ELEŞTİRİ Mİ TANITIM MI

Nihat Ateş

“Bugün edebiyat eleştirisi yazmak yirmi yıl önce eleştiri yazmaktan daha zor” diye bir sav ileri sürmek çok mu iddialı olur? Bu savı ileri sürmenin nedenlerine geçmeden önce “eleştirmenin” kim olduğuna bakmak gerekiyor belki de. Eleştirmeni kısaca “bir sanat yapıtı hakkında yargısını belirten ve bu yargıyı temellerinden kişidir” diyerek tanımlamak mümkündür. Ancak eleştirmen ya da eleştiri bu yargıyı verir ve temellendirirken akademi ile bilimsellik arasında durur. Bildiğimiz gibi edebi eser karmaşık bir bütündür. Bu karmaşık bütünü çözmek sadece eserin kendi içindeki göndermeleri değil dönemsel ve toplumsal göndermelerini de çözmeyi gerektirir. Çünkü “metnin tekniği/üslubu ile ideoloji arasındaki ilişkiyi açığa çıkarmak”(*) zorunluluğu vardır. İyi eleştiri yargısını verirken dolayısıyla da önemli düşünsel, toplumsal tartışmaların da içinde yer alır. Bunların dışında olamaz. Eser de içinde var olduğu gerçekliğin dışında değildir. Dolayısıyla “bir edebiyat ürününü derinlemesine anlamak, hayatı daha iyi anlamanın yollarından biridir.”(**)

Eleştiri okumanın ya da edebi tür olarak eleştirinin ele aldığı eseri tartışarak, tartıştırarak edebiyatı toplumsal hayatın içinde soktuğu da bir gerçekliktir. “Bir okumadan en büyük verim okuma bir tartışma, bir konuşma, bir eleştiri, hele yazı amacına yönelik olduğu zaman alınır.”(***) Konuşma ve tartışma toplumsal edimlerdir. Eleştiri okumak eleştirel okumaya giden önemli bir yoldur ve değindiğimiz gibi okuru hayatın başka başka düşünsel birikimleriyle de buluşturur. En azından iyi bir eleştirinin böyle olması gerekir.

Ülkemizin edebi eser okuma konusundaki tablosunu tekrar tekrar çizmeye gerek yok. Bu tablo içinde bir de “eleştiri okumak gerek” demenin anlamı var mıdır? Bu soru ancak, nasılsa halimiz böyle, eleştiriye ne gerek var demek için sorulabilir. Aydınlamanın ürünü olarak “eleştirel akıl” zaten yeterince gelişmemişken son yirmi yıldır edebi ve kültür dünyamıza “postmodernizmin” etkisiyle eleştiri biraz daha zora girmiştir. Özellikle postmodernizmin sanat eserini “itibarsızlaştırıcı”, “sıradanlaştırıcı”, “piyasacı” etkisi ülkemiz eleştirisi için önemli bir zorluktur. Özellikle sanat eserlerinde “günümüzün sanatsal eleştirisi” yine günümüz toplumsal ve ideolojik ilişkileri içinde yapıldığı için ve gizli ya da açık bir “yarınsızlık” vurgusu ağır bastığından “başka bir eleştiri mümkün”dür demenin yolları da tıkanmaktadır. Günümüzde “büyük eleştiri”, büyük anlatıların geçerli olduğu bir zaman dilimi için mümkündü söyleminin egemen olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle eleştirinin olmazsa olmazlarından biri olan nesnelliğin ve neden sonuç ilişkisinin indirgemecilik olarak yaftalığı da düşünülürse.

Günümüzde eleştirinin sıkıştığı nokta sadece burası değildir elbet. Yukarıda kısaca özetlenmeye çalışılan gelişmeler birdenbire ortaya çıkmış gelişmeler de değildir. Özellikle piyasanın hızla kültür ve sanat alanına müdahale etmeye başladığı, bir yatırım alanı olarak görülmeye başlanmasıyla birlikte ortaya çıkan gelişmeler olmuştur bunlar. Edebiyat alanı bir piyasa alanına dönüşünce, -burada piyasa dilini kullanmakta bir sakınca yok- malın hızla kâr maksimasyonunu gerçekleştirmesi gerektiğinden yine hızla bir satışın ve dönüşün mümkün olabileceği yollar ortaya çıkmıştır. “Büyük eleştirinin” bu hıza yetişmesi ve gerçekleştirmesi girişte saydığımız özelliklerinden ötürü olanaksızdır. İyi eleştirinin eseri anlamak için kurduğu geniş ilişkiler ağına da gerek yoktur. Günümüzde ortaya konan eserler bu piyasanın öyle veya böyle bir parçasıdırlar. Hızla duyurulmaları ve satılmaları gerekmektedir. Dağıtım ağına girmiş eserlerin “raf ömrü” (burada kullandığım kavrama dikkatinizi özellikle çekmek isterim.N.A) bir ayı bile geçmemektedir. Çünkü piyasanın rekabet koşulları gereği yeni kitap, o kitabın bir benzeri, bir benzeri daha hızla piyasa dolaşımına girmektedir. Büyük yayınevleri hariç hemen hiçbir yayınevinin reklama verecek parası yoktur. Ama kitabın da bir şekilde duyurulması ve okurun haberdar edilmesi, kitap eklerinde veya dergilerde hızla “tanıtımları” gerekmektedir. Bunun için “kitap tanıtımları” eşe, dosta, akrabaya yazdırılır. Gerekirse yazana, -tanıtım yapılan yayın telif ödemediğinden- telif adı altında birkaç kuruş ödenir. Böyle olunca da “tanıtımı” yazanın esere yaklaşımı en hafif deyimiyle abartılı olacaktır. Bu tanıtım yazıları zaman içinde birbirine benzemeye başlamışlardır. Bir romancı, bir bilirkişi ustalığıyla yazar romanlarını, bir başka roman sert bir kahve tadındadır vb… “Tanıtım” piyasanın istediği ve talep ettiği bir şeydir ve böyle bir arzı ortaya çıkarmaktadır. Gazetelerin kitap ekleri bu hızı karşılamaya yönelik olarak vardır. Yıllardır bu kitap ekleri yayımlanır ancak “tanıtım” denen türü çoğaltmaktan başka niteliksel bir işlevleri yoktur. Ne ülkemizde kitabı sevdirme ve yaygınlaştırma anlamında ne de okuryazarlık anlamında hiçbir katkıları olmamıştır. Oysa kitapların sağlıklı bir şekilde eleştirilip, tartışıldığı, dolayısıyla soluk aldığı gerçek yer dergilerdir. Gazeteler çok sayıda basılıp, her yere dağıldığı için ve bu kitap eklerinin ilan fiyatları bir “dergi” ile hemen hemen aynı seviyelerde olduğundan yayınevleri ayda bin bilemedin bin beş yüz satan dergiler yerine ekleri yeğlemişlerdir. Bu da dergilerin yaşaması için olmazsa olmaz koşullardan olan yayınevi-dergi ilişkisini koparmıştır. Geçtiğimiz aylarda bir kitap eleştiri dergisi bu “rekabetle” baş edemediği için kapanmıştır.

Sonuçta iyi ya da büyük eleştirinin sıkıştığı bir başka yer burasıdır. Eleştirmenin “bir tanıtımcı” gibi görülüp, algılanması, yayınevlerinin eleştirmen üzerinde belli bir baskı oluşturmasına yol açmıştır. Açıkçası yayınevinin eleştirmenden beklediği eleştiri değildir artık.

Matbuat böyle işlerken başka bir boyut da teknolojik alanın hızla gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. İnternetin okuma alışkanlıklarımızı, biçimlerimizi nasıl etkilediğini ve değiştirdiğini henüz tam olarak bilemesek de bazı gözlemler aktarmak mümkündür. Ekran başında edebiyat başka bir renk alacak mıdır? Örneğin sanal ortamın, internetin tıpkı matbaa devrimi gibi bir devrim olduğunu, el yazmasından matbaaya geçerken matbaa yazarlara nasıl bir dil zorladıysa internetin de aynı dili zaman için de zorlayacağı ileri sürülmüştür. Bir başka görüşse önemli olanın “yazı” olduğunu, yazının taşıyıcı unsurunun bir kitap ile bir bilgisayar programı ya da ekranı olmasının bir önemi olmadığını vurgulamıştır. Önemli olan “internetin” yarattığı özgürlük ortamıdır ve yukarıda değinilen piyasa ilişkileri içinde boğulmuş eleştiriye bir soluk aldırabileceğini öngörmek mümkündür. Ancak burada bir şeye dikkat çekmek gerekiyor; o da yine “hız”la ilişkilidir. İnternetin doğası gereği vaatlerinden biridir hız. İnternet kullanıcısı bir sayfanın açılmasını birkaç saniye beklerken bile sabırsızdır. Böyle bir okuyucunun ekrandan eleştiri okuması beklenebilir mi? Ancak yine de “özgürlük vaadi” her zaman olduğu gibi insanın kulağına hoş geliyor.

(*) Bülent Aksoy, Agos Kitap/Kirk, sayı:2 Aralık 2008

(**) agy…

(***) Alâeddin Şenel, Bilim ve Gelecek Dergisi, sayı: 60, s. 31

Sanat Cephesi, Ocak 2010 s:35

Bir Cevap Yazın