Kategori arşivi: Sevgisiz Günlük

Oyunun İçinde

Kadir Aydemir

Kimim ben. Bir yüzüm var mı suya yansıyan? Her gece başımı yastığa koyduğumda eriyen, değişen bir surat bu. Yaptığım şey basit taklitten öteye geçebilir mi? Tramvay jetonu satan adamın az ilerisinde duran, soğukta titreyen simitçi benden daha inandırıcı. Parmaklarındaki siyahlık, nasırlar, çarpık dişleri ve gözlerine oturmuş olan alaca bulutlar onu benden daha gerçekçi kılıyor. Bir oyuncu ancak onunla yer değiştirdiğinde, acılarını ve sevinçlerini “hedef” karakterle takas ettiğinde bir adım atmış olur. Kendimi kaybetmeden başarabilmeliyim bunu. Vazgeçilmez bir yara izi gibi, arada bir kaşıyarak o belirsiz çizgiyi, hatırlamakta fayda var: “Ben o değilim ama herkes olabilirim.” Sağlıklı bir ruh hali aramak boşuna, neden en büyük düşüm herkesin düşlerine erişebilmek oldu ki? Sanırım bir oyuncu gelişkin gözlem ve detay gücüyle donatılmamış olarak acuna fırlatılmışsa, ya da kendine yeni bir zırh biçemiyorsa, bu işi bırakmalı. Sokaktaki insanın benden daha iyi olduğunu her zaman aklımda tutmalıyım. Mendil satan yaşlı kadın, topallama numarası yapan genç dilenci, sürekli başını kaşıyan düşünceli baloncu… Hepiniz benim ulaşmak istediğim yerdesiniz.

(sürecek…)

Donuk Bir Günden Notlar – Kadir Aydemir

Kitabı okudum ve kapattım. Başladığım yerden bitirdiğim yere dek saydım: Beş sayfa. Beş sayfacık. Sıkıldım. Otobüs ara duraklarda durdukça yeni yüzler ekleniyor içeriye. Sağ çaprazımda oturan genç kız Erdal Öz okuyor. “Gülünün Solduğu Akşam”. Kitap okurken kaçamak bakışlar atıyor bana, hissediyorum yüzünü kaldırıp gözlerini üzerime diktiğini. Bacaklarımdan yukarı tırmanan bir tırtıl varmışçasına ürperiyorum bakışlarını hissettikçe. Tekrar açıyorum kitabı, dışarıyı izliyorum, arabalar gelip geçiyor yanımdan, mutlu bir çift, yalnız bir adam, dalgın bir kadın. Aynı hızda gittiğimiz bir aracın tekerleklerine bakıp dalıyorum. Aslında bir trende olmak isterdim şu an, rayların oyununu seviyorum. İstasyonlardaki hayatı seviyorum. Tren yolundaki elektrik direklerine konan kargaları seviyorum. Buz tutan ağaçları seviyorum. Ölü kuşları seviyorum. Bugün böyle bir gün. Durgun.

Kadir Aydemir

Ne okusam! Ne yapsam! – Kadir Aydemir

Temmuz ayı kötü geçti. Boktan bir ay. Can sıkıntısı. Düşünceler. İki harika kitap bitirdim bu arada. İlki Julio Cortazar’ın “Mırıldandığım Öyküler”i, ikincisi Gabriel Garcia Marquez’in “On İki Gezici Öykü”sü. Aklımda hep Hesse’nin “Bozkırkurdu”nu okumak var, ama ona neden bilmem sıra gelmedi hâlâ… Ben de, yaklaşık 3 yıldır okumayı düşündüğüm, kütüphanemde ısrarla sırasını bekleyen bir şaheseri seçip aldım tozun içinden: Rainer Maria Rilke’nin tek romanı, okuyanları sarsan dehşetengiz bir kitap: “Malte Laurids Brigge’nin Notları”. Bu bitsin, bu ay da biter. Arada bir iki şiir kitabı da okunur. Öyle işte… Bugün “bunları not etmeliyim” dedim içimden. Kitap okuyamadığım zamanlar sinemaya sarıyorum. Ama kitapların yeri ayrı… “Bülbülü Öldürmek” mesela izlediğim son film oldu. Oldukça iyiydi bana kalırsa. Sıkıldım, buraya kadar bugünlük.

Kadir Aydemir

İstiklal Caddesi’nde Ay ve Aynalara Çarpmak – Kadir Aydemir

Yanından geçtiğimiz bütün masalar dolu. Rakı içecek yer yok. Sonunda sakin bir yer bulduk Asmalı’da. Hava kararmaya başlıyor. Rakı.. Buz lütfen… yavaş yavaş parlıyor gözlerimiz. Ay iniyor örümcek gibi bir Rum apartmanının üstüne. Kediler suskun. İçtikçe uzaklaşıyoruz bu kentten, her şeyden, gülümsüyoruz, aşktan konuşuyoruz. Alkol siyah bir pelerin gibi. Çatalın keskin ucunu tabağa sürtüyorum. Peyniri gırtlağımda bekletiyorum, tuz bu, acı çektiriyorum durduk yerde kendime, sonra buz gibi beyaz rakı iniyor aşağı. Bir ara yüzümü yıkamaya gidiyorum meyhanede. Çıkışta, içerde, aynalara bakıyorum. Onlarca ayna… Yüzümü inceliyorum. Çirkin buluyorum kendimi. Eski bir ayna bu, sihirli gibi geliyor. Beyaz dişlerim, gözbebeklerim, yüzümdeki ben, işte ben buyum. Kendimle ilgili ne düşünüyorum tam şekillenmeden yaşlı bir kadın koluma yapışıyor.

“Bu aynalarda durup kendini inceleyen nadir kişilerden birisin sen,” diyor kadın. Yüzüne bakıyorum, asil bir kadın, renkli gözleri pars gibi.

Gülümsüyorum. “Bu kadar ayna…” diyorum “Geçmişle bir hesaplaşma mı? Bir kaçış mı?”

Çok seviniyor kadın, kolumu daha sıkı kavrıyor sevgiyle. Ruhtaş bir insan… “Geçmişimle yüzleşiyorum,” diyor. Paris’te yılları geçmiş… bazı insanlar neden bana yüzyıllardır tanıdık gibi gelir anlamam… “Aynaları seviyorum,” diyor bana. “Ben de severim,” diyorum. Mesleğimi soruyor, gazeteci ve yazar olduğumdan bahsediyorum kısaca, yıllardır benim o aynaya bakmamı bekliyormuş hissi doğuyor içime. “Aynalarla ilgili bir şiirim var,” diyorum. “Elyazısıyla bırak bana,” diyor. Masama dönüyorum. Hesabı ödeyip uzaklaşıyoruz oradan. Kedilerin sesini duyuyorum. Ay, biz yürüdükçe yer değiştiriyor.

Kadir Aydemir

“Sevgisiz Günlük” Yeniden – Kadir Aydemir

Yıl 2000-2001’di, sanırım internette tutulan ilk günlük sayfalarındandı “Sevgisiz Günlük”. Yüzlerce okuru vardı, sonra sildim sanırım sinirlenip, yüz felci geçirmiştim, içimde şiirler kafayı sıyırmak üzereyken bıraktım yazmayı. Yıllar sonra yeniden başladım; askerlik boyunca da devam ettim, evde duruyor tüm yazdıklarım bir dosya içinde. Şimdi yeniden bir “yazma arzusu” düştü içime. Sırf kendim için bu notlar, bu düşünce kırıntıları. Hiçbir amacı olmadan yazabilmesi insanın, güzel şey. Gün içinde gördüğüm abuk sabuk ve komik, hatta trajik detayları not alıyorum belleğime. Unutkan biri olsam da bazı detaylar kalıyor, onları işleyip yazıyorum.

Uzun aralıklarla yazabilirim, belki yazacağım deyip yarım da bırakabilirim. Bir romana başladım, ama benim gibi az yazabilen, sadece kısa metinler yazabilen biri uzun bir romanı ne kadar zamanda toparlar, bilmiyorum. Sanırım her yazınsal türün bir oluşum süreci var. Masa başında yazılan şeyleri de sevmiyorum. Romanın baş karakterini içimde gezdiriyorum. Konuşuyorum onunla. Geçenlerde yeniden rastladım bir makalede: “Her ilk romanda, yazar öncelikle kendini anlatır.” Bu ne kadar doğru? Dönüp duruyor kafamda. Ne kadar soyut/somut bu yargı? Yazmaktan her gün vazgeçip, o hastalıklı yazma işine yeniden dönen ben gibiler için kafa karıştırıcı bir durum. Yazmalı mı? Vaz mı geçmeli? Yollara mı düşmeli sürekli? O ruhtan bu ruha, o bedenden bu bedene savrulan “göz”!

Kadir Aydemir