DANS, NEDEN TEK KİŞİLİKTİR

Ümran Ersin

Evinin bulunduğu sokağa ne zaman gelmişti? Hiç ayırdında değildi. Soluk soluğaydı adımları. Tabanlarının her biri, eski zamanlardan kopup gelen birer körük. Yavaşlamaya başladı. Körük de hızını azalttı.

Apartman kapısından beşinci kata doğru, dar merdivenleri otomatiğin cılız ışığında zar zor seçerek çıkarken, her kata ulaştığında, üzerinden bir şeyleri de çıkarıp atmaya başladı; kimi zaman, öğlen dinlediği bir haberi, üst kattaki yaşlı ev sahibinin kira için ettiği dırdırı, kimi kez sevgilisinin surat asmasını, bankaya olan kredi borcunu, annesinin sorularını… Üst katlara doğru yaklaştıkça daha da çoğaldı söküp bırakmaları; acaba millet ne der, ayıp olur mu arkadaşlara, yok canım bu defalık da kibarlığı elden bırakmayayım, aman sen de çok alıngansın; ne varmış sana öyle aşağılama kokan laf sokuşturmalarında bulunduysa, falan filan, falan filan… her birini hoyratça çıkarıp fırlatıyordu. Son kata vardığında, konuşmayı öğrendiğinden beri her hücresine, dokusuna iliştirilen ya da kazınan, değil “kendi ” yle buluşmaya , onu ayırt etmeye, keşfetmeye, “kendi” diye bir şeyin var olabilme ihtimalini bile düşünmesine olanak tanımayan ne kadar değer, töre, yasak, yapma – etme , günah varsa eliyle bir güzel dertop edip, sımsıkı yumak yaptı. Durdu. Merdiven boşluğuna eğilerek baktı. Birden hızla , tüm gücüyle en alt zemine doğru hepsini fırlatarak, “bingooo!” diye bağırdı. İnanılmaz şey! Kelebekleşti sanki. Yani şu an kendini serbest bıraksa, neredeyse dans ederek havalanacaktı. Çok hoşuna gitti bu düşüncesi, gülümsedi. Aklına geldikçe gülmeye başladı. Ağzından, gözlerinden, burnundan boşanırcasına güldü, güldü. Hatta bir ara kendini tutamayıp, gülmekten dengesini yitirerek, yere yuvarlandı. Artık sesli sesli gülüyordu, katıla katıla. Zar zor doğrulup, anahtarı kilide yerleştirdi; ”tık”. Bayılıyordu bu sese. Gülümsedi. Yaşamın gizi işte bu “tık “ sesindeydi. Bu noktadan sonra ne canını sıkacak kimse kalıyordu, ne de yapmak zorunda kaldığı tonlarca şey. Mutluluğun sesi nedir , diye sorsalar, hiç duraklamaksızın; bu, işte bu ; “küçük, naif, sevimli, sıcak , sımsıcak erotik “tık” sesi derdi. Bu sesin çekiciliğine yaşamı boyunca kapılamayanlara birden acıdı. Yazık. Zavallı buldu onları. Sonra omuzunu silkeledi. Herkes, kendi gibi duyarlı olamazdı ki.

Kapıyı açtı. Tam karşı pencereden dökülüverdi akşam pırıltıları. Boş evlerin, her şeye ve tüm zamanlara inat , belirsizliğe gebeliğinin yarattığı o kışkırtıcı, delimsi kokusunu duyumsadı. İnsan teninden ayrık ; burnuna toz, boya, küf çarpan, binanın loş yalnızlığına sinik taş kokusu. Taş kokar mı? Evet, kendi kendine kaldığında kendidir kokusu her şeyin.

Deniz, donuk bir ay tınısınıyla yapışık, karanlık salona kurulup oturuvermişti, çevresindeki binaların ışıklarını da ardı sıra sürükleyerek. Ayaklarıyla minik dalgaları usulca itti, odanın ortasına doğru ilerledi. İlerledikçe denizin suları da çekilmeye başladı. Yosun , balık kokusu sardı duvarları. Hatta birkaç minik deniz yıldızı duvara tırmanmaya başlamıştı bile. Işıl ışıldılar. Gözleriyle okşadı.

Derin bir soluk aldı, göğsünü saran tüm sıkıntıyı atmak istercesine. Bırakıp, rahatladı. Uzandı, odadaki tek eşya olan müzik setinin düğmesine bastı. Notalar fırlayıverdi; fraklarıyla, hiphopçu kılıklarıyla, kimi yırtık kimi ütülü pantolon, cart renkler, son moda gömlekler, elbiseler, body, tayt, şalvar, dekolte , spor her renkten giysilerle tümü birden odaya hoplaya zıplaya doluştu. Notaların dans ederek ortaya saçılışıyla birlikte daha bir canlandı akşamın ışıkları. Gemiler rengârenk düştü odaya, dolunay tüm görkemiyle pencereye doğru merakla eğilip hınzırca gülümsedi. Evlerden, denizden ve caddelerden süzülen deli dolu, yıldır yıldır renkler, şen tavırlarıyla koşup notalara yapıştı. Şaşkındı. Her bir nota salınırken, bir yandan da ona sataşıyordu. Do, pantolonundan çekerken, la; saçlarına tırmanıyordu, biraz ilerden atmaca gibi atladı gözlüğünün üzerine si, çabucak çerçevesini kontrol etti; kırılmasın diye. Çeşitli giysileriyle bir yerde duramayan kıpır kıpır notalar gömleğini, elini, bacağını çekiştirerek, onu dansa sürüklemeye çalışıyordu. Üzerindeki korkuyu atmak için, şaşkınlığından, acemice dönüp durmaya başladı salonun ortasında. Giderek, kan ter içinde oraya buraya savrulmaya başladı. Boğazı kurudu. Bir ara , hiç denemediği figürler içinde buldu kendini. Gözleri parladı. Hiçbir notayı kırmadan, giyimine kuşamına bakmadan, kendine dans eşi yaptı. Deniz, usulca yine geldi , dalgalarını savurarak . Dans eşlisi her bir nota, çok ayrıksı, çok uzak, dünyanın taaa başka bir ucundandı. Ne denli yakındılar, dans tutkusunda var olurlarken. Ancak, bambaşka yerlerden koşup gelen o salkım saçak hüzün, yine de ortak bir dildeydi her birinde. Bunu çok iyi anlıyordu. Onca neşeli parçalarda hoplayıp zıplarken, acının dili örtülmüyordu. Bak, bu si bemol; orta doğudaki savaşın bomba seslerine akort olmuştu , dans ederken savruluyordu kan damlacıkları. Bu la; uzak doğudaki kaybolmuşluğun kalabalıktaki adı; milyarlarca el öğütüyordu dişliler arasındaki güzelim tınısını, artık metalik bir la idi o. Şurada dans eden tek başına, Afrika’daki çocuktu. Ama umudunu yitirmeyen. Gülüşü açlık kokuyordu; süslü püslü notalar, mideleri bulanıp kusmaya koşuyorlardı , yanından hızla kaçıp. Kimi notaları ise, daha bir kendine yakın buldu; sıcacıktı. Yani, tek bir notadan bile ezginin tümünü kolayca ayırt edebiliyordu insan. Doğduğundan beri çok bildik olan, gökyüzünün, ağaçların, sardunyaların, kasımpatıların, nergislerin, balıkların, poyrazın, lodosun, kaldırım taşlarının, afili caddelerin, kurak tarlaların, dokuma tezgahlarının, fabrikalardaki nice kuru dişlilerin tanıdık ezgisiydi. Ama nedense her notanın, az veya çok hüzün sarkıyordu ucundan.

Kafası karıştı. Sonra birden , uzun süredir düşünüp de çıkaramadığı şeyi, tam o anda bulmuş gibi; birden yer yer sıvası dökülü duvara dönerek, onula konuşmaya başladı. Çıkan sözcüklerin anlamının ayırdında değildi. Çoğunun, ilk kez ağzından çıktığına şahit oluyordu. Konuştu, kızdı, saçmaladı. Duvarı yumrukladı. Sonra yorulup, sırtını yumrukladığı duvara vererek tahta döşemelere yığıldı kaldı. Sigarasını aradı; hay aksi! Paketin içi bomboştu. Küfretti kendisine. Henüz , daha birkaç derin soluk almıştı ki…

Önce usul usul sonra giderek, opera ezgilerindekine benzer bir müzik duyarak , irkildi! Dayandığı duvardan geliyordu sesler. Sözcükleri seçmeye başladığında ise tümüyle dikkat kesildi; “ Gerçeğin anlamı nedir,” diye soruyordu şarkının içindeki sözler. Az önceki notaların, kendisine kötü bir oyun oynadığını düşündü. Onlarla dans etmeyi kestiğim için, sanırım beni huzursuz ederek şimdi intikam alıyorlar, diye içinden geçirdi. Ancak, daha sonra notalar birden şarkıyı kesip , onun yanına geldi ve birlikte konuşulanlara kulak kesildiler. Son derece kararlı bir ses, odayı çınlattı; “ gerçek, değiştirilebilen bir şey midir? Merdivenlerde savurduğun kendi yaşamın değil miydi? Yaşamın ne kadar gerçek? Ya da yaşamına sahip oldukça , onun dümenine sahip oldukça daha mı gerçek olduğunu sanıyorsun? Onca kendi yaşamları olmayan bir kalabalıkta, sen, nasıl kendine ilişkin bir yaşamın olduğunu sanırsın? Aynı kuşatılmışlıkla çevriliyken, sen onlardan ayrıksı bir hayatı yaşayabileceğini mi sanıyorsun. Çok komik, diye sesli sesli güldü, ses. Oysa kendimizi değiştirmeksizin ne ölçüde kendi dışımızda varolanları değiştirebiliriz ki. Hiç kimse kendini değiştirmedikçe , salt sen değişsen bile, onların içindeyken, ne denli “sahici” kalacak yaşadığın hayat? Nereye gidersen git, ne yaparsan, ne eylersen, ne konuşup düşünsen bile, senden apayrı bir dolu kalabalık! Onların kuralları içinde boğulup kalan bir yaşam olacak seninkisi. Merdivenlerden fırlatıp attığın yalnızca bir sanrı; ayırdında bile olmadığın. Asla senin olmayan bir hayatı yadsıdığın sürece gerçek bir yaşama kavuşacağını sanman ne büyük yanılgı, senin dışındakiler kaleyi sımsıkı kurmuşken.” Şaşkın ve biraz da kafasının içi karışık ne düşüneceğini bilemezken, ses, devam etti yeniden; “ tek yapacağın şey; samanlıkta kaybolmuş senin gibi diğer iğneleri bulmak, onları ararken bile, yaşamın gerçeğini adımlamaya başlarsın”

“Peki, ölçü nedir?” diye sordu , dayandığı duvardan doğrularak. “ Ölçü? Ölçü, insandır.” Dedi ses. “ Bu dünyadaki asıl anlam; insanın kendisi. Ben’in isteklerinin, yanımdaki ben’ in istekleriyle armonisidir. Ama armoni çok uzun zamandır bozuk akortlu insanlar yüzünden dağıldı. Tınılar evrenin sonsuzunda ama yok olmadılar, yalnızca savruklar. Birbirinizi bulun, çoğalın ve asıl müziği egemen kılın evrene. Evren de tıpkı sizin gibi canlı. O da özlem dolu erince. Armoniyi bir kez yakaladınız mı bir daha değişmez. Çünkü onun soluğu hiç değişmez; sevgidir. Ne ondan daha az, ne daha çok üstün olmasıdır, bu armoninin.” Dedikten sonra, ses birden bire kesildi. Pencerenin pervazından sarkan bir deniz damlası uzadı uzadı, sonunda “paaaatt” diye düştü. Boş odada inanılmaz bir yankı yaptı ve sessizliğin damarı çatladı.

Pencereye doğru ilerleyip camı açtı. Kent yorgunluğunu atmaya çalışıyordu yavaşça. Ardından derin bir soluk alarak ufuk çizgisinin ötesine yolladı bakışlarını. Notaların baskısından öylesine bunalmıştı ki bir ara aşağıya atlamak geçti içinden. Ama ya ölmez de sakat kalırsa. Beğenmedi bu fikri. Tanrım, ne yapsa da kurtulamıyordu.

Çalan, güzelim ezgiyi bile duymuyordu, tek düşüncesi bir an önce bu boğuntudan kurtulmaktı. Bağırmak istedi; sesi çıkmadı. Bir daha denedi, bir daha. Derinden gelen bir hırıltı zar zor çıktı ağzından ve çıkar çıkmaz da… gözlerini aralamaya çalıştı tüm gücüyle, göz kapaklarında sanki birer kurşun. Dolunay gözlerini kamaştırdı, uykunun kucaklayacağı düşten sıyırmak istercesine…

Sonra birden , evrenin bu en güzel binbir renkli notalarıyla dans etmek istedi. Durdu. Onlar da durdu, ne yapacağını merak ediyorlardı. “Haydi” dedi. Güldüler. “Haydiiii!” Sevinçten çığlık atarak dönmeye başladılar. “Rahat olun lütfen” dedi. “ Rahat olun ama mademki dans ediyoruz , o zaman birbirimize uymamız gerekir , değil mi?” . Evet, dercesine havaya fırladı notalar. İşte bu, dedi içinden, gülerek başını sallarken. Ve, dansa başladılar. Her renktiler, her kılık, her sözdüler, her dil. Hepsini kucakladı, dansın armonisinde. Ne onlar onu ne de o, notaları, zorlamadı, yönetmedi. Pencereden ılık bir lodos aktı, üzerlerine. Gecenin, sevecenlikle ısmarladığı ise, yosun garnitürlü midye kokusuydu. Evren , onların uyumunu tutup, kendi sonsuzluğuna katarak, çoğaldı bir kez daha.

Uzaktan, ufuk çizgisinde mor bir bulut gözükene dek dansa devam ettiler, erinç ve mutlulukla. Mor, kızıla döndü, sonra kayısıya ve sarı bir maviliğe. Durdular. Gerçekliği sona ermişti gecenin. Her birini öperek, vedalaştı.

Pencerenin önünde, başka bir gerçeğe yöneldi.

Yeni bir gündü.

***

Özgür Edebiyat dergisinde yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın