Emine Uyanık
Gözlerimi kapattığımda, dağı hâlâ karşımda görüyorum. Onu son gördüğüm, diğer dağların arasında zor seçilen, bulutlara karışmış haliyle değil. Köyden göründüğü gibi; her şeyden büyük, her şeyden yüksek…
Küçük bir çocukken, tepesinde kocaman bir mağara olduğuna ve içinde korkunç bir devin yaşadığına inandırmıştı beni annem. O kadar çok sorardım ki öteki tarafta ne olduğunu, kaçıp gitmeyeyim diye uydurmuş olabilir bu hikayeyi. Bir gün Hejan’a da anlatmıştım. Sıcaktan oyun bile oynayamadığımız, köyün bitimindeki cılız ağaçların gölgesinde dağa karşı oturup, hep öteki tarafı düşündüğümüz; dünyanın nerede bittiği, deniz denen suların ne kadar büyük olabileceği, öteki köylerin bizimkine benzeyip benzemediği gibi şeyleri tartıştığımız günlerden biriydi. Dev diye bir şey olmadığını söylemişti Hejan. Ona inanmamıştım. Nereden bilebilirdi ki, o da benim gibi köyün dışına çıkmamıştı hiç. Belki de inanmak istememiştim. Bir gün gideceğini söylerdi hep. İstemezdim gitmesini. Eğer gerçekten bir dev varsa, ona engel olabilirdi. Fakat hiçbir şey engel olamadı, dediği gibi gitti bir gün. Küçük kardeşimin doğduğu, annemin öldüğü yıldı. Artık dev masallarına inanmayacak kadar büyümüştüm. Ve Hejan’la oynayamayacak, ağaçlığa gidemeyecek, hatta mecbur kalmadıkça avludan dışarı adım atamayacak kadar. Ben büyüdükçe içinde kısıldığım köşe küçülmüş, köy daha küçük, daha sefil, daha çaresiz hale gelmişti. Masallardaki korkunç yaratıklar önce korkunç olmaktan çıkmıştı gözümde, sonra gerçek olmaktan. Dağ yalnızca bambaşka bir dünyaya açılan kapıydı artık, umuttu, hayaldi, gelecekti. Bütün bir gün avluda oturup, gözlerimi dağa dikip, o dünyanın hayalini kurardım.