CEVAT VE ÖTEKİ YÜZLER

Gözlerini, bir şişip bir inen yelkenlerin üstüne dikti.  Her halinden belliydi asabı bozuk olduğu. Ve mırıldandı “şimdi asabı bozuk bir adam gibi gelir akşam…” diye. Oysa düpedüz kendisiydi akşam! “Körlüğün sökük ceplerini andırıyor bu hayat!” diye mırıl mırıl konuşup kendini ve daha çok çevresindekileri rahatsız etmeye devam etti. Mavi kanatlı da yaşam arzularına mil çekilmiş gibi hayatsızdı. Aklına, gençliğinde balık tuttuğu zamanlar geldi. Öyle bir anda çıkagelmedi. Adeta zorla çekip, yaka paça aldı tozlanmaya bile değmeyecek balık tutma anılarını. Aklının bir o köşesinde bir bu köşesinde çevirip durdu sonra. Gençliğinde severek yaptığı bir tür alışkanlık da diyebileceğimiz durumları şimdi ellisine basmakla basmamak arasında kalmış ve bu yüzden yeni tanıştığı insanlara yaşının hep kırk dokuz buçuk olduğunu söylemeyi uygun gören Cevat böyle gün aşırı aklının sağında solunda önünde arkasında çevirip çevirip dururdu. Böyle sürekli eskimiş zamanlara doğru yol alıyordu içi. Ama unutkanın biriydi gerçekte. Bugün sahil boyunca parmaklarının uçlarına değin kara sular indirecek kadar yürüyecekti besbelli. Sigarayı bıraktıktan sonra sinirleri daha çok tetikteydi birçok durum ve olay karşısında. Böyle uzun uzun sahil yürüyüşlerini de sigarayı bıraktığının ertesinde başlatmıştı. Kendisine kimseleri yakın görmezdi. Eşini kaybetmişti. Çocuklarını da… Ne ateşli çemberlerden geçmişti, ne de içini yıkayan nehirlere yüz sürmüştü. Hep “Hayatın doğasında zor da var rahat da…” demeyi alışkanlık haline getirmişti. Hala yürüyordu. Yelkenliler birer ikişer geçip gidiyordu önünden. Yığılmış faturalar, ev kirası, birikmiş borçlar, sürekli geciken maaşı (ama artık emekliydi) hiç aklına takılmadı bu yürüyüş esnasında. Sadece eski zaman artıklarına takılıp kaldı aklı. Bir de bir başınalığına yakındı! Bugün de böyle geçecekti geçmesine ama o yine eve vardığında kendi yüzüyle hesaplaşacaktı. Yine yatağının bir köşesine oturup ( evinde oturacak birçok koltuğu olmasına rağmen) -sanırım rahat olduğundan-  kendisine ne kadar yabancılaştığını yine kendisine soracaktı. Başkalarını da sorup, kendi yüzünün astarı sökük hali içinde onları cevaplamaya uygun bir dil arayacaktı. Ama onu en çok huzursuz edecek olan şey bugünün de çok çabuk bitecek olmasıydı.

 

Ertesi Sabah

 

Yatağının iç gıcıklayıcı yay orkestrası eşliğinde sabaha uyandı. Onu uyandıracak, kurulmuş bir saat yoktu. Aslında takvimsiz ve saatsiz yaşar olmuştu emekli olduğundan bu yana. Sanırım nohut taneleri sayıyordu. Otuzuncu nohuttan sonra bankanın yolunu tutuyordu. Bazen birkaç tane fazladan atıyordu işi garanti altına almak için. Yatağından doğrulurken “keşke biraz keman sesine yakın düşse şu çıkan lanet ses.” diye iç geçirdi. Böyle manasız şeylere iç geçirip dura dura yakında kendisi içi geçmiş bir adam olarak yankılanacaktı sala diye!

Ben çok ruhsuz bir adam mıyım şimdi? Hayatımda kimseler yok. Delindikçe deliniyorum, delirdikçe deliriyorum. Sonum şerre yakın bir yerde çadır kuracak kesinlikle. Yahu ben ne kadar bedbaht ne kadar uyuşuk ne kadar sümüklü böcek hızında yaşayan bir adamım böyle! ( Her gün sahil boyu ayaklarına kara sular inene kadar yürüdüğü aklına genince “yok yok salyangoz gibi değil de hani uyuşuk bir tazı gibi olabilirim” dedi) Aslında bu da pek uymuyordu onun ruh dolambaçlarına. Teşhisi, mümkün olduğunca çıkmaz sokaklara sürüklenmiş bir hastalığın keskin ağzında çırpınıyordu. Şimdi hastaneye çıkıp gitsem ve üzerimdeki, beni olduğum yere mıhlayan ve beni buhranlara iten olumsuzluğun reçetesini alsam. Sonra eczaneye gidip, bir poşet dolusu parfüm, temizlik malzemeleri, diş fırçaları, diş macunları ( renk renk, meyvelisinden, nanelisinden ) alıp çıksam ve reçetedeki ilaçları almamış olduğumu eve on adım kala fark etsem, suç benim midir yoksa eczacının mı? Offf…. İçimdeki ve sizin oradan göremediğiniz dışımdaki yalnızlık benim başucu hastalığım olarak tescillense hiç yadırgamam. Bendeki yalnızlık, tozun bile konaklamadığı bomboş odalar içinde bir başına kalmak ( birkaç koltuğu görmezden gelirseniz) dünyadan tasını tarağını toplayıp göçen insanların köy alanlarındaki artık adımları, ya da iğne ucunun bile yer bulamayacağı bir kalabalık içerisinde kendinle yüzleşmek değildir. Bendeki yalnızlık, hiçbir şeye sığmayacak kadar kendisidir!

Böyle kendi kendine akşamüstlerine kadar konuşup durdu Cevat. Ne var ki Sahile yürüyüşe de çıkmadı. Şaşılacak şey. Biraz sonra evin içinde bir savaş telaşı başlayacaktı. Pencereden aşağıya atılan televizyon buna işaret ediyordu. Derken, pencereden tekli koltuğu güç bela geçirip aşağıya doğru sallandırdı. İnsanlar geçiyor mu geçmiyor mu hiç umurunda değildi! Komşuları, sanki hiç bir şey olmuyormuş gibi oralı olmadı.  Onlar galiba buralı da değildi! Belki de onun bu hallerine alışmışlardı. Yine de komşulardan biri polisi aramış olacaktı ki siren sesleri mahallenin girişinden itibaren duyulmaya başladı. İyi de bu kadar gürültü yetiyorken bu sirenlerin cıyak cıyak çalınması da ne? Duyan da çatışma olmuş ya da bir cinayet ihbarı alınmış zannedecek! Aslında cinayet mahalline de sessiz sedasız gidilmeli değil mi? Orası aynı zamanda bir taziye evi ya da mekânı olarak görülebilir çünkü. Polis sirenlerini duyan Cevat hiç telaşa kapılmadan ama yavaş da davranmadan eline aldığı ( nereden bulduğu muamma) gaz bidonunu odadaki, dışarıya atamadığı ikili koltuğun ve yayı fırlamak üzere olan bir çekyatın üstüne döküverdi. Biraz da yatağına döktü ve üst üste on çöp kibrit çaktı. İlk dördü başarısızdı ama kalan altı kibrit gazın aleve akraba olan, çabuk tutuşan özelliğiyle parlayıverdi. Kara bir duman kapladı evin içini. Dumanlar boşluk bulduğu her delikten hınçla dışarıya doğru savruluyordu. İşte bu an komşular da tedirgin oldular ve umursamazlıklarını askılara asıp yangına kulak kesildiler. Ama iş işten geçmişti. Cevat odanın orta yerine yığılıp kalmıştı yoğun dumandan. Daha alevlere değmeden ölmüştü. Polisler aşağıda mahalleliyi sakinleştirmeye çalışırken apartmandaki diğer insanlar hızla dışarıya çıktılar. İtfaiye gelse bile bu acı, kimsesiz bu adamcağız için paylaşılmayacaktı. O somurtkan mahalleli sadece acıyacaktı Cevat’ın düştüğü bu sona! Ve itfaiye ne kadar su sıksa da dinmeyecekti bu acı. Kimilerine göre bir günlük korku ve telaş da denilebilir!

Mehmet Erikli

 

Bir Cevap Yazın