Dogville ve Çağrıştırdıkları

Tülay Kale


İyilik ve kötülük denilen şeyin kökeni çok uzaklara gider elbette. Doğu kültürünün yin ve yang diye nitelediği, hatta tanrılaştırdığı şey bugün de revaçta. Kötülükten kötülük doğması kötülüğün doğası gereği olsa da toplumsal ahlak idealize ederek iyiliği yüceltir. Oysa iyilik yapıp iyilik beklemek gayet tabii ki iyiliğin doğası. Kötülüğün aslı zaten kötülük olduğundan iyilik doğurması da kötülüğün doğasına aykırı… Lakin her beklenilen, istenilen şey hesaplanan ölçüsünde gerçekleş(e)miyor. Bu hususta şöyle demek daha doğru: Hey Adako! Ne kadar hesap kitap yapsan da hesaplanmayanlar gerçekleşiverir. Sonrasında var olan şey beklenen olmadığı için Adako azalacaksın, azaldıkça üzüleceksin…

Dogville’de karşılaştığım şey tam da buydu. Niyetler hep iyi, lakin getirileri çok farklı. İnsanoğlu sürekli ister, daha fazlasını, ondan da fazlasını istiyor, isteyecektir. Sonrasında bundan memnun olmayacak, eleştirecek hatta daha fazlasına talip olacaktır. Filmdeki kadın gibi yetişmeye, ulaşmaya, dayanmaya çalışacaktır. Kendini sevdirmek adına yaptığı her şey, bir bumerangın beklenen dönüşü gibi kendine isabet edecektir, ancak tam aksi manada.

Karaağaç kasabasının duygulu insanları kasabalarında hiç karaağaç olmamasına rağmen yaşadıkları mekâna çok duygulu olduklarından bu adı koymayı uygun bulmuşlar. Kafası karışık güzel kaçak Grace adı geçen kasabaya sığınınca, dürüst kasabanın şeffaf insanları onu bağırlarına basar. Sophokles’in tabiriyle her vakit acıkan lakin her vakit erdemli ol(a)mayan insanlar kendilerine gerçek yüzünü yani zayıflığını ve güçsüzlüğünü gösteren bu gizemli kızdan sürekli yaptıkları iyiliğe karşı daha çok şeyler bekler olurlar. İnsanlar üzerinde olumlu izler bırakmaya çalışan güzel kaçak zamanla kasaba müdavimlerinden bazılarının dostluğunu bile edinir. Başlarda gizemli kaçak dâhil herkes mutludur, tanışıklık artıp denge değişene kadar.

Üzerinde düşünülmesi gerekli iki kavram var bence. Bunlardan ilki merhamet, diğeri ise kibir. Merhamet ve kibir elbette ki iki farklı kavram. Ancak filmde bir araya getirilen şey ikisinin giriş kapısının farklı olmasına rağmen ulaştıkları noktanın aynılığı. İkisi de yine marazlı hallere zemin hazırlıyor. Merhamet eden ile edilen arasındaki muazzam fark ya da seviye bir soruna sebebiyet veriyor. Kibir de yine kendini başkalarından farklı algılamak olunca aynı sonuca ulaşılıyor. İster merhamet, ister kibir ikisi de aynı noktada buluşmakta. Kötülükten ve kötülüğün kaynağından uzaklaşmak isteyen kadın sığındığı kasabada kendine yer edinmek isterken sonrasında kaçmış olduğu ortamdan hiç de farklı olmayan bir ortamda kendini buluverir. Bu bana Hayvan Çifliği’ni hatırlattı nedense. Orada da hayvanlar alternatif bir sistem, adalet, eşitlik merkezli bir düzen yaratmak istemişlerdi. Ancak böyle bir niyet için bir araya gelen iktidarzedeler, sonrasında kendi iktidarlarını yarattılar. Yarattıkları bu iktidar adına her şeyi mubah görmeye ve bu amaç için yapılan her şeyi uygun bulmaya başladılar. Dogville’de yaşamaya başlayan kahramanımız için de aynı son görülüyor. Kaçtığı ortamdan daha çekilmez hale gelen kasaba, sonuçta tüm olumlu düşüncelerine rağmen farklı bir ortama dönüşür. Geçmişin karanlık sularından kurtulmak adına geldiği bu ortamdan kaçmak için çaba sarf eden gizemli kadın kahraman, gelmiş olduğu ortamdan kurtulamadığı gibi yeni dâhil olmaya çalıştığı ortamda da kendine yer edinemez. Kasabanın tüm fertleri onun rızasını gözetmeden ondan istifade ederler. Yapmış olduğu her iyilik farklı şekilde ona döner.

Başlangıçta herkes onun için bir şeyler yapıyor, ona dostluklarını sunuyorlardır. Birkaç gün önce okuduğum bir cümle çağrışım yapıverdi şu an. Diyordu ki: “İnsanın bir insanı sevmesi için bir gün yeter, evet tek bir gün yeter. Lakin kendisine yapılan bir şeyi unutması belki de bir ömür sürer.” Tıpkı böyle oldu işte. Kadın kasaba halkının onu istememesi durumunda bile onlarla dost olduğunu düşünüp bunu bir kazanç saydı. İnsanları sevmek için tek bir gün yeterdi. Zaten gerçekte de böyle değil midir? Lakin burada bir sıkıntı var. İnsanları kolay sevmek, onları kazandığını düşünmek sıkıntılı bir husus.

Dogville kasabasının şeffaf hayatlı ve erdemli insanlarını izleyince akla Sophokles’in Antigone’u geldi. Thebai ülkesinin kralı Oidipus, babası Laios’u bilmeden öldürmüş ve Thebai ülkesine kral olmuştur. Gerçekte annesi olan İokaste ile annesi olduğunu bilmeden evlenmiş ve bu evlilikten dört çocuğu dünyaya gelmiştir. Bilmeyerek babasını öldürüp annesiyle de evlendiğini öğrenince kendisini tüm bu yaptıklarından dolayı cezalandırmak için gözlerine mil çektirip kör bir kral olmuştur. İokaste ise oğlu ile evlendiğini öğrenince durumun vahametinden canına kıyar. Kör kral Oidipus, hem bu hayattan hem de iki erkek çocuğundan öylesine bezmiştir ki onlara beddualar edip kızı Antigone’u yanına alarak ülkesini terk eder. Birer yıl süreyle tahtı paylaşma kararı alan oğullar arasında zamanla anlaşmazlıklar çıkar. Erkek kardeşlerden Eteokles, Polyneikes’e tahtı bırakmak istemeyince Polyneikes Argos kralına sığınır. Kralın kızı ile evlenerek onun desteğini alıp kardeşi Eteokles’e savaş açar. Thebai krallığını ele geçirmek dayıları Kreon’a nasip olur. Kreon, savaşta ölen Eteokles’i gömdürürken ölen diğer kardeş Polyneikes’i de ülkesini bu durumlara düşürdüğü için vatan haini sayar. Cesedini gömdürmez ve onu gömmek isteyenlerin akıbetinin de aynı olacağını söyler. Kreon’un yeğeni ile nişanlı olan Antigone kardeşini tüm diğer ölüler gibi gömdürmek niyetindedir. Çünkü yerleşmiş geleneklere göre her ölü bir mezarı hak eder. Erdemli Antigone, tersine akan suları tekrar bendine döndürmek için tam da burada ortaya çıkmakta. Diri diri gömüleceğini bilerek bu eyleme girişen Antigone, Tanrılar katında şerefli olacaktır. Biz insanlar katında da şerefli olmak az bir şey midir? Erdeme ulaşmak için, erdemli olmak için tüm bu kötülükler elzem midir? Leonard Cohen’e sözü vererek noktalayalım:

“Çal hâlâ çalınabilen çanları

Unut kusursuz ikramını

Her şeyde bir kusur var

Işık işte oradan sızar.”