Kategori arşivi: Söyleşiler

Mavi Işıklar söyleşisi

mavi ışıklar müzik grubuNuray Salman, 60’lı yılların efsane grubu Mavi Işıklar’ın solisti Nejat Toksoy’la Mavi Işıkları Konuştu.

Nuray Salman: 1960’ların efsane grubu, bir akımın öncüsü olan Mavi Işıklar’ın oluşumunu anlatır mısınız?

Müziğe İstanbul Erkek Lisesi’nde Metin ve Çetin Yavuzdoğan kardeşler ile başladım. 1963 yılında burs kazanarak Amerika’ya gittim, orada (Batı Sahilinde) lise son sınıfı tekrar okuyup bitirdim. Bu sürede oradaki müzik çalışmalarını yakından takip etme olanağım oldu (yanında kaldığım ailenin oğlu Bruce Robinson’un The Revelaires adlı Surf Grubu vardı ve 1965 yılında Türkiye’ye gelip yaz boyunca Mavi Işıklar ile beraber konserlere çıktı, radyo programlarına katıldı) ve Türkiye’ye büyük bir müzik birikimi ve arşivi ile döndüm. Ben orada iken Metin ve Çetin Yavuzdoğan, Cihat Günaydın ve Zamir Manisa ile grup kurulmaya başlamıştı ve beni bekliyorlardı. Ben geri dönünce 1964 yılının başında Mavi Işıklar kurulmuş oldu.

NS: Amerikan müziğiyle başladınız fakat daha sonra Anadolu ezgisini pop kalıplarıyla birleştirdiniz. Bunu ilk yapan grup oldunuz. Anadolu rock ilhamı nereden geldi? Mavi Işıklar söyleşisi yazısına devam et

Necati Tosuner’le Söyleşi / Nuray Salman

Necati TosunerNecati Tosuner ile Yazma Tutkusu Üzerine Dertleşi

Nuray Salman

Ben öldükten sonra arkamdan şöyle söylenilmesi gerçek ödül olur: “İyi adamdı. Kalemi de fena değildi.”

 

1944 Ankara doğumlu olduğunuzu biliyoruz. Hemen hemen tüm kitaplarınızda yaşam öykünüzden bir kesit var. Ben Necati Tosuner’i sizden dinlemek istiyorum. Çocukluğu, gençliği, yazın dünyasına girişini, nasıl başladığını öğrenmek istiyorum…
Necati Tosuner’le Söyleşi / Nuray Salman yazısına devam et

Hidayet Karakuş’la Söyleşi / Nuray Salman

hidayet karakuşDünden Bugüne Hidayet Karakuş’un Yürüyüşü

“İnsanın tözündeki güzelliği, yaratıcılığı önce sözcükler, kavramlar, sonra düşler ortaya çıkarır. Sonrası kendiliğinden gelir.”

Söyleşi: Nuray Salman

 

6 Eylül 1946’da Isparta’nın Yalvaç ilçesine bağlı Kurusarı köyünde doğduğunuzu biliyoruz. Hemen hemen tüm kitaplarınızda yaşam öykünüzden bir kesit var. Ben Hidayet Karakuş’u sizden dinlemek istiyorum. Çocukluğu, gençliği, yazın dünyasına girişini… Hidayet Karakuş’la Söyleşi / Nuray Salman yazısına devam et

Mehmet Sadık Kırımlı ile Söyleşi – Nuray Salman

Şiire Sadık Bir Yürek: Mehmet Sadık Kırımlı

“İkinci Yeni olayını başlatan ustalarıma buradan saygı ve sevgilerimi sunuyorum; hepsi de yattıkları yerde ışıklar içinde uyusunlar. Yürüdüğüm yol beni gerçek şiirle buluşturdu; halen şiirim de bana ihanet etmeden bu çabasını sürdürüyor.”

Söyleşi: Nuray Salman                                          Mehmet Sadık Kırımlı ile Söyleşi – Nuray Salman yazısına devam et

Mehmet Ünver ile “İzansız Mahalle” romanı üzerine söyleşi

MEHMET ÜNVER İLE ‘İZANSIZ MAHALLE’ ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Söyleşi: Güzel Zeynep Süphandağ

İnsan en çok ne zaman dürüsttür sorusuna cevabım hep ‘çocukken’ olmuştur. Algılarımız masumdur çocukken, olaylara bakış açımız hiçbir yetişkinin bakamayacağı kadar derin ve sevimlidir. Çocukluğunuzu bir hatırlayın, ‘E, bu kral çıplak yahu!’ diye bağıranızdır hepimiz (ileri ki yaşlarınızda bu cümleyi sarf ettiğinizde dışlanırsınız o ayrı mesele) henüz ruhlarımız esir alınmamış; egoların, ayarlanmaların, statükoların himayesine girmemişizdir. Anlayacağınız dipçik gibi bir zihin, tertemiz bir düşünce yapısı ve sonradan çatır çutur kırılacağından henüz haberimizin olmadığı berrak hayallerimiz vardır. Hal böyle olunca da 12 yaşında bir anlatıcının gözünden görünen dünyayı okuduğumuzda, o roman bize pek bir dürüst gelir. Şunu söylemeliyim ki İzansız Mahalle’yi okuduğunuzda tüm duygulardan çok hüzünleneceksiniz, her sayfa çevirişi ‘Bizler ne ara böyle olduk?’ sorgusunu getirecek beraberinde. Kendinize cevaplar arayacak daldıkça dalacaksınız en sonunda ‘Büyüdük be’ klişe cevabından ziyade çok daha ötesini bulacaksınız… Mehmet Ünver ile “İzansız Mahalle” romanı üzerine söyleşi yazısına devam et

Yaprak Öz’le yeni romanı “Şeytan Disko” üzerine söyleşi

Yaprak Öz’le “Şeytan Disko” üzerine söyleşi

Söyleşi: Güzel Zeynep Süphandağ

 

Kitap okumak güzel, çok güzel şeydir. Şöyle düşünürsek isteğe bağlı bir tecrit gibidir; soyutlanır gidersiniz.  Bana göre bu soyutlanma hali üç farklı şekilde gerçekleşir: İlki, bir iki haftada bitirilen (bu süre biraz daha uzayabilir) bu süre zarfında da çantada, yatağın başında, masaların üzerinde, yorganların altında takılan kitap tipidir. Güzeldir elbette ama derin izler bırakmaz anlık soyutlanmalardır. İkincisi Virginia Woolf veya James Joyce okurken olduğu gibi hafif içte bir bayılma ( Mrs. Dalloway karşıdan karşıya geçsin diye 60 sayfa beklersiniz ya hani), sonra bir ayıltma çabası yaratan fakat gerçekten etkileyen dünyasına girince çıkamadığınız kitaplardır. Üçüncüsü ise daha 4. sayfadan itibaren sizi içine çeken en geç iki güne bitirilen, o iki gün içerisinde de okuyamadığınız anlarda size dünyayı dar eden kitaplardır. Evet evet Şeytan Disko’dan bahsediyorum kesinlikle üçüncü tipin soyutlanma durumunu karşılıyor. Tabi bunlar benim fikirlerim… Yaprak Öz’le yeni romanı “Şeytan Disko” üzerine söyleşi yazısına devam et

Achim Wagner’in Şiir ve Fotoğraf Dünyası. Söyleşi Nuray Salman

17 Temmuz 1967 tarihinde Coburg’da doğdu. Würzburg’da üniversite eğitimini tamamladı. Çeşitli müzik tiyatrolarında dramaturg olarak çalıştı.  Birçok ödül aldı. 1999-2002 yılları arasında Küba’da 3 ay yaşadı. 9 kitabı bulunan Wagner şiir, düzyazı, tiyatro oyunu ve makaleler yazıyor. Almanya’da bir çok Edebiyat ödülü alan Achim Wagner  2009 yılından bu yana Berlin ve Ankara’da yaşıyor.

‘’ Şiir Sokakta’’, ‘’Hafif Coğrafya’’, ‘’Gezi’den Soma’ya Hayat Sokakta’’ Türkiye’de çıkardığı kitapları.

Nuray Salman:  Bir röportajınızda ‘’ 2009 yılında İstanbul’a gelmeden önce Türkiye’yi pek tanımıyordum ama önemli bir şiir geleneği olduğunu biliyordum.’’ Demişsiniz. Türkiye yolculuğunuz 2009 yılında başladı, nasıl bir süreç yaşadınız ? Gelme sebebiniz öncelikli Şiir mi?  

 Achim Wagner: 2009 yılında Alman Kültür Vakfından (Nordhein Westfallen) burs alarak Türkiye’ye geldim. Bu burs özel bir burstu. Bu burs sayesinde Türkçe öğrendim. Alman Sanatçı evinde 6 ay kaldım yani İstanbul’da. Sonra Ankara’yı çok merak ettiğim için Ankara’ya geldim ve burada yaşamaya başladım. İstanbul çok güzel bir şehir ve herkes burayı keşfetmiş. Ankara’da ise bilinmeyen çok gizli güzel yerler var ve ben buraları keşfetmek istedim. Örneğin Samanpazarı, Hamamönü ve çok eski bir Kervansaray var suluhan.Türkiye’ye gelişim elbette şiir. Çocukluğumdan bu yana şiir yazıyorum. Şiirlerimde daha çok gezdiğim yerler, aşk, hayat ve yolculuk var. Nazım Hikmet ve Orhan Veli’nin çevirilerini okudum. Beni çok etkiledi. Cemal Süreya, Ahmed Arif, İlhan Berk, Turgut Uyar… şairleri Türkçe okumak ve onları hissetmek ayrı bir duygu katıyor bana.

N.S: Yepyeni farklı bir yere alışırken dili nasıl bu kadar iyi öğrenebildiğinizi anlatır mısınız?

 A.W: Bir yabancı olarak çok şeye adapte olmanız gerekiyor. Bende her şeyi kolaylaştırmak için öğreniyorum. Lisan öğrenmeye meraklı biriyim. Bir ülkede uzun yaşayacaksam ve o toplumdan uzak kalmamak için o ülkenin dilini, kurallarını öğrenmek gerekiyor düşüncesindeyim.

N.S:  Bir söyleşinizde  ‘’ Türkiye’de şiir hazır, sizi bekliyor, aramanıza gerek yok.’’ Demiştiniz. Burasını biraz açabilir miyiz?

 A.W: Türkiye coğrafyası adeta bir şiir. Tarih, sanat, edebiyat…kültüre açık bir yer. Örneğin Ege kültürü, Karadeniz kültüründen farklı ama aynı coğrafyada. Şiire buralardan kolayca ulaşabiliyorsunuz.

 N.S:  Batılı bir şair, bir sanatçı olarak ve zaman zaman Türkiye’de yaşayan, Türkçe yazan bir şair olarak; hem ‘içerden’ hem ‘dışarıdan’ nasıl görüyorsunuz Türk şiirini?

 A.W: Türk şiiri özel bir şiir. Dünya şiirinden çok farklı, dilin özel etkisi var. Türkçe  derin ve kısa yazmaya çok elverişli bir dil. Şiirini besleyen ana malzemeler yeteri kadar var. Dünya şiiri içinde değerli bir yeri vardır. Bu benim görüşüm.

N.S:  Küba’da yaşadınız bir süre. Sizi ne karşıladı orada ?

 A.W: Küba’da 3 ay yaşadım. Küba’ya gidiş nedenim Tiyatroydu. 2 Küba’lı arkadaşım vardı. Kaldığım süre boyunca hayran kaldığım Küba’yla ilgili kitap yazdım. Gezmeyi, öğrenmeyi seviyorum.

 N.S:  Tarih, kültür, coğrafya olarak Türkiye’yi sevdiğinizi biliyorum. İstanbul’a olan tutkunuzu da  biliyorum. İkinci Yeni şairlerini seviyorsunuz özellikle. İkinci Yeni’nin Batı şiirinden, özellikle Fransız şiirinden beslenmiş olmasının etkisi var mı bunda?

A.W: Elbette Fransız şiirinden beslenmiş olduklarını biliyorum. Örneğin İlhan Berk bir Fransız gibi Fransa şiirlerini Türkçe’ye çevirdi. Ve ben buna hayran kaldım. Türklerin kültürleri Fransız kültürlerine yakın. İkinci Yeni şairleri buradan çok ilham aldı.

N.S:  Şiir ve Fotoğraflarınızla, insanın barış ve sevgi dolu bir dünyada yaşayacağına inanıyorsunuz. Şiirlerinizde  tarih, yolculuk, aşk var. Fotoğraflarınız görsel bir şiir adeta. Bu iki farklı disiplini,  içerik bağlamında buluşturduğunuz düşünüyorum. Ne dersiniz? Bir yandan şiir yazıyor, bir yandan görsel bir hikaye anlatıyorsunuz ? Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

A.W: Bence hiç farkı yok, her ikisinde de tarihi, yolculuğu, aşk’ı anlatıyorum.

N.S:  Fotoğrafın gücüne inanıyorsunuz. Sesten daha etkileyici çünkü. Söylemek istediğiniz fotoğraflarda okumak mümkün. İyi bir göz için tabii!

A.W: Ben çok konuşan biri değilim. Dinlemeyi ve görmeyi çok seviyorum. İlhan Berk gibi şiir düşünüyor ve fotoğraflarımla anlatmaya çalışıyorum.

N.S: Gezi’den Soma’ya kitabınızla görsel bir hikaye anlatınız. Neler düşünüyorsunuz o günlerle ilgili ve tüm olup bitene ilişkin…

 A.W: Gezi direnişi parti direnişi değil, hayat kavgasıydı. Gezi direnişinde İnsanlar sokakta var olanı kullandılar. Toplumda bir şiir köprüsü var. Türkiye’nin dayanışma, yaratıcılık ve cesaret ile belirlenen bir potansiyelini açığa çıkardı. İnsanlar bu süreçte sanatla’da direnmeyi öğrendiler. Gezi direnişi bir halk hareketi. Ben, ‘Gezi’den Soma’ya ‘’ kitabımla tarihe ışık tutmak istedim.

N.S: Yeni çalışmalarınız var mı ? Biraz bahsedermisiniz ?

A.W: Bu günlerde Türkiye’de 2 yıldır var olan Suriye Mültecileriyle ilgi görsel çalışma yapıyorum. Bunun için Mersin, Konya, Ankara, İstanbul’da fotoğraf çektim. Şiir devam ediyor. Resim sergisi açmayı düşünüyorum, bunun için Berlin ve Ankara’da girişimlerim var. Çalışmalarım şimdilik bunların üzerine.

N.S:  Sevgili Achim söyleşi için çok teşekkür ederim. Seni tanımak çok güzel.

A.W: Seni tanımakta güzel, ben de çok teşekkür ederim.

Nuray Salman

25/Nisan/2015

Hatay Restaurant/Bostancı

Bade Osma Erbayav’la “Tatavla’da Bir Delirme Vakası” söyleşisi

BADE OSMA ERBAYAV İLE “TATAVLA’DA BİR DELİRME VAKASI” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Söyleşi: Güzel Zeynep Süphandağ

 

       Herkesin bir derdi olduğuna yürekten inanmışımdır hep, ara sıra yazarları düşünürüm; nedir bir yazarın derdi? ya da nelerdir yazarların dertleri? Mutlaka bir dertleri olmalı öyle değil mi? Hayatla? Kendileriyle? Toplumla? Kadınla? Erkekle? Dertlerinin ne olduğunu net bir şekilde kestiremediğim birçok yazar arasında “derdinin ne olmadığını” kestirebildiğim bir yazar; Bade Osma Erbayav  “Tatavla’da Bir Delirme Vakası” ile göz kırptı düşüncelerime. Evet bu büyülü yazarın derdinin anlaşılmak olmadığını anladım kendimce. Bade Osma Erbayav’la “Tatavla’da Bir Delirme Vakası” söyleşisi yazısına devam et

Barış Çağrı Genç’le “İçindeyim” ve “Fotoğraflar” Üzerine Söyleşi

Barış Çağrı Genç’le “İçindeyim” ve “Fotoğraflar” Üzerine Söyleşi

Söyleşi: Güzel Zeynep Süphandağ

Hayatımız, basit bir düzenden ibaret; birileri bir döngü tutturmuş, biz de takılmış gidiyoruz peşinden, kimimiz hızlı kimimiz yavaş. Bir olayımız da yok aslında; aynı yere gidiyoruz hepimiz. Yapmamız gereken tek şey bu düzene uyum sağlamak, tahammül edebilmek. Edemiyor musun? İşte orada sıkıntı başlıyor güzel kardeşim; bir küçük aforoz edilmeye, bir büyük de yalnızlığa hazırlıklı ol. ‘Öteki’ sıfatını da yanına aldın mı tamamsın artık, sana itina ile “deli” diyebiliriz. Delinin en güzel tanımını Burroughs yapar. Der ki: “Deli dedikleri, etrafında neler döndüğünü çözmeye başlamış insandır, hepsi bu.” Barış Çağrı Genç, İçindeyim romanıyla bu durumu bizlere biraz daha açan bir isim olarak karşımıza çıkıyor. Barış Çağrı Genç’le “İçindeyim” ve “Fotoğraflar” Üzerine Söyleşi yazısına devam et

Abdülkadir Budak Ve Şiir Dünyası “Dünyayı Afrika sandım, ona bir Nil bıraktım” Söyleşi Nuray Salman

11111111111111111111111

Nuray Salman:  Genç okuyucuya yardımcı olmak için, Abdülkadir Budak’ı anlatır mısınız?  Nasıl bir çocukluk  ve gençlik yaşadı? Şiir hayatına nasıl girdi?

Abdülkadir Budak: Babamın ikinci evliliğinden, baştan ikinci evlat olarak, 23 Nisan 1952 tarihinde Sivas’ın Hafik ilçesinde doğmuşum. İlkokula burada başlamış ama birinci sınıfı yarılamışken, babamın hastalanması üzerine biz üç kardeş bir kamyon kasasında, babamla annem ise şoför mahallinde olmak üzere Ankara’ya taşındık. Yıl 1960. Radyodan yükselen bir ses “Ordu yönetime el koydu” dediğinde Sincan’daki evimizin bahçesinde oynuyormuşum, sokağa çıkma yasağı varmış, annem kolumdan tutup eve sokmuştu.

Abdülkadir Budak Ve Şiir Dünyası “Dünyayı Afrika sandım, ona bir Nil bıraktım” Söyleşi Nuray Salman yazısına devam et