ve önemli olan kimin kimi takip ettiğini bilmek. Whitaker biliyor ve onu bırak, Doğa böyle nasihat ediyor, bu seni öfkelenmek yerine teselli etsin; ve eğer teselli bulamıyorsan, bu huzur anını illa bozmak zorundaysan, duvardaki izi düşün.

Doğa’nın oyununu anlıyorum – heyecan ya da acı tehdidi taşıyan her türlü düşünceye son vermek için harekete geçmedeki aceleciliğini. Sanırım düşünmediklerini varsaydığımız eylem adamlarına içten içe duyduğumuz küçümseme hissi bundan kaynaklanıyor. Yine de, insanın münasebetsiz düşüncelerine, duvardaki bir ize bakarak nokta koymasından zarar gelmez.

Gerçekten de, gözlerimi üzerine sabitlediğimde, denizde bir kalas tutunduğumu hissediyorum. İki başpiskopos ve Lord Şansölye’yi birden kuytu gölgelere dönüştüren tatmin edici bir gerçekliğe kapılıyorum. İşte belirgin olan, gerçek olan bir şey. Kabustan gecenin bir yarısı uyanan kişi de aynı böyle hızla ışıkları açar ve öylece yatar, çekmecelere şükreder, maddeye, gerçekliğe, bizimkinden başka bir varoluşun kanıtı olan gayrı-şahsi dünyaya şükreder. İnsanın emin olmak isteyeceği bir şeydir bu… Ahşap, düşünmesi hoş bir şey. Ağaçtan geliyor; ağaçlar büyüyor ve nasıl büyüdüklerini biz bilemiyoruz. Yıllar, yıllar boyunca büyüyorlar, bizi umursamadan, çayırlarda, ormanlarda, nehir kenarlarında – hepsi de düşünülesi şeyler. Sıcak akşamüzerleri inekler kuyruklarını onlara sürtüyor; nehirleri o denli yeşile boyuyorlar ki, su tavuğu daldığında, insan onu sudan çıkınca yemyeşil görecekmiş gibi oluyor. Balıkları, rüzgarda dalgalanan bayraklar gibi, akıntıya karşı dengede dururken düşünmek hoşuma gidiyor; ve nehir yatağındaki balçık tepeciklere ağır ağır akın ederken düşünmek. Başlı başına ağacı düşünmek hoşuma gidiyor: – önce ahşap olmanın sıkı kuru hissi; sonra sert rüzgarın gıcırtısı; sonra özün yavaş yavaş akan lezzetli suyu. Ağacı, kış geceleri boş tarlada tüm yaprakları onu sarıp sarmalamış öylece dikilirken düşünmeyi de seviyorum, hiçbir narin yeri ayın demir kurşunlarına hedef olmaksızın, tüm gece boyunca yuvarlana devrile giden bir dünya üzerinde çıplak bir gemi direği. Haziran’da kuşların şakımaları çok gürültülü ve garip oluyordur; ve kabuğun yarıkları içinde bir aşağı bir yukarı zahmetle gidip gelen ya da yaprakların ince yeşil gölgesinde güneşlenirlerken, kızıl elmas gibi gözlerle dosdoğru önlerine bakan böceklerin ayakları ne soğuk geliyordur onlara. Dallar toprağın engin soğuk basıncı altında bir bir çatırdayarak kopar, sonra son fırtına gelir ve en yüksekteki dallar düşerek tekrar toprağa karışır. Bu halde bile, yaşamla iş bitmemiştir; bir ağaç için hala sabırlı, tetikte bir milyon yaşam vardır dünyanın dört bir yanında, yatak odalarında, gemilerde, kaldırımda, erkek ve kadınların çayın üzerine sigara içtikleri oturma odalarında. Huzurlu, mutlu düşüncelerle doludur bu ağaç. Her birini tek tek ele almak isterim, ama araya giren bir şey var… Neredeydim? Ne ile ilgiliydi tüm bunlar? Bir ağaç mı? Nehir mi? Downs mı? Whitaker’ın Almanak’ı mı? Çirişotu tarlaları mı? Tek bir şey bile hatırlayamıyorum. Her şey hareket ediyor, düşüyor, kayıyor, yok oluyor… Çok büyük bir madde ayaklanması var. Biri tepemde beliriyor ve diyor ki –

“Gazete almaya çıkıyorum.”

“Evet?”

“Gerçi gazete almanın da bir faydası yok… Hiçbir şey olmuyor. Lanet savaş, Tanrı belasını versin şu savaşın!… Ama yine de insaf, duvarımızda neden sümüklüböcek var, onu anlamıyorum.”

Aaaa, duvardaki iz!

Sümüklüböcekmiş.

 

 

1921

 

 

Virginia Woolf – Perili Ev

Çev. Güneş Soybilgen

 

Hangi saatte uyanırsanız uyanın, kapanan bir kapı olurdu mutlaka. Odadan odaya geçerlerdi el ele, orayı kaldıra burayı aça. Hayalet gibi bir çift oldukları kesindi.

“Burada bırakmıştık” dedi, kadın. Ve adam ekledi, “Ama burada da!” “Üst katta” diye mırıldandı kadın. “Ve bahçede” diye fısıldadı adam. “Sessiz olalım,” dediler, “yoksa onları uyandıracağız.”

Fakat bizi uyandırmış falan değildiniz. Ah hayır. “Onu arıyorlar; perdeyi çekiyorlar,” diyebilir insan ve bir ya da iki sayfa daha okur. “İşte şimdi buldular,” emin olur insan kalemi sayfanın kenarında tutarak. Ve sonra okumaktan yorulunca, insan ayağa kalkıp kendisi görebilir, evin bomboş olduğunu, kapıların açık olduğunu, yalnızca üveyiklerin memnuniyetle fokurdadığını ve çiftlikten gelen harman dövme makinesinin uğultusunu. “Buraya neden geldim? Ne bulmak istiyordum? ” Ellerim boştu. “O zaman belki de üst kattadır?” Elmalar tavan arasındaydı. Ve yeniden aşağıya, bahçe her zamanki gibi, kitap çimlerin üzerine kaymış yalnız.

Ama onu salonda bulmuşlardı. Görülebildiklerinden değil. Camlara elmaların aksi vuruyordu, güllerin aksi, yerdeki tüm yapraklar yeşildi. Salona geçtiklerinde elma yalnızca sarı yanını dönmüştü. Yine de, bir an sonra, kapı açılsa, yere yayılsa, duvarlara asılsa, tavandan sallansa -ne? Ellerim boştu. Bir ardıç kuşunun gölgesi halıdan gelip geçti; üveyik sessizliğin en derin kuyularından çekti fokurtulu sesini. “Güvende, güvende, güvende,” diye attı evin nabzı yumuşakça. “Hazine gömüldü; oda…” nabız yarıda kesildi. Ah yoksa o, gömülü hazine miydi?

Bir an sonra ışık donuklaşmıştı. Dışarıda bahçede o zaman? Ama ağaçlar serseri bir güneş ışınını karanlığa boğdu. Çok ince, çok nadir görülen bir serinkanlılıkla, yüzeyin altına doğru batmış olan o aradığım ışın, hep camın ardında tutuşurdu. Ölümdü cam, ölüm aramızdaydı; yüzlerce yıl evvel önce kadına gelmiş, tüm pencereleri mühürleyerek evi terk etmişti; odalar karanlığa gömülmüştü. Evi bıraktı, kadını bıraktı, kuzeye gitti, doğuya gitti, Güney göğünde yıldızların döndüğünü gördü; evi aradı, onu Downs’ın aşağı tarafında buldu. “Güvende, güvende, güvende,”  diye attı evin nabzı hoşnutlukla, “Hazine sizindir.”

Rüzgâr bulvar boyunca uluyor. Ağaçlar kamburlaşıp bir bu yana bir o yana eğiliyor. Ay ışığı dağılıyor ve yağmurda vahşice akıyor. Ama lambanın ışığı doğrudan pencereden vuruyor. Mum dimdik ve hareketsiz yanıyor. Hayaletimsi çift evin içinde dört dönerek, pencereleri açarak, bizi uyandırmamak için fısıldaşarak kendi neşelerini arıyor.

“Burada uyurduk” diyor kadın. Ve adam ekliyor, “Sayısız öpücük.” “Sabahları uyanmak – ” “Ağaçların arasında ağaran – ” “Üst katta – ” “Bahçede – ” “Yaz gelince – ” “Kışın kar yağarken – ” Uzak odalarda kapılar kapanıyor, kalp atışı gibi hafif hafif vurarak.

Yaklaşıyor, kapı ağzında duraklıyorlar. Rüzgâr hafifliyor, gümüşi yağmur damlaları camdan aşağıya kayıyor. Gözlerimiz kararıyor; yanı başımızda hiç adım sesi duymuyoruz; hayaletlere özgü pelerinini açan bir hanım yok ortalıkta.  Adamın elleri fenere siper oluyor. “Bak,” diye fısıldıyor. “Derin uykudalar. Dudaklarında aşk.”

Eğilerek, gümüş lambalarını üzerimizde tutarak, uzun uzun ve derinlemesine bakıyorlar bize. Uzun süre oyalanıyorlar. Rüzgâr doğrudan hücum ediyor; alev eğiliyor hafifçe. Ayın vahşi ışınları hem zemini hem duvarı delip geçiyor ve buluşuyorlar, lekeliyorlar eğik yüzleri; düşünceli yüzleri; uyuyanları arayan ve saklı sevinçlerinin peşinden koşan yüzleri.

“Güvende, güvende, güvende,” diye atıyor evin kalbi gururla. “Uzun yıllar — ” diye iç geçiriyor adam. “Yine buldun beni.” “Burada, ” diye mırıldanıyor kadın, “uyumak; bahçede kitap okumak; gülmek, tavan arasında elmaları yuvarlamak. Hazinemizi burada bırakmıştık -” Eğiliyorlar, ışıkları gözlerimdeki perdeyi kaldırıyor. “Güvende, güvende, güvende” diye atıyor evin nabzı vahşice. Uyanıyorum haykırarak.  “Aa gömülü hazineniz bu muydu? Kalpteki ışık!”

1921

 

 

 

 

 

 

Yalnızız’daki Ütopik Alt Metin: Simeranya

GÖZDE AKTÜRK

Peyami Safa, ortaokul ders kitaplarının etkisiyle sadece Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ndan ibaretmiş gibi düşünülür genellikle. Ne var ki Safa, Türk edebiyatında istisnai bir romancıdır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile insan psikolojisini nasıl derinlemesine tahlil edebildiğini kanıtlamış olmakla birlikte “Biz İnsanlar”, “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu”, “Yalnızız” gibi romanlarında bu tahlilin ötesine geçmiş; romanlarına felsefi, varoluşçu bir boyut kazandırmıştır. Karakter analizleri, insan ilişkileri, yozlaşmış düzen, etik değerlerin sorgusu konularında bir manifesto sayabileceğimiz “Yalnızız”,  içinde “Keşke daha etraflı anlatılsaymış,” dediğimiz bir ütopya barındırır. Ayrıca yazarın düşünce ve sanat gücünü en iyi yansıtan romanlarından biridir.

Yalnızız’daki Ütopik Alt Metin: Simeranya yazısına devam et

Ursula Le Guin: Fanteziye ihtiyacımız var

Ursula Le Guin

Özgürlüğü hatırlayan yazarlara ihtiyacımız var. Şairlere, hayalperestlere, daha büyük bir gerçeği görebilen gerçekçilere…

*

Şirket kârını ve reklam gelirini artırmak amacıyla satış stratejilerine uyumlu metinler yazmak ile sorumlu bir kitap yayıncılığı ve yazarlığı aynı şey değildir.

*

Kapitalizmde yaşıyoruz, onun iktidarı içinden çıkılamaz gibi görünüyor.

Kralların kutsal hakları da öyle görünüyordu. İnsana ait her iktidar, yine insanlar tarafından direnişle karşılaşabilir ve değişebilir. Direniş ve değişim çoğunlukla sanatta başlar. Sıklıkla da bizimkinde, kelimelerin sanatında.

*

Amerikan edebiyatının ihanetini izlemek istemiyorum. Biz, yazarak ve yayımlayarak yaşayanlar, gelirden kendi payımızı istemeli ve talep etmeliyiz: fakat bizim harika ödülümüzün adı kâr değil, onun adı Özgürlük.

 

Ulusal Kitap Ödülleri töreni konuşmasından… (NewYork 2014)

 

 

 

Acıyı hangi dile tercüme etsek şimdi yalan olur Pollyanna* / Tuba Tarım

Huzursuz bir insanım. O kadar huzursuzum ki vücudum huzursuzluğuma tahammül edemiyor. Gencecik yaşta migren ağrılarından karanlık odalara sığınıyorum. Mide ağrılarından tuvaletin derin, uzun, huzurlu deliğine sığınıyorum. Kimseye değmeden giden bir deliğe kusuyorum huzursuzluğumu. İyi bir insan mıyım sorusunun huzursuzluğu bu. Belki de nasıl yaşıyorum huzursuzluğu. Belki de sevdiklerime faydalı olabiliyor muyum şüphesinin huzursuzluğu. 

Acıyı hangi dile tercüme etsek şimdi yalan olur Pollyanna* / Tuba Tarım yazısına devam et

Melisa Gürpınar – Gözyaşıyla Söner mi Yangın

Melisa Gürpınar

gözyaşıyla söner mi yangın
ey ölüm 
ben ne aptalım 
okunur mu yolladığım mektup 
tutuşmuş bir kalemle yazdığım 

dağıldı oyuncak atımın boncukları 
bütün çeşmeleri kurudu sokağımın 
kapladı göğün yüzünü 
kara bir örümceğin ağı 

halden anlar mı acaba güneş 
ama o hiç sokak çocuğu olmadı 
uyumadı kaldırımda 
farelerle yanyana 
şair de olmadı hiç 
beyaz ince bir dizeyle 
bağlanmadı ay ışığına 

bütün sayfaları uçtu hayatımın 
sonunda mürekkebimle sulandı 
ortanca saksıları 
bir de sözlüğü olacaktı aşkın 
sanırım eskiciye satıldı 
ya kentim 
daha yeni doğmuştu 
acaba çingeneler mi çaldı ey ölüm 
ben çok aptalım 
arıyorum boş yere 
kendi küllerime gömdüğüm ışığı

*

Melisa Gürpınar (1941 – 2014)

Şair, yazar Melisa Gürpınar 1941 yılında İstanbul'da doğdu.

İstanbul Belediyesi Konservatuarı Tiyatro Bölümünün ardından, öğrenimine 
Londra'da devam etti. Alanında birçok etkin çalışmalarda bulunan Gürpınar,
tiyatroyla yakınlığını eleştirmen olarak sürdürdü. 

Umut Pembeleri, Yeni Bir Gün Şarkısı, Geceyarısı Notları, Ara Beni Sevgilim Sözcüklerin İçinde, Yalnızlık Mevsimi, Yaz Mektupları, İstanbul`un Gözleri Mahmur, Bir İstanbul Üçlemesi, Yeni Zaman Eski Hayat, Çocukluğum ve Ölümüm Uçup Giden Kent, Okul Arkadaşım, Salkımsöğütlerin Gölgesinde, Kitap Benim Kanadım, Her Harf Bir Melek, Ada Şiirleri kitapları yayımlanmış olan Melisa Gürpınar'ın birçok ödülü bulunmaktadır. 

John Donne – Kimse Ada Değildir Kendinden Müsemma

John Donne

 

Çev. Güneş Soybilgen

 

Kimse ada değildir

Kendinden müsemma.

Herkes karanın bir parçası,

Bütünden bir parça.

Bir toprak parçası sürüklenecek olsa denize,

Azalır Avrupa.

Sürüklenen bir dağlık burun da olsa,

Dostunun evi,

Ya da kendi yuvan olsa da:

Her insanın ölümü eksiltir beni.

Çünkü ben içindeyim insanlığın.

Ve bu yüzden kimseye sorma

Çanlar kimin için çalıyor diye,

Senin için çalıyor.

 


Dipçe:
Ernest Hemingway’in ünlü romanına adını verirken esinlendiği John Donne şiiri. Esasen bu dizeler Donne’un bir katedralde başrahip olduğu dönemdeki vaazlarından biridir, sonradan yayımlanmıştır. Çanlar Kimin İçin Çalıyor ne kadar ünlü ve etkili bir romansa, Donne da o kadar az tanınır günümüz okuru tarafından. 

 

John Donne (1572-1631)

İngiliz şair ve vaizdir. Metafizik şiirini kurmuş ve en önemli temsilcisi olmuştur. Metafizik şiir, gerek tarzı gerek kullanılan benzetmeler açısından çağının çok ötesinde bir akımdır. Metafizik şairler geleneksel olarak şiirsel olmadığı kabul edilen konuları şiirlerinde işlemekten kaçınmamışlardır. Örneğin Donne, ayak kokusunu şiirsel malzeme olarak kullanmış tek şair olmasının yanı sıra gerçekçi ve hislere değin tarzı ile tanınır. Şiirleri dilin canlılığı ve tasvirlerin yakınlılığı ile öne çıkmıştır. 1631 yılında Londra’da arkasında pek çok şiir bırakarak hayatını kaybetmiştir. 

Jasmine için Balık Tutmak – John Ravenscroft

 

 

Çev. Güneş Soybilgen

 

Altı numaralı yatakta çıt çıkarmadan yatan genç kadının adı Jasmine. Benimki de öyle, ama isimler yapay şeylerdir, suyun içinde bata çıka yüzer. Biz bundan daha derin bağlar paylaşıyoruz. İşte beni büyülemesinin nedeni de bu – bu yüzden işten kalan zamanlarımı onun yanı başında geçiriyorum.

Bugün zor geçiyor. Hemşire hastalarla uğraşırken ben sürgüleri boşaltmakla, form doldurmakla, pansuman yapmakla meşguldüm. Nihayet öğleden sonra geç bir saatte kahve yapmak için birkaç dakika fırsat buldum, yatağının yanı başındaki turuncu plastik sandalyeye oturdum. Sonunda ayaklarım yerden kesildiği için minnettar, yeniden onunla olmaktan memnundum.

“Merhaba Jasmine”  dedim, kendimi tanıtır gibi.

Cevap vermedi. Jasmine hiç cevap vermez. O çok derin uykuda.

Benim gibi, o da deniz kazası geçirdi. Ben de bir balıkçının kızıyım, o yüzden kelimelerimi olta iğnesine takar, onun kulaklarına doğru oltayı atarım, soğuk karanlık suların içine doğru battığını görür gibi olurum. O, aşağıda her neredeyse.

“Bugün az vaktim var” dedim ona, saçlarına dokunarak.

Jasmine söz konusu olunca, dokunmamak güç. Öylesine nadide bir şey, gerçek güzelliğe sahip bir kadın. Bu yüzden, insanlar onun etrafında olmak için bahaneler üretiyor. Onları Jasmine’e bakarken, onu içerlerken, onunla beslenirlerken yakalıyorum. Hepsi birer barakuda. Yatağının yakınlarındayken neredeyse emekleyecek kadar yavaşlayan tekerlekli sandalye görevlileri. Aç gözlerle dolanan ziyaretçiler. Durup ince perdeyi aralayan ve sürekli olarak muayene edilmesi gerekmediği halde bir daha, bir daha muayeneye gelen doktorlar.

Fevkalade güzellik. Jasmine ve bende ortak olmayan bir şey. Bundan memnunum.

“Baban birazdan burada olur,” diyorum. “Geçen hafta söylemişti geleceğini.”

Jasmine hiçbir şey söylemiyor. Sol gözkapağı kımıldıyor. Galiba.

Babasının balıkçı teknesindeki olayın üzerinden iki ay geçti, güverteden düşüp batalı, ağlara takılıp kalalı. Önce kimse fark etmemiş, sonra panik başlamış. Babası onu tekrar güverteye çıkarmış ve eve yol almış. Sonunda kızının cesedi olduğu düşündüğü şeyi kıyıya taşımış.

“Jasmine” diye fısıldıyorum. Attığım yeme gelmesini istiyorum. Yemi yutmasını istiyorum.

Allahtan, o sabah kasabada doktor vardı, akrabalarını ziyarete gelmiş genç bir adam. Bu boğulmuş kadını felaketin eşiğinden çıkaran, hikâyesini bana anlatan o genç adamdı. Gözlerini açtı, dedi, babasına baktı ve tek bir kelime etti – sonra tekrar daldı, bu kez komaya.

Barakuda. Jasmine’in söylediği kelime buydu.

Babası ziyarete geldiğinde saçına dokunuyor, yanağından öpüyor, yatağın yanındaki turuncu plastik sandalyeye oturuyor ve elini tutuyor. Benim babamınkiler gibi onda da büyük, kahverengi, yaşamın katılaştırdığı balıkçı elleri var. O da deniz kokuyor, iyi, sade bir adammış gibi davranıyor.

Jasmine. Çok şey paylaşıyoruz, neredeyse biriz.

Hatırlıyorum sabah erkenden uyanmam için saçlarımın okşandığını, babamın beni yarı uykulu yatağımdan kaldırıp taşıdığını, teknesine koyduğunu. Hoyrat sesi kulağımda, sert elleri tenimde. Gitmeyi hiç istemedim, ama sadece çocuktum. Teknenin sallandığını, martıların çığlıklarını hatırlıyorum.

“Jasmine, içinde bir hayat var. Seni çağırdığını duyamıyor musun?!”

Ses yok.

Koğuşun kapısı çarpıyor, Jasmine’in babasının, ellerinde çiçeklerle bize doğru yürüdüğünü görüyorum. Bana gülümsüyor. Ölüyken bile, çocuğumda babamın gülümsemesi vardı, Jasmine’in çocuğu da bu adamınkini taşıyacak. Bunu biliyorum.

Yatağı başında durup saçlarına dokunuyor. İçimde derinlerde bir yerlerde bir şey kımıldıyor. Jasmine’in gözkapaklarını izliyorum, yemi ısırmasını bekleyerek.

 

Rıfkı Almaz: Türk İşi Ekşın!

Klasik eserlerin; ağır, felsefi yönü ağır basan, sindirerek okunması gereken kitapların yanında biraz nefes almak ve alternatif edebiyat dünyasına dalmak gerekiyor. Aksiyona dayalı, gerçekçi, olay ağırlıklı, heyecanlı, eğlenceli ve mizahtan uzaklaşmayan filmler kadar bu tarz kitaplar da bir ihtiyaç.  Mehmet Doğan’ın ilk romanı Rıfkı Almaz-Arabesk Bir Fikşın, daha kapağını görenlere eğlence ve macera dolu bir roman olduğunu hissettiriyor. Tarafımdan biraz gecikmeli bir okuma ve paylaşma oldu fakat ne demişler; “Late is better than never.”

Rıfkı Almaz: Türk İşi Ekşın! yazısına devam et