
Onur Behramoğlu
Wilhelm Furtwangler, “On bir yaşındaki Daniel Barenboim bir fenomen” diye yazmıştı. O fenomeni, altmış dört yaşındaki haliyle izledik 16 Ağustos 2006 gecesi Aya İrini Müzesi’nde.
Barenboim, 1991 yılından bu yana Chicago Senfoni Orkestrası’nın baş şefi; 1992 yılından bu yana da Berlin’deki Alman Devlet Operası’nın müzik direktörü. 1999 yılında Filistinli edebiyat eleştirmeni ve akademisyen Edward Said ile birlikte, İsrail’den ve Arap ülkelerinden genç müzisyenleri yaz aylarında birlikte müzik yapmaları için bir araya getiren Doğu-Batı Divânı Orkestrası’nı kurdu.
İşte bu orkestradan dinledik Beethoven’ın Leonore Uvertürü’nü, Schubert’in Piyano, Keman, Viyola, Viyolonsel ve kontrbas için La Majör Beşli’sini, Brahms’ın Do Minör 1. Senfoni’sini. Londra, Paris, Kudüs, Chicago ve Berlin’i kendi yurdu sayan Barenboim İstanbul’u ilk ziyaretinden hangi etkilerle döndü bilinmez ama İstanbul’un onu, orkestrasını ve hepsinin ardında yakışıklı suretiyle dimdik durduğunu bildiğimiz güzelim Edward Said’i coşkuyla kucakladığını söyleyebiliriz. Dinmeyen alkışlar…Tekrar tekrar sahneye davet edilen Barenboim…Yüzlerde ışıldayan bir şeyler…
Said’le söyleşilerinden oluşan kitapta – Paralellikler ve Paradokslar - Barenboim ne diyordu:
“Müziğin doğasına karşı işlenebilecek en büyük suç, bence, bir şeyi mekanik olarak çalmaktır…İnsan iki notaya bastığında bir hikâye anlatmalı…Eğer bir kuartetle çalıyorsan, dört çalgıcı da aynı hikâyeyi farklı şekillerde anlatıyordur; bazen diyaloğa giriyorlar, bazen tartışmaya dalıyorlar, bazen birbirleriyle çatışıyorlar, bazen de hepsi aynı hikâyenin ayrı birer parçası oluyorlardır…Sahneye gelmiş ve son derece iyi hazırlanmış, notaları kusursuz bir şekilde ama asla bir karakter veremeden, sanki müzik o an şefin yaptırdığı şeylermiş gibi çalabilecek bir orkestra müzisyeninin tutumundan daha kötü bir şey olamaz. Aslında o şöyle diyordur: ‘Ben notaları çalıyorum, sen müziği yapıyorsun.’…Elbette, devreye yine gücün tanımı girecektir bu noktada. Şef hep bir güç sembolü sayıldığı için bu da hakikaten çok ilginç bir noktadır.”
O gece müziğin doğasına uygun bir geceydi. Hikâyelerin anlatıldığı bir gece. Belki her anlatılanı anlamadık. Belki kabımızın rengi neyse suyumuz da o renge bulandı. Ama Barenboim’in sözleri notalardan evvel dökülmüştü kalbimize:
“Sanatçının ifadesini belirleyen, onun herhangi bir şeyle uzlaşmayı toptan reddetmesidir, yani cesaretidir. Dolayısıyla, Ortadoğu’daki çatışma sadece siyasal yoldan, ekonomik araçlarla ya da birtakım düzenlemelerle çözülemez. Bir bakıma, herkesin sanatsal çözümlere başvurma cesareti sergilemesini gerektirir.”
Chomsky, kendisine bir kavramı sonuna dek açıklayacak zaman tanınmayacağını bildiği için televizyonda konuşmayı reddetmiş. Belki yeni bir devrim Barenboim’in orkestrasından, Chomsky’nin televizyona çıkmayı reddinden, Said’in İsrail tanklarına taş fırlattığı yerden başlayacak.
Başlayacak mı? Hayır.
Başladı.
Dörtnala şahlanacağı gün de gelecek.
Hızla gelişecek kalbimiz.