<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>YİTİK ÜLKE ... 2000-2010 &#187; Kitap Tanıtımları</title>
	<atom:link href="http://www.yitikulke.com/category/kitap-tanitimlari/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yitikulke.com</link>
	<description>Şiir, Edebiyat, Kültür Sanat Dergisi - Copyleft!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Sep 2010 19:50:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>&#8220;Gürcüler&#8221; Çıktı</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/gurculer-cikti.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/gurculer-cikti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Aug 2010 17:02:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kadir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımları]]></category>
		<category><![CDATA[gürcüler]]></category>
		<category><![CDATA[Özge Ç. Denizci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=1569</guid>
		<description><![CDATA[Özge Ç. Denizci’nin 2004-2009 yılları arasında, Türkiye’de ve ağırlıklı olarak Gürcistan’da yapmış olduğu müzikal araştırmaları, “Gürcüler: Dil, Tarih, Kültür ve Müzik” adlı kitabında toplandı. Yazarın “Gürcistan Müzik Kültüründe Polifoni ve Performans Pratikleri” başlıklı bitirme projesiyle başladığı Gürcü müziği çalışmalarının sonucunda ortaya çıkan bu kitapta, Gürcü müziğinin ayrıştırıcı özelliklerinin yanı sıra Gürcistan tarihi, kültürü ve dili [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> Özge Ç. Denizci’nin 2004-2009 yılları arasında, Türkiye’de ve ağırlıklı olarak Gürcistan’da yapmış olduğu müzikal araştırmaları, “Gürcüler: Dil, Tarih, Kültür ve Müzik” adlı kitabında toplandı. Yazarın “Gürcistan Müzik Kültüründe Polifoni ve Performans Pratikleri” başlıklı bitirme projesiyle başladığı Gürcü müziği çalışmalarının sonucunda ortaya çıkan bu kitapta, Gürcü müziğinin ayrıştırıcı özelliklerinin yanı sıra Gürcistan tarihi, kültürü ve dili ile ilgili detaylar da bulunuyor.</p>
<p>     Düğünlerinden, cenaze törenlerine, dillerinden, tarihlerine her bir kültürel öğenin müzikle yoğrulduğu, insan sesinin birlikte iş yapmaktan, birlikte ağlamaya kadar harmanlandığı Gürcistan’a dair merak edilen pek çok şeyi, bu kitapta bulmak mümkün.</p>
<p>    Sınır komşumuz Gürcistan’da detaylı bir etnografik çalışmanın ve uzun süren araştırmaların ürünü olan bu kitapta, Gürcü kültürünün başka kültürlerle olan benzerlikleri ve ilişkileri de irdeleniyor.</p>
<p>     Tarih, dil, kültür ve müzik&#8230; Gürcüler hakkında kaynağından bilgi edinme şansını bu kitapla bulacaksınız&#8230;</p>
<p>Yazara İlişkin<br />
1982 doğumlu, araştırmacı ve müzik yazarı Özge Ç. Denizci, 2000 yılından beri çeşitli dergilerde müzik ve sosyoloji ile ilgili makaleleri yayınlandı, müzik konulu belgesel filmleri çekti. Akşam Gazetesi’nin eklerinde muhabirlik yaptı. Volume, Sound, Yeni Aktüel, Cosmogirl,  Draje, Orkestra, Nokta, Ekmek Mizah Dergisi, Cinecafe de yazıları yayınlandı. Halen Akşam Gazetesi’nin eklerinde dışarıdan haber yapıyor, Kadıköy Dergisi’nde “Bozuk Çalar” isimli köşesini yazıyor ve ikinci kitabını yayına hazırlıyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/gurculer-cikti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ressamın Güncesi</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/ressamin-guncesi.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/ressamin-guncesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Mar 2010 20:20:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kadir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımları]]></category>
		<category><![CDATA[Ressamın Güncesi]]></category>
		<category><![CDATA[tülay kale]]></category>
		<category><![CDATA[yaşar bedri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=1223</guid>
		<description><![CDATA[RESSAMIN GÜNCESİ YA DA KAFESTE YAŞAMAKTAN UYUŞMUŞ KUŞLAR DURAĞI (*) Tülay Kale Dünya ile barışmakta zorlanan bir son çağ ozanının yaşarken elinde kalan son bilet ile dönülmez bir seferin arifesinde, sonsuz bekleyişini okudum. O sefer ki dümeninde ölüm olan. Garip şey yaşamak ve ölmek. İki zıt şey nasıl da barınır tenimizde? Bu ikisinin arasında var [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>RESSAMIN GÜNCESİ YA DA KAFESTE YAŞAMAKTAN UYUŞMUŞ KUŞLAR DURAĞI </strong>(*)</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Tülay Kale</strong></p>
<p>Dünya ile barışmakta zorlanan bir son çağ ozanının yaşarken elinde kalan son bilet ile dönülmez bir seferin arifesinde, sonsuz bekleyişini okudum. O sefer ki dümeninde ölüm olan. Garip şey yaşamak ve ölmek. İki zıt şey nasıl da barınır tenimizde? Bu ikisinin arasında var olan <em>yalnızlık </em>ve<em> </em>yalnızlık<em> bir kemik gibi ne yana dönsen batar.<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></em></p>
<p>Ölüm, aşkımızı söylemekten hep kaçındığımız bir sevgili gibi yürek hanesinde (insanı zorlarken)… <em>Yazmak, ölümün yüzüne tokat atmak<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a> ise zaman da aç bir kemirgen, </em>dokunduğu her şeyi bitiren. <em>Kafeste yaşamaktan uyuşmuş kuşlar </em>için ölüm, yumuşak bir dokunuş. <em>Titrek bir kuşkanadı ucunda yaşanılan hayatın en son noktası başka ne olabilir ki?</em></p>
<p><span id="more-1223"></span>Bitirilmesi gereken bir resmin renklerle düellosuyla başlayan bu kitap, aynı zamanda ressam olan Yaşar Bedri’nin hayat güncesinde sırası gelince sahneye çıkanları ve sonra mahşer atlılarına binip gidenleri anlatıyor.  <em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>yolculuk yalnızlığın yalın hali. “hadi kon dalıma,” diyor “hayâli pembesinde aklı kalan zerdali ağacı, mart çiçeği ol çocuk kurdelelerine.”</em></p>
<p>Anlatı türü ile oluşan “Ressamın Güncesi” bilinç akışıyla kurgulanmış. Kitabın ilk anlatısı “dilenci” oldukça etkileyici. İkinci anlatı “ressamın güncesi” son düşünü çizmek isteyen bir ressamın paradokslarını konuşturuyor. ‘<em>sendeleyerek yürünen bu hayatta mutlu bir azınlık hep vardır’</em> diyen ressam, bu bölümde renklere ve düşlere bulanmış halde, salaş bir sanatçı olarak İstanbul gibi koca bir metropolün kontrast tutkularını betimliyor.</p>
<p>Üçüncü anlatı “m. bakır’ın hikâyesi”.</p>
<p>‘<em>yürürken tedirginliğin ve yalnızlığın âtıl metni peşimi bırakmayan bir kedi gibiydi. sevincim, mürekkebi karışmış mektubun üzerine düşen garip işaretler oyununa dönüştükçe yetişemeceğimi bile bile her ışık saldırısında önüme serilip bana muhalefet eden muzip gölgeme kızıyor, ezmek için üstüne üstüne yürüyordum.</em></p>
<p><em>canı acıyıp debelenen çelimsiz siluetiyle ah çeken gölgem, “çekil üstümden be adam!” diye bağırdı. </em></p>
<p><em>bitmiyordu aramızda süren arbede. </em></p>
<p><em>kalbimde bir eksilti var, bütün âh’ım odur ki, pusula olup onu bulamıyor.</em></p>
<p><em>gereksiz ayrıntı gibi sahnenin dışında, ne olduğunu bilmediğimiz şeyler için sıramızı bekleyerek geçen ömrü sadık bir köpek gibi sahipleniyoruz.</em></p>
<p><em>aklım yorgun bir kısraktı. eski bir düşkurdu mahlasıyla hayaller kuruyordum. dünyanın en masum işini yapıyordum.</em></p>
<p><em>arınma, önce zihinde kaybolmayla başlıyordu. kaçtıklarımız hep üstümüze gelecekti.’</em></p>
<p>Alıntılarda görüldüğü üzere Yaşar Bedri, romanındaki büyük harf muhalefetini anlatı kitabında da sürdürmekte.</p>
<p>“lodos” un giriş kısmı şu infial uyandıran ifade ile başlıyor: -<em>derim ki bu talan tenha bir yolcunun hüznü içindir. yüreğini işlenmemiş bir külçe gibi taşımaktan yorulan, hüznü emziren gömü</em> derinlerde<em> dal budak sarmış bir yolcu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em>Takaların ve deniz insanlarının arasında büyüyen bir kıyı çocuğunun yosun ve tuzlu su tadındaki yaşanmışlıkları <em>“</em>çavuş yağmuru severdi”de <em>kavgayı dudağına gargara yapan yorgun bir aşkın külhanı ve dudağımızdaki daimi kavgamız  hayat </em><em>olarak </em> anlatılıyor.<em> </em></p>
<p>“yağmur ve kediler” adlı bölüm yedi ‘bab’dan oluşmakta ve bu şiirsel metinler <em>yağmur sonrası gökkuşağı çemberim</em>(n)<em>de düşlerini </em>büyütmek isteyenlere<em> </em>seslenmekte.</p>
<p>Hayat denilen<em> rüzgâr saçlarımızı pışpışlarken</em> ve geçen <em>her gün yalnızlığımıza salladığımız bir çift el</em> iken gözümüzün değdiği bu satırlar adeta yeniden sonsuzluğa salıverilen kuşlar.</p>
<p>Yaşar Bedri:<em> ‘toprak çekiyor beni. bu şehirde yarın kimse kalmayacak!.. </em></p>
<p><em>yorgunum reis. bir türlü barışamıyorum dünya ile. kimse, kimseyle hiçbir şey paylaşmıyor!</em> <em>“karbon ve jelâtin atıklarıyız. dışımız gıcır, içimiz köhneyip kararıyor.”</em> diyerek modern insanın korkutucu azalmışlığını, hatta belki de tükenmişliğini ne güzel dile getiriyor.</p>
<p>Kitabın “monologlar” adlı bölümünde ise <em>yolculuk yalnızlığın yalın hâli, tenha odalara sığmıyoruz </em>diyen yazar, hâlâ ruhlarını önemseyenlere ve onun arınması için kendi iç sürgünlerine su verme eğiliminde olanlara  “hariçten gazel” ile veda etmekte.</p>
<p>Yaşar Bedri yalnızca <em>nereye gittiğini bilen ve orayla derin bağı olanlara</em><a href="#_ftn3">[3]</a> bu kitapta seslenmiyor, bu derin bağı yakalamak isteyenlere de öğretme telâşı içinde. Bir tören edası taşıyan bu metinlerde <em>yalnızlık yeni bir dil</em><a href="#_ftn4">[4]</a> oluvermiş duyumsanması gerekli.</p>
<p><em> </em></p>
<p>Var olanın özüne inme ya da yakalama gayreti içinde olan yazar, yaşam ve ölüm arasında kuş sürüleri gibi akıp giden hayatımızı bu anlatılar ile dile getirmiş. Böylece gölge varlıktan kopup öze doğru akan o ihtişamlı yolculuğumuz başlayacak.</p>
<p><strong>(*) Yaşar Bedri/ Ressamın Güncesi, İlke Yayıncılık, İstanbul II. Baskı, 2008, 135 s.</strong></p>
<hr size="1" /><a href="#_ftnref1">[1]</a> Cahit Zarifoğlu</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Stefan Zweig</p>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> <em>“Nereye gittiğini bilmiyorsan, derin bağın yok demektir. Olsaydı öğrenirdin.”</em>(Nilgün Marmara)</p>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> “<em>Benim yalnızlığım yeni bir dil olacak”</em> (Edip Cansever)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/ressamin-guncesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ay Hırsızı</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/ay-hirsizi.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/ay-hirsizi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Jan 2010 19:32:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kadir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımları]]></category>
		<category><![CDATA[ay hırsızı]]></category>
		<category><![CDATA[metin celal]]></category>
		<category><![CDATA[sunay akın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=1070</guid>
		<description><![CDATA[Metin Celâl Sunay Akın&#8217;ın internet sayfasının girişinde, &#8216;Gerçek anlamıyla tam bir ayrıntı ustası olan, şair Sunay Akın anlatırken güldürür. Düşünce kapısını gülümseme anahtarıyla açar beyinlerde&#8217; Şaşırtmayı, yaşama bambaşka bir pencereden de bakılacağının altını çizmeyi çok sever&#8217; ibaresi var. Bu cümlede adının önüne koyduğu sıfatla Sunay Akın öncelikle &#8216;şair&#8217; ya da şairdi. Şiirleri 1984&#8242;te dergilerde yayımlanmaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Metin Celâl</strong></p>
<p>Sunay Akın&#8217;ın internet sayfasının girişinde, &#8216;Gerçek anlamıyla tam bir ayrıntı ustası olan, şair Sunay Akın anlatırken güldürür. Düşünce kapısını gülümseme anahtarıyla açar beyinlerde&#8217; Şaşırtmayı, yaşama bambaşka bir pencereden de bakılacağının altını çizmeyi çok sever&#8217; ibaresi var.</p>
<p><span id="more-1070"></span></p>
<p>Bu cümlede adının önüne koyduğu sıfatla Sunay Akın öncelikle &#8216;şair&#8217; ya da şairdi. Şiirleri 1984&#8242;te dergilerde yayımlanmaya başlamış. 1998&#8242;e kadar yoğun bir üretimle beş şiir kitabı yayımlamış. Sonra Sunay Akın ağırlığı deneme&#8217;ye, gazete yazılarına veriyor. 1994&#8242;ten itibaren peş peşe deneme kitapları yayımlanıyor. Şairlik, adının önünde sıfat olarak kalıyor. Şiir geriye düşüyor. Web sitesinin &#8216;Kitapları&#8217; bölümünde (nedense) sadece dört kitap var ve dördü de deneme türünde. Araya televizyon programları ve bir tür meddahlık diyebileceğimiz gösteriler giriyor.</p>
<p>Denemenin büyük ustası Salâh Birsel&#8217;in &#8216;Salâh Bey Tarihi&#8217;ne açık bir göndermeyle &#8216;Sunay Bey Tarihi&#8217; adını verdiği gösterileriyle denemelerinin açıkça bağlantısı var. Sunay Akın yazılarını gösterilerinde söze döküyor, söze döktüklerini yazıya geçiriyor. Tabii ki bu durumu bir sakınca olarak belirtmiyorum. Sunay Akın&#8217;ın gösterilerindeki anlatımı ile denemelerindeki üslubun tam anlamıyla, üslubuyla örtüştüğünün altını çizmek için vurguluyorum.</p>
<p>Sunay Akın&#8217;ın sahnede kullandığı anlatım tarzı bir anlamda daldan dala atlamak, daha açık söylersek entelektüel &#8216;geyik muhabbeti&#8217;. Tatlı dille, güleryüzle birbirinden ilginç ve ilk bakışta birbiriyle alakasız bilgileri, anekdotları birbirine bağlıyor. Örneğin 1979&#8242;da ABD&#8217;de nikâh yüzüğünün kamyonun çengeline takılması ile kopan bir parmakla başlayıp, nikâh yüzüğünü evlenme arzusuna bağlayarak 1977&#8242;de çekilen Neşeli Günler adlı Türk filmindeki sevdiği ile evlenmek için durmadan evinin üzerinde uçup kazalar çıkartan pilot Vecihi&#8217;ye geçiyor. Vecihi&#8217;nin ilk Türk pilotu Vecihi Hürkuş&#8217;la aynı adı taşıdığına dikkat çekip ilk Türk pilotunun ilginç ve hüzünlü hayat hikâyesini anlatmaya başlıyor. Sonra da Vecihi beyin toprağa verildiği tarihde, 16 Temmuz 1969&#8242;da Ay&#8217;a ilk uçuşun gerçekleştirildiğini belirtiyor ve ayda yürüyen ilk insan Neil Armstrong&#8217;un 1979&#8242;da ABD&#8217;deki çiftlikte parmağı kopan adam olduğunu söyleyerek sözü bağlıyor. Sahnede anlatıldığında keyifle dinleyeceğimiz bu sohbeti aynı şekilde yazıya geçiriyor. Son kitabı Ay Hırsızı&#8217;nın (Ekim 2009, İş Bankası Yay.) ilk denemesi Apollo 11 Dünya&#8217;dan Ayrılırken&#8217;in içeriği yukarıda özetlemeye çalıştığım.</p>
<p>Sunay Akın gösterileriyle denemeleri arasında içerik birlikteliği kurmakla kalmıyor, aynı zamanda üslup birliği de sağlıyor. Denemelerinde de gösterilerindeki &#8216;vardır&#8217;, &#8216;yapılır&#8217; diye biten cümlelerle geniş zamanlı sohbet tarzı anlatımı kullanıyor. Kuşkusuz bu anlatım tarzı okumayı kolaylaştırıyor, akıcılaştırıyor.</p>
<p>İnternet sitesinin girişinde belirtildiği gibi Sunay Akın &#8216;ayrıntı ustası&#8217;, her denemesinde çoğunu ilk kez duyduğumuz olaylar ve kişilerden söz ediyor. Bir gösteride dinlediğimizde tabii ki aktarılan bu şaşırtıcı olayların, kişilerin hikâyelerinin kaynağını soramayız ama iş yazıya gelince merak etmemek elde değil. Sunay Akın&#8217;ın &#8216;gerçek&#8217;miş gibi anlattığı olaylar, kişiler hangi kitapta, belgede geçiyor? Hele, Sunay Akın&#8217;ın Ay Hırsızı&#8217;nda olduğu gibi Cemal Süreya&#8217;nın, Salâh Birsel&#8217;in, Alpay Kabacalı&#8217;nın ya da Enis Batur&#8217;un yanlışlarını bulup düzelttiğini gördüğümüzde bu merak daha da artıyor. Denemelerin akıcılığını engelleyeceği için belki dipnot vermek hoş olmaz ama yazıların ya da kitabın sonuna bir kaynakça koymak Sunay Akın&#8217;ın anlattıklarının ne kadar gerçek ne kadar anekdotal olduğunu anlamak açısından zaruri.</p>
<p>Sunay Akın, çağımızda bulunmayan bir değerbilirlikle Salâh Birsel&#8217;i sık sık &#8216;ustam&#8217; diye anıyor. Gerçekten de Salâh Birsel Türk edebiyatının en önemli denemecilerindendir. Birsel, başta edebiyat olmak üzere hayatın her alanını dikkatle kazıyıp olmadık ayrıntılar bulup onlarla örer denemelerini. Sunay Akın&#8217;ın bu açıdan Salâh Birsel&#8217;in çırağı sayılabileceğini söyleyebiliriz. Ama ustayla çırak arasında önemli bir fark var; dil ve üslup. Salâh Birsel&#8217;in kendine has yergici, alaycı, ironik bir anlatımı vardır. Argoyu edebi incelik içinde kullanır. Çoğu unutulmuş sözcükleri okurda hiçbir garipseme yaratmayacak biçimde cümlelerine yerleştirir. Salâh Birsel Sözlüğü diyebileceğimiz zenginlikte bir dil kullanımı vardır. &#8216;holdurhop, fıştıklanmak, hopur höpür, şandelli, şapalaklaşmak&#8217; gibi birçok sözcüğü ya yeniden dilimize kazandırmıştır ya da kendince yenileyip kullanmıştır.</p>
<p>Sunay Akın ise günümüz Türkçesini, olabildiğince anlaşılır sözcüklerle sohbet havasında kullanıyor. Bir üslubu yok. Sunay Akın&#8217;ın bir denemesini anlatımından diğerlerinden ayırt etmek mümkün değil. Bu bir tercih kuşkusuz. Salâh Birsel &#8216;edebiyat içi&#8217; bir yazar. Belki zaman zaman çok okunduğu olmuştur ama okura hep edebiyat aracılığıyla ulaşmış. Sunay Akın ise günlük gazetelerde yazarak ya da gösterilerle kendi okuyucusunu oluşturmuş. Çok okuru var. Örneğin son kitabı Ay Hırsızı on baskı yapmış. On binlerce okura ulaşıyor. Ama bu kadar çok edebiyat okuru yok. On binleri sürekli okurunuz kılmak istiyorsanız onların da şartlarına uymanız gerekiyor. Çoğunluğun tercihi kuşkusuz kolayca okumak, zorlanmadan okuduğunu anlamaktır. Zaten Sunay Akın&#8217;ın ikinci bir Salâh Birsel olmasını istemeyiz, o zaman &#8216;kopya&#8217; olur, hiç okunmaz.</p>
<p>Ay Hırsızı&#8217;na dönersek, Sunay Akın, insanoğlunun Ay&#8217;a gidişinden yola çıkıp gökyüzündeki mecaralarının izini sürerek konulardan konulara koşuyor. Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi &#8216;Cervantes ve Mimar Sinan hangi caminin inşaatında bulunmuştu? Enver Paşa&#8217;nın uçağı kaç kez düştü?.. Piri Reis&#8217;in haritası Topkapı Sarayı&#8217;nda nasıl bulundu?.. İstanbul Boğazı&#8217;nı yürüyerek geçen Attila Hülagü&#8217;nün sırrı neydi? 157 yıl yaşayan Zaro Ağa&#8217;nın Amerika seferi&#8217; Atatürk neden hiç uçağa binmedi?..&#8217; gibi birbirinden ilginç sorular soruyor, cevaplarını veriyor. Ay Hırsızı&#8217;ndaki denemeler hem kendi içlerinde bir bütünlük sağlıyor hem de kitap bir bütünlük oluşturuyor. Bir muhabbet tadı alarak kitabı hızla okuyorsunuz.</p>
<p>KURGULANMIŞ BENLİKLER</p>
<p>Son yıllarda hayat hikâyeleri en çok okunan kitaplar arasında yer alıyor. 1990&#8242;lardan itibaren özellikle Ayşe Kulin&#8217;in biyografik anlatıları ve nehir söyleşiler geçmişte Türk edebiyatında çok az ürün verilen biyografi/otobiyografi türünde birçok kitap üretilmesini ve çok okunmasını sağladı. Çünkü okur, tüm dünyada olduğu gibi bizde de &#8216;gerçek&#8217; hayat hikâyelerinin peşinde. Roman okurken de &#8216;ne kadarı gerçek&#8217; diye soruyor sürekli, edebiyat ona yeterli gelmiyor.</p>
<p>Nazan Aksoy Kurgulanmış Benlikler&#8217;de (2009, İletişim yay.) yayımlanan otobiyografilerin çoğunun kadınlarca yazılmış ya da anlatılmış olduğu tespitinden yola çıkmış. Kadın otobiyografilerini incelediğinde &#8216;genel olarak odak noktası modernleşme ve özel olarak Cumhuriyet tarihidir&#8217; tespitini yapmış. Türkçede yayımlanan ilk kadın otobiyografilerinden başlayarak belli başlı tüm kadın otobiyografilerini incelemiş, &#8216;kadın otobiyografi yazarlarının hayatlarında hangi sorunlar öne çıkıyor ve bu hikâyeler otobiyografi türünün Batı&#8217;daki örneklerine hangi yönlerden benzerken nerelerde ayrışıyor sorularının üzerine eğil&#8217;miş. Cumhuriyetin modernleşme projesi içinde kimliğini kurmuş, bu projenin kadınlara sunduğu imkânlardan yararlanmış, meslek ve kimlik edinmiş kadınların hikâyelerini inceleyip kadının toplumdaki yerine yine kadınların gözünden bakmış.</p>
<p>İlk iki bölümde dünya edebiyatı içinde otobiyografileri, insanların ve nihayetinde kadınların kendi öykülerini yazma gereksinimi duymalarının nedenlerini incelerken şu sonuca varıyor: &#8216;Otobiyografi yazmak erkeklerin yazdığı tarihe bir kadın olarak katılma, bu tarihi kadınlarında yer aldığı bir tarihe dönüştürme özlemini dile getirir,&#8217; tespitini yapıyor.</p>
<p>Halide Edip, Sabiha Sertel. Samiha Ayverdi, Halide Nusret, Cahit Uçuk, İsmet Kür, Mina Urgan, Türkan Saylan gibi hemen her eğilimden kadının otobiyografilerini inceleyip birçoğunda &#8216;ulus devletin yaşatılması ve temel ilkelerinin korunması&#8217;, Cumhuriyet&#8217;in felsefesi, kadın hakları, birey olarak tarihin içindeki yerleri, işlevleri değindikleri konulardır. Siyasi ya da konumsal olarak farklı bakışlarda olsalar da neredeyse tümü Cumhuriyetle birlikte büyüdükleri ya da yaşadıkları için Cumhuriyetin kuruluşu ve sonrasında yaşanan gelişmeler, değişiklikler kendi öykülerinin arka planında hep yer alır. Pek çok kadın yazar Cumhuriyetin ilk yıllarını altın çağ olarak yansıtır. Bireysel açıdan ise hemen hepsinin özel ve farklı kişilikleri olduğunu, erkek dünyasında tek başına yer almayı başardıklarını anlatıklarını görürüz. Kadın arkadaşları ya çok azdır ya da onları anlatmazlar. Çoğunun hayat hikâyelerinde özel hayatları, mahremiyetleri, aşkları, cinsellikleri yoktur. Aşklarından, evliliklerinden, hatta çocuklarından bile söz etmezler. Adeta birer kamusal varlık olarak görülmek isterler.</p>
<p>Nazan Aksoy Kurgulanmış Benlikler&#8217;de bilimsel eserlerdeki kuru dile düşmeden kadın otobiyografilerini incelerken Cumhuriyet tarihine &#8216;başarılı&#8217; kadının bakışını tartışıyor, kadını yerini ve varoluş çabasının otobiyografilere nasıl yansıdığını örnekliyor.</p>
<p>31 Aralık 2009</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/ay-hirsizi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Süleyman Akbulut&#8217;tan &#8220;Sandalye&#8221;</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/suleyman-akbuluttan-sandalye.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/suleyman-akbuluttan-sandalye.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 Sep 2009 20:37:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kadir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=794</guid>
		<description><![CDATA[Süleyman Akbulut&#8217;un ilk kitabı &#8220;Sandalye&#8221; Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Okurlarımıza önerilir. &#8220;Ben Büyüyünce&#8230; Mavi Olacaktım&#8221; “Belimde korkunç, soluk kesen bir ağrı ve tekrar karanlık. Karanlığın ardından arkadaşlarımın çığlıkları, ambulans sirenleri ve hızla giden araçtayken bir karanlık daha. Baygınlık ve her baygınlığın ardından ambulans sirenlerinin eşliğinde sancıyla uyandığım kör olası aydınlık. Sonra&#8230; bitsin bu ağrılar diye yalvarırken, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Süleyman Akbulut&#8217;un ilk kitabı &#8220;<strong>Sandalye</strong>&#8221; Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Okurlarımıza önerilir.</p>
<p><em>&#8220;Ben Büyüyünce&#8230; Mavi Olacaktım&#8221;</em></p>
<p>“Belimde korkunç, soluk kesen bir ağrı ve tekrar karanlık. Karanlığın ardından arkadaşlarımın çığlıkları, ambulans sirenleri ve hızla giden araçtayken bir karanlık daha. Baygınlık ve her baygınlığın ardından ambulans sirenlerinin eşliğinde sancıyla uyandığım kör olası aydınlık. Sonra&#8230; bitsin bu ağrılar diye yalvarırken, ‘Hissediyor musun?’ diye art arda üsteleyen sorular. Bu nasıl bir soruydu böyle? Neyi hissediyor muydum?</p>
<p>Kısa bir suskunluktan sonra üstüme doğru eğilirken tavandan gelen şiddetli ışık yüzünden yüzünü göremediğim adamın verdiği yanıt:<br />
‘Eee&#8230; Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. Üzgünüm ama&#8230; Senin belin kırılmış.<br />
Felç olmuşsun&#8230;’<br />
Suspus olmuştu her şey&#8230; Zaman durmuştu.”</p>
<p><span id="more-794"></span></p>
<hr /><strong>Süleyman Akbulut</strong><br />
Süleyman Akbulut 1970’te doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 1988’de Hava Harp Okulu sınavlarını kazandı, deneme uçuşlarını tamamladıktan sonra 1. sınıfın başında ayrıldı ve aynı sene kazandığı Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Ekonometri Bölümü’nde yükseköğrenime başladı. Ancak üniversite son sınıfın başlangıcında, 5 ekim 1991’de geçirdiği bir trafik kazası sonucu belden aşağısı felçli kaldı. Felcin ardından bir yıl rehabilitasyon amaçlı tedavi gördü.<br />
Sonraki beş yıl ortaokul, lise ve üniversite hazırlık seviyelerinde matematik dersi verdi. Bu dönemde yazdığı yazıları, Masalsı Yüzleşmeler isimli bir kitapta topladı. 1998’de Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği’nin (OFD) kurulmasına paralel olarak eğitimden geçirilerek oluşturulan ilkyardım eğitim grubunda yer aldı. 2001’de OFD’nin yönetiminde görev aldı. Bu kapsamda derneğin yasal, sosyal konulardaki işlemlerini yürüterek kamu kurum kuruluşlarına davalar açılması ve bunların takibinde görev aldı. İstanbul genelinde yayımlanan Yaşam gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. OFD’nin ulusal ölçekte yayımlanan Kimlik dergisinin genel yayın yönetmenliğini sürdüren Akbulut derneğin başkan yardımcılığının yanı sıra İstanbul Üniversitesi Özürlüler Araştırma ve Uygulama Merkezi danışmanlığını da yapmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/suleyman-akbuluttan-sandalye.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Erol Çelik&#8217;in Yeni Kitabı</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/erol-celikin-yeni-kitabi.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/erol-celikin-yeni-kitabi.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Apr 2009 17:38:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kadir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=448</guid>
		<description><![CDATA[  Erol Çelik&#8217;in yeni gerilim öyküleri kitabı &#8220;Satranç ve Şövalye&#8221;, Avrupa Yakası Yayınları&#8217;ndan çıktı. Türünün meraklılarına&#8230; Sabahın ilk ışıklarında, sıcak yatağından uyuşuk bir şekilde kurtulmaya çabalarken, kulağına o akşam öldürüleceğin fısıldansa&#8230; Günün nasıl geçerdi? Ya da; ana yola o kadar süratli girdiğinde; takla atacağını önceden izleyebilseydin&#8230; Yine de gaza o kadar basar mıydın? &#8220;Tetiğe basmadan önce sırıtıyordu; ne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<p>Erol Çelik&#8217;in yeni gerilim öyküleri kitabı &#8220;Satranç ve Şövalye&#8221;, Avrupa Yakası Yayınları&#8217;ndan çıktı. Türünün meraklılarına&#8230;</p>
<p><em>Sabahın ilk ışıklarında, sıcak yatağından uyuşuk bir şekilde kurtulmaya çabalarken, kulağına o akşam öldürüleceğin fısıldansa&#8230; Günün nasıl geçerdi? Ya da; ana yola o kadar süratli girdiğinde; takla atacağını önceden izleyebilseydin&#8230; Yine de gaza o kadar basar mıydın? &#8220;Tetiğe basmadan önce sırıtıyordu; ne de olsa, kaderini bir başkası çizmişti.&#8221; -son bölüm- Yazarımız; ikinci kitabında da gündelik hayatın karmaşasında unuttuğumuz ancak bir kalp atımı kadar yakın ve ani olan salt bir gerçeği, on değişik öykü ile mercek altına alıyor&#8230; Korkmayın&#8230;  Ne de olsa, her canlı bir gün ölümü tadacaktır.<br />
</em><span id="more-448"></span></p>
<p>***</p>
<p> </p>
<p>Yazar : EROL ÇELİK</p>
<p>Genel Yayın Yönetmeni: Ahmet İzci</p>
<p>Editör: Sezen Yeğin</p>
<p>İç Tasarım: Adem Şenel</p>
<p>Kapak: Hatun Özge Ünal</p>
<p>1.Baskı : Mart 2009</p>
<p>AVRUPA YAKASI YAYINLARI</p>
<p>Sayfa : 352<br />
www.avrupayakasiyayinlari.com</p>
<p> <br />
İÇİNDEKİLER:<br />
Uyan Artık: &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.9</p>
<p>Beyaz Adamlar: &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;17</p>
<p>Son Bölüm: &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.101</p>
<p>Trafik: &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.128</p>
<p>Neş&#8217;et-i Sâniyye Teknesi: &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;168</p>
<p>Sıfır: &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;188</p>
<p>Konuşun Benimle: &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;212</p>
<p>T: &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.221</p>
<p>Kireç Kokusu: &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..238</p>
<p>Kıyamet: &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;329<br />
EROL ÇELİK (Özgeçmiş)<br />
1973 Artvin doğumlu.</p>
<p>İTÜ Düzce MYO Kontrol Sistemleri okudu. Dokuz yıl radyo spikerliği ve programcılığı yaptı. Süper FM, Joy FM, Lokum FM gibi radyolarda çalıştı.</p>
<p>Şu an, yedi yıldır NTV&#8217;de, ses operatörü olarak çalışıyor.</p>
<p>&#8220;Heyula&#8221; isminde, öykü kitabı yayınlanmıştır.</p>
<p>Senaryosunu kendi yazdığı kısa filmler çekiyor ve festivallere katılıyor.<br />
Yönetmenliğini yaptığı kısa filmler.</p>
<p>Son İstek. 2008: (senaryo ve yönetmen)</p>
<p>Sandıklı Gelin Efsanesi. 2008: (senaryo ve yönetmen)</p>
<p>Vasiyet. 2007: (Senaryo ve yönetmen)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/erol-celikin-yeni-kitabi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yine İlk Öykü Kitapları</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/yine-ilk-oyku-kitaplari.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/yine-ilk-oyku-kitaplari.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Mar 2009 14:04:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kadir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=273</guid>
		<description><![CDATA[M. Sadık Aslankara Hangi yaşta verimlenirse verimlensin ilk kitaplar, hem bunu kaleme alanlar hem de yazınsal birikimimiz açısından farklı bir nitelik taşıyor olmalı. Çünkü her yapıt, arının oğul vermesine benzer biçimde yeni açılımlar getiriyor, ama bu oğul, hepimizi ilgilendiren yanlar da taşıyor aynı zamanda. İlk kez rastlanan bir türe yönelik yaklaşımda gözlenebileceği gibi, kendisinden önce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>M. Sadık Aslankara</strong></p>
<p>Hangi yaşta verimlenirse verimlensin ilk kitaplar, hem bunu kaleme alanlar hem de yazınsal birikimimiz açısından farklı bir nitelik taşıyor olmalı. Çünkü her yapıt, arının oğul vermesine benzer biçimde yeni açılımlar getiriyor, ama bu oğul, hepimizi ilgilendiren yanlar da taşıyor aynı zamanda. İlk kez rastlanan bir türe yönelik yaklaşımda gözlenebileceği gibi, kendisinden önce verimlenmiş ilk yapıtlarla arasında kurulabilecek bağlar, ileride ortaya çıkması olası ilk yapıtlar üzerinde yol açabileceği etkimeler bu türün yani oğulun envanter kayıtlarının iyi tutulmasına bağlı büyük ölçüde.</p>
<p><span id="more-273"></span>Göz ardı edilen bir yan da bu oğulu verenlerin birbirine bakarak, birbiriyle yarışarak erginleşmesi, sonrasında bunların da kendi olgunlaşma sürecini tamamlayıp birer maya işlevi üstlenmesi&#8217;Diyeceğim, kişinin yazar olarak ortaya çıkışının da, bu ortaya çıkıştan itibaren verimleyicinin yazınsal ortamla yaşadığı karşılıklı etkileşim, ilişkilenim boyutunun da artık yalnızca yazarın sorunu olmadığı, yanı sıra bunun, tüm yazınımızı, sonuçta toplumumuzu ilgilendiren bir gerçekliğe dönüştüğü, kaçınılmaz biçimde hepimizi ilgilendirdiği, bundan kaçınmanın olanaksızlığı&#8217;Ne var ki bunun böyle algılanmadığı da ortada. Bir girişim, kişiye özel üretim biçimi olarak görüldüğü kesin bu tür eylemlerin. Oysa en azından ilk kitapların, yazınsal değerler üretiminde belirginleşen bir paradigma yönünde biçimlendiği, sonuçta toplumsal yapıyla örtüşerek bu yazınsal paradigmanın modelini oluşturduğu, örneklemine dönüştüğü görmezden gelinebilir mi? Bu çerçevede her ilk kitap, yalnız yazarın kendisi açısından değil yazınsal birikimimiz, ötesinde toplumsal duruşumuz açısından da büyük önem taşıyor kanımca. Gelip gidip ilk kitaplar üzerinde duruşum, bir açıdan bu algılayışımın izdüşümü bağlamında alınmalı!Öyle ya yazınsal alana eklenme savı taşıyan her erke, toplumsal harcımıza katılan her tutum, yazınsal erkenin gücü, toplumsal harcın taşıyıcıları kadar tüm toplumu, hepimizi ilgilendiriyor&#8217;Bu hafta farklı yazarlar tarafından kaleme alınmış üç ilk öykü kitabı üzerinde durmak istiyorum &#8216;Kitaplar Adası&#8217;nda. Daha önce şiir kitapları verimlemiş olan Kadir Aydemir&#8217;in (d.1977) ilk kez yayımlanan Aşksız Gölgeler (Yitik Ülke, 2007), Onat Bahadır&#8217;ın (d. 1975) aynı zamanda bir ilk kitap olarak yayımladığı Boşluğa Gülümsemek (Everest, 2008), bir bilimci olarak İrfan Tan&#8217;ın (d.1942) onca kitabının yanında, alana değgin verimleyip ilk kez okurla buluşturduğu Düş Toprakları (Papirüs, 2005) başlıklı öyküler demeti&#8217;</p>
<p><strong>&#8216;Aşksız Gölgeler&#8217;&#8230;</strong></p>
<p>Kadir Aydemir, aşk olgusuna, olgunun kendisi yerine tersinden, daha doğrusu gölgesinden yaklaşarak bakıyor öykülerinde. Bunu yaparken de şiirin imge gücünden yararlanıyor büyük ölçüde.Bütün sorun şiirden yazıya, bir açıdan &#8216;ödünç&#8217; ya da &#8216;geçici&#8217; giren imgelerin, ne ölçüde öykünün olabildiği, yerlileşip kalıcı hale geçebildiği bu verimlerde&#8217; Aydemir, &#8216;imge üreten şair kahraman&#8217; aracılığıyla bunun altından kalkıyor bana göre. Böyle olunca hem öykü dediğimiz tür, önümüze seriliyor kendiliğinden, hem de şair ruhlu, şair derbederliğindeki kahraman, imgeler arasında gezinerek bunları öykü kahramanının var ettiği örnekler halinde algılamamıza olanak sağlıyor&#8217;Yazar, öykü evreni içinde önümüze çıkardığı aşkla gölgesini ele alıp işlerken, perdeye düşen gölgeler aracılığıyla erosal oyunlar da kuruyor bu arada. Nitekim aşkın nesnesi olarak beden, &#8216;karanlığın ortasında parlayan iki şimşek gibi titrerken&#8217;, artık yakından tanıdığımız öykü kahramanının bakışından hareketle yazar şöyle fısıldıyor kulağımıza: &#8216;İki yabancıydılar karşılaşmadan önce, şimdi de iki yabancı olarak birbirlerinden uzaklaşacaklardı. Tek dizelik bir şiir gibiydi aşkları, terk edilmiş bir leylek yuvası kadar güzeldi.&#8217; (28)Buna göre aşk, kendi varlığını yalnızlıkta ortaya koyan bir olgudur ancak. Bu nedenle öykü kahramanı, hemen her öyküde bunun takipçisi bir öykü kişisi olarak belirip ince, bulutsu, nahif, uçucu bir gölgenin yer değiştirmesi bağlamında alır aşkı. Okur da bir gölge takipçisine dönüşür enikonu.Öykülerdeki uçuruculuğun bu temel yönsemeden kaynaklandığı öne sürülebilir pekâlâ. Söz konusu yaklaşımın doğrudan yüreği tetiklediği de eklenmeli buna ayrıca. Bu, usulcacık, yumuşacık öykülerle buluşmasını sağlıyor kuşkusuz okurun. Kadir Aydemir&#8217;in üç farklı başlık altında bölümlendirip kaleme aldığı öyküler, yukarıda değindiğim anadamar temelinde yapılanmakla birlikte izlek, konu yönünden ayrılıklar göstermiyor değil. Sözgelimi &#8216;Aşk ve Gölge&#8217; başlığı altındaki yedi kısa öykü bunun tam bir somutlanışı olmakla birlikte öteki iki bölümde (&#8216;Oyun&#8217;, &#8216;Umarsız ve Karmaşık&#8217;) yer alan öyküler, imgeler çevreninde gezinen farklı kahramanlarıyla farklı konularda değişik izlekler peşinde gezinse de bizi o temel yönsemeyle yüz yüze getiriyor sürekli. Kendi imgelerinin kandırıcılığında, oyunculuğunda, gölgesinde, karmaşasında yaşayan öykü kahramanları çünkü bunlar&#8217;Yansıttığı ışık gölge oyunlarıyla dikkat çekici ilk öykü kitaplarından biri olduğu söylenebilir Aşksız Gölgeler&#8217;in. Özellikle oyunsu süreçlerin, yanılsamayla işbirliği içinde sergilenen kol kolalık, öyküyü zenginleştirici bir tutum elbette. Bu doğrultuda herhangi yenilik getirmese de, Kadir Aydemir&#8217;in salt bu kavrayışla bile günümüz öykü halkasına eklemleneceği umulabilir.</p>
<p><strong>&#8216;Boşluğa Gülümsemek&#8217;&#8230;</strong></p>
<p>Onat Bahadır, on iki öyküsünün yer aldığı bu ilk yapıtında yaşanılırlıklarıyla değil, kurulurluklarıyla dikkati çeken öykülerle çıkıyor karşımıza. Bu çerçevede öykü evreni, yazarın yapılandırışı doğrultusunda sürekli değişimler gösteriyor elbette. Buna bağlı olarak uzamların sürekli düzlem değiştirmesi, zamana dönük belirsiz geçirgenlikler, yazarın, öykü evrenlerini bu yöndeki temel kavrayışa göre yapılandırdığını ele veriyor hemence.Sözgelimi öykü evreninin, kahramanın, &#8216;kafasını yarıp, odanın içine doğru akacağından kork(tuğu)&#8217; &#8216;şeyler&#8217;le (13) kurulmuş olması, yazarın bizi ne tür öykü düzlemleriyle, nasıl karşılayacağının önemli bir ipucunu veriyor. Buna göre öykülerde nesne kaydırmalar karşımıza çıkacak demektir sıklıkla&#8217;Kuşkusuz bu, nesnel olan dış dünyanın etki gücündeki göreceliğin de altını çizeceğinden, öykülerin bir açıdan karamsar bakışla yoğrulup örtüşmesinin kaçınılmaz hale geleceği kestirilebilir. Burada önemli bir ayrım üzerinde durmadan geçmeyeyim. Kadir Aydemir&#8217;deki gölge oyunu, yanılsama, nesnel dünyadan değil öykü kişisinin imgelemi içinde kendine yer buluyor. Oysa Onat Bahadır&#8217;da öykü evrenleri, nesnel dünyanın çarpıtıldığı bir gerçeklikle kuşatıyor bizi. Bahadır, bundan ötürü de karamsar denebilir.Aydemir, herhangi düzlem, zaman kaydırmadan nesnel gerçekliğin öznel köşelerini, uçlarını oyunlarla, yanılsamalar eşliğinde birbirine uluyor. Örneğin karabasan ya da korku burgacının beslediği bir karamsarlık çıkmıyor öykülerinden yazarın. Tersine öykü kişileri toplumsal katmanlarla, bu katmanlar arasına sıkışmış ayrıntılarla açılıyor önümüzde. Onat Bahadır&#8217;ın &#8216;Boşluğa Gülümsemek&#8217; başlıklı öyküsüyle Kadir Aydemir&#8217;in &#8216;Boşluğun İzi&#8217; başlıklı öyküsü bu çerçevede karşılaştırıldığında durum açık seçik görülebiliyor. Nitekim &#8216;Oyun&#8217; bölümündeki kimi örneklerin emekçi yaşamlarına dönük yeni bakışlar içerdiği de söylenebilir. Örneğin &#8216;Boşluğun İzi&#8217;, Tuncer Uçarol&#8217;un bin emekle derlediği &#8216;çocuk işçi öyküleri&#8217;nde yer alabilecek seçkin bir örnek bana göre.Onat Bahadır, Boşluğa Gülümsemek&#8217;teki öykülerinde &#8216;şey&#8217; öykücüsü olarak da görünüyor bir çalım. Nedir &#8216;şey&#8217;? Bir yazar, &#8216;şey&#8217; sözcüğünü yerli-yersiz neden bunca çok kullanır?Gelişmiş, alımlama olanağı veren bir öykü dili olduğu söylenemez herhalde yazarın. Bahadır, öykülerinde olay örgüsünü, &#8216;şey&#8217;le harmanlayıp &#8216;kâbus-korku&#8217; evreni yaratmada kullanıyor denebilir. Ne ki bunu gerçekleştirirken yazınsal değil iletişimsel bir dil kullanıyor daha çok&#8217;Kurulurluklarıyla varlık gösteren bu öyküler kapalı uzamda, toplumsal ilişkilerden soyutlanmış, ucu açık olmayan kapalı evreniyle, zaman kaymalarıyla örülü örnekler. Kapalı odalar, kitaplar, karmaşık ancak belirsiz nesneler&#8217; Yaşanırlığını kanıtlayamayan, gerçekliğini ancak bu karamsar evrende koyan yapıntı kahramanlar&#8217;Öykü kurmayı çok iyi bildiği anlaşılan genç yazarın, bu bildiği evreni, bilmediği, üzerinde gereğince çalışmadığı bir dil evrenine oturttuğu görülüyor.Oysa okurun, yazardan &#8216;deprem olurken kendini kurtarmaklığını bırakıp çevresine bakmak&#8217; (25) türünde söyleyişler bekleme hakkı olduğu unutulmamalı.</p>
<p><strong>&#8216;Düş Toprakları&#8217;&#8230;</strong></p>
<p>İrfan Tan, ilk satırlarında daha öykülerinin, şu sözlerle selamlıyor okurunu: &#8216;Herkes yenilik istiyor, yenilik yaptığını sanıyor. Yenilik de ne? Bir tutku bence, bir umut.&#8217; &#8216;Bunca kolay üstüne kurulan düzendir boşluğu yaratan.&#8217; (11, 13) Enikonu felsefeyle harmanlanmış bir kitap Düş Toprakları. İrfan Tan, bir bilimci, bilim felsefecisi. Bu çerçevede birer &#8216;iç metin&#8217; bağlamında da alınabilir yapıttaki anlatılar, öyküler. Çünkü yazdıklarında, onun bilimci, düşünceci kişiliğinin yansımaları görülebiliyor açıkça&#8217; Ötesinde bu metinlerde şiirle bir akrabalık da aranabilir hatta. Çünkü yazınsal dil kurmadaki yaklaşımı övgüye değer bilimci yazarın. Gerçekten de Tan, bilimin kendine özgü dili olması gerektiğini nasıl biliyorsa yazının da böylesi bir dil yapısına dayalı olarak ancak varlık gösterebileceğinin fazlasıyla bilincinde.Ayrıca yazarın, bize elli yıl önceki yeniyetmelik günlerinden bugünlere verimlerinden örnekler sunduğu anlaşılıyor. Özellikle buna eklediği çizgilerinin de dikkat çekici olduğunu belirteyim. Bu çerçevede 1950 kuşağı öykücülerinin, İkinci Yeni şairlerinin etki yatağı yakınında, üstelik ona koşut bir derinlikte verimlenmiş anlatılar olduğu öne sürülebilir bunların. &#8216;Varolamamak&#8217;, İrfan Tan&#8217;ın elli yıl önce başlayan öykü yazarlığı serüveninin, ardı eğer kararlılıkla sürdürülebilse nerelere varacağının izleriyle bezeli. Derin soyutlayımlarla, parıltılı dönüştürümlerle yola çıkmış bir yazarın başlangıç metinleri olarak alınmasında hiçbir sakınca yok bu nedenle kitaptaki öykülerin. Kendinden bir önceki kuşağın, 1950 kuşağının şiiriyle öyküsünden derin izler taşırken, tıpkı onlar gibi bıçak ucu tüy hafifliğinde denemeye göz kırptığı görülmüyor değil bu metinlerin&#8217;Kitabı okuyunca İrfan Tan&#8217;ın bilimci, düşünceci yanını sürekli geliştirirken yazıncı yanı üzerinde gereğince durmayışı, bu konuyu zamana bırakışı karşısında üzülmediğimi söyleyemem. Yine de gecikmeli bile olsa bir &#8216;merhaba&#8217; borcumuz var yazarına&#8217; Andığım bu üç kitap, birer ilk öykü kitabı olarak günümüzün yansımalarını içeriyor&#8217; Bir de otuz beş yıl önce verimlenmiş ilk öykü kitapları da var, bugün geriye dönüp de bunlara baktığımızda neler söyleyebiliriz acaba?Haftaya Nedim Gürsel&#8217;le, onun öykücülüğüyle sürdüreceğim bu konuyu &#8216;Kitaplar Adası&#8217;nda&#8217;</p>
<p><em>Cumhuriyet / Kitap Eki </em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/yine-ilk-oyku-kitaplari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Boşlukla Hesaplaşmak</title>
		<link>http://www.yitikulke.com/bir-boslukla-hesaplasmak.html</link>
		<comments>http://www.yitikulke.com/bir-boslukla-hesaplasmak.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Feb 2009 20:59:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kadir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yitikulke.com/?p=112</guid>
		<description><![CDATA[Kadir Aydemir En sondan başlamalı. Yaşamımızda asıl hesaplaşmamız gereken şeyin bize bırakılan ve bizden sonraya bıraktığımız &#8220;boşluklar&#8221; olduğunu anladığımız andan. Geri dönüşün olmadığı zaman diliminden yani. Etrafımıza dikkatli bir şekilde bakarsak göreceğimiz şey gayet basit olarak şu olacaktır, bu aynı zamanda da, aslında herkesin bildiği aforistik bir pusuladır: Var olan herkes bir boşluğun esiri aslında. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kadir Aydemir</strong></p>
<p><strong></strong>En sondan başlamalı. Yaşamımızda asıl hesaplaşmamız gereken şeyin bize bırakılan ve bizden sonraya bıraktığımız &#8220;boşluklar&#8221; olduğunu anladığımız andan. Geri dönüşün olmadığı zaman diliminden yani.<br />
Etrafımıza dikkatli bir şekilde bakarsak göreceğimiz şey gayet basit olarak şu olacaktır, bu aynı zamanda da, aslında herkesin bildiği aforistik bir pusuladır: Var olan herkes bir boşluğun esiri aslında.</p>
<p><span id="more-112"></span></p>
<p>Evet, binlerce boşluk taşıyoruz içimizde. Her boşluk bir başka boşluğun açtığı diğer bir boşluktan ibaret. Durum biraz karışık görünse de, böyle. İçimiz kadar dışımız da görünmez boşluklarla dolu. Var mıyız, yok muyuz bu evrende, bunu anlamak için yazılmıyor mu tüm kitaplar? Bunu anlamak için çevrilmiyor mu devasa sinema filmleri? Uzun cümlelere gerek olmamalı bu yaşamda. Bir varoluş sancısı çekiyoruz açıkçası. Dokunmak, tatmak, konuşmak, istemek, tüketmek&#8230; hepsi, tek başına kalan insanın -ki özünde yalnızızdır- icat ettiği bir oyunun uyulması gereken kurallarından biridir. Bahsedeceğim kitap tam da bu noktadan bakıyor bizlere, her şeye. Altay Öktem&#8217;in yeni deneme kitabı İçimde Bir Boşluk Var, bir bir &#8220;kanıtlıyor&#8221; tüm eksiklikleri.<br />
Gözle görülemeyen şeyler vardır. İlkokuldan beri anlatılıp durulur; mikroplar, virüsler vs. İçimde Bir Boşluk Var, otobüs tutamaçlarında gizlenen bir hastalığın mikrobundan tutun da, bir bakışla sevgilinizin şirin koltuk altı terinin neden olduğu küçük uyanışlara kadar insanoğlunun &#8220;içinden&#8221; gelen dürtüleri didikleyip duran, bazen rahatsız edici şekilde düşündüren, &#8220;Ben de mi öyleyim acaba?&#8221; dedirten şiddete sahip bir kitap. Altay Öktem&#8217;i yazdığı şiirlerden, öykülerden, romanlarından ve alternatif edebiyat çalışmalarından tanıyor edebiyat okurları. Yazar bu sefer pek bilinmeyen bir yönünü gözler önüne seriyor ve profesyonel meslek alanı olan doktorluğu &#8220;yazı&#8221;yla buluşturuyor. İçimde Bir Boşluk Var&#8217;ın oluşumunda bir yazar olmanın ötesinde, doktor olmanın sağladığı gözlem avantajını olumlu yönde kullanabilmiş Altay Öktem.</p>
<p><strong>Boşlukları doldurmak</strong></p>
<p>Altay Öktem İçimde Bir Boşluk Var&#8217;ı ‘Ruhun Boşluğu&#8217;, ‘Bedenin Boşluğu&#8217;, ‘Cesetlerin Boşluğu&#8217;, ‘Aşkın Boşluğu&#8217;, ‘Görüntünün Boşluğu&#8217;, ‘Gürültünün Boşluğu&#8217; ve ‘Ben&#8217;in Boşluğu&#8217; adlı yedi bölüme ayırmış. Her bölüm kendi içinde ayrışmış ve düşlerden gerçeğe uzanan, bilimsel verilerin de öykülenerek -insanları korkutmadan- okura sunulduğu parçalar meydana gelmiş. Şahsen bu kitabı okurken, kimi zaman içimden kıs kıs güldüm, kimi zaman da tırstım. Bu ülkede doktorlardan korkmamak mümkün değil, ölümü çağrıştırıyorlar sürekli. Ama Altay Öktem, işe felsefi bir açıdan bakıyor, sözleriyle şaşırtıyor bizleri: &#8220;&#8230;İtiraf ediyorum; uzun zamandır büyük bir hızla yuvarlanıyorum zirveye. Yazdığım bütün kitapları, terk ettiğim bütün kadınları, içtiğim sigaraları, ürküttüğüm kuşları, hiç görmediğim şehirleri, kasaba istasyonlarını, olimpiyat oyunlarını, Avrupa Topluluğu uyum yasalarını, iz bırakmayan işkence yöntemlerini, cinsel ve dinsel bütün pozisyonları, bütün ağrıları, çığlıkları, gülüşleri arkamda bırakıp zirveye doğru yuvarlanıyorum büyük bir hızla. Zirve çok aşağıda, biliyorum. Düşmeyi seçiyorum.&#8221; Yazarın içindeki boşluğu daha da derinleştiren bir durum.</p>
<p>Öktem&#8217;in yukarda bahsettiği zirve olsa olsa ölüm olabilir. İlginç bir tercih. Ama, &#8220;nasılsa hiçbirimizin sağ çıkamayacağı&#8221; bir durumda, yani soluk alıp verdiğimiz şu hayatta belki de en &#8220;sağlıklı&#8221; tercihtir bu.<br />
Dilimizde İçimde Bir Boşluk Var tarzında yazılmış bir başka kitaba rastlamadım henüz. Sanırım bir ilk bu kitap. Dünya edebiyatında ise Alain de Botton&#8217;a ait Felsefenin Tesellisi&#8217;ni örnek verebiliriz. Önemli bir ayrıntı, kısaca bahsetmek gerekirse, kitabın yazılış dili genel olarak mizahi ve akıcı. Yaşamla alay eden sözleri okumaktan çok keyif alacaksınız. Özellikle aşk ile ilgili bölümde, yani ‘Aşkın Boşluğu&#8217;ndaki örneklemeleri okumak eğlenceliydi. Ferhat&#8217;ın Şirin&#8217;e olan aşkından tutun da Paulo Coelho&#8217;nun Veronika Ölmek İstiyor&#8217;undaki karakter Dr. Igor&#8217;a kadar kafayı takmış Altay Öktem. İyi de yapmış! Tabii her şey bir yana, kendisini eleştirmekten de kaçınmamış. Yaptığı alıntılar ve başından geçmiş havası yaratan olaylar zincirinde Altay Öktem&#8217;in samimiyetine güvenmekten başka çaremiz yok. Güvenmek zorunda değilsiniz, &#8220;boş&#8221; verin gitsin de diyebiliriz.<br />
İçimde Bir Boşluk Var, neşeli yanını bir kenara bırakırsak, bir hesaplaşma kitabı olarak da ciddiyetle okunabilir elbet. Aşkla, yaşamla, vücudumuz ve ruhumuzla yaptığımız hesaplaşmanın öyküleri gizlenmiş sayfalara. Anlamsız bir boşlukta başlayan yaşamımız yine o kadar derin bir boşlukta sona erecek bir gün. İçimde Bir Boşluk Var, kendisiyle ve içindeki boşluklarla yüz yüze gelmek isteyenler için kaçırılmaması gereken, çok yönlü olarak okunabilecek, başarılı bir eser.</p>
<p><em>İçimde Bir Boşluk Var</em>, Altay Öktem, Sel Yayıncılık, 128 s., Ekim 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yitikulke.com/bir-boslukla-hesaplasmak.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
