ER YORGOS MAGNİS’TEN BÜYÜKBAŞLAR’A

Nihat Ateş

Er Yorgos Magnis İstanbullu bir Rum ailesinin çocuğu. 1921’de, Sakarya’da “Megala İdea”ya inanarak savaşırken öldü. Temmuz 1920’de ailesine gönderdiği kartpostalda, “Tekirdağ’a çıktık. Türkler gitti. Ganimet çoktu” (1) diye yazıyordu ve “Dedikleri doğruysa Aya Stefanos’a (Yeşilköy’e) geleceğiz. Bu doğruysa sizi yakında göreceğim demektir”(2) diyordu. Er Yorgos Magnis, “Küçük Asya”da ailesine bunları yazarken Girit’te aynı tarihlerde neler olup bitiyordu? Olanları, Andreas Nenedakis’in Büyükbaşlar-1922 (3) adlı romanında küçük bir Rum çocuğun gözünden okuyoruz. Daha doğrusu o dönemi çocukken yaşamış olan romanın anlatıcısı, zaman zaman kendi bugünü ile araya girerek anlatıyor yaşananları yani cephe gerisini. İstanbullu Rum Er Yorgos Magnis Bebek’teki ailesine kavuşmayı arzularken Girit’te Yunanlılar ve Türkler de bir arada yaşamaya devam ediyordu.

Küçük anlatıcının en iyi arkadaşı aynı yaşlardaki Türk Ali’ydi. “Küçük Asya”da (Anadolu) savaşın en yoğun olduğu, Yunan ordusunun hızla Sakarya’ya doğru ilerlediği günlerde, içine kapanık, suskun Ali’yi Rum arkadaşlarına karşı korumaya çalışıyordu; Ali de onu. Neden mi? Ailesi, annesi, Ali’nin ailesiyle sık sık görüşüyor, küçük anlatıcının annesi, evlerine milliyetçiliğin kirli tohumlarının serpilmesine izin vermiyordu. Oysa anne ne kadar direnirse dirensin “Reaya” “Büyükbaşlar”a dönüşmüştü. Reaya, Osmanlı’nın müslüman olmayan azınlıklarıydı. Onlar Rumeli’de, (4) Yunanistan’da, Girit’te, öteki Osmanlı illerinde atlarına üstlerine sürüp ayaklar altına alabildikleriydi. “Büyükbaşlar” ise Hıristiyanların Girit’te zengin ve işbirlikçi sınıfına verilen addı. Zamanlar değişirken, toplumsal konumlar da değişmeye başlamıştı. 1900’lerin başında, Girit’in Osmanlılığının simgesi haline gelmiş, aynı zamanda mert, ezilen insanın yanında olmasıyla Osmanlının kendi içindeki değişimlerin de simgesi olmuş Şerif Bey’in öldürülmesi bu “değişen zamanların” ilk habercisiydi. ( Zaten romanın ortalarına doğru Şerif Bey’in zaten “Büyükbaşlar”ın ve onlarla iyi geçinmeye çalışan zengin Osmanlı artıklarının tuttuğu bir katilce öldürüldüğü ortaya çıkacaktı.) Şerif Bey’in adadaki cenazesine katılan tek Hıristiyan, romanın küçük anlatıcısının babasıydı. Romanın başlarında anlatıyı elinde tutan bugünkü anlatıcıdır ve soruyor: “Dünya nasıl da böyle tersyüz oldu!” (5) Her şey değişiyordu. Osmanlının 1. Paylaşım Savaşı’ndan yenilgiyle çıktığı 1915 ile Yunan ordusunun 1922’de Küçük Asya’daki bozgunundan sonra, Anadolu’da Cumhuriyet’in kurulup, mübadele yaşanana kadar geçen süreç Büyükbaşlar merkeze konularak anlatılıyor. Değişimin farkında onların, çıkarcı, her dönemin adamları Büyükbaşlar merkeze konularak romanın kurgulanması elbette önemli. Bunun nedenlerinden biri, emperyalist ülkelerin adadaki çıkarlarının temsilcileri olan konsoloslarla birlikte (Bu konsoloslar da adanın Büyükbaş ailelerinden seçilmiş aslında adalı işbirlikçilerdir.) hareket ederek zamanın dayattığı “değişimin” kendi konumlarını daha da sağlamlaştırmak, çıkarlarını dönemsel koşullara göre ayarlayabilmek gibi sınıfsal karakterlerinin getirdiği esnekliği nasıl kullandıklarını da görebiliyoruz. Onlar şimdi “bu zamanların”, zaman da onların zamanıydı. Gelecekte olacaklar içinse yine “konsoloslarla birlikte” düşünüp karar vereceklerdi.

Halksa yükseldiği gibi yozlaşmaya da başlayan bu sınıfın kendi arasındaki çıkar çatışmalarının ve politik manevralarının –tüm zamanlardaki gibi!- zavallı kurbanlarından başka ne olabilirdi? Onlar adanın köylerinde, tuz üretip, alaçalara (tuz tüccarı) sattıktan sonra birkaç lokma ekmek, birkaç parça eşya aldıktan sonra tekrar köylerine dönerler. Kendi ürettiklerin tuzun adada artık karaborsada bulunduğunu, birazcık tuz üzerlerinde olsa “tuz kaçakçılığından” tutuklanıp, dayak yerlerken; adanın en büyük alaçası ve tuz tekelenin büyükbaşı, bütün doyumsuzluğuyla adaya “Cennet” adını verdiği saray gibi bir otel yaptıracaktır. Bu alaça romanın aynı zamanda en önemli Büyükbaşları’ından biridir. Çünkü adanın en zengini olduğu gibi romanın sonundaki iğrenç ölümü ile de “değişen zamanların” da değişmeye başladığının simgesi olacaktır.

“Kral Aleksandros 25 Ekim 1920’de aniden öldü ve 1 Kasım yapılan seçimlerde Venizelos karşıtları (Kralcılar. N.A.) büyük bir zafer kazandı. Venizelos istifa ederek yurtdışına çıktı.(6) İşte bu seçimler Nenedakis’in Girit’inde de her şeyi halk için daha da zorlaştıracaktır. Yunanistan’da kral geri dönmüş, adada savaş yanlıları işi şiddete dökmeye başlamışlardır. Küçük anlatıcımızın babası seçimlerde Venizelos için çalışacak ve seçimlerden sonra sürgüne gönderilmiştir. Venizelos’un kazanmasını özellikle adada İngiliz konsolosu Vu istememektedir. Çünkü adada telgraf hizmeti İngiliz telgraf şirketinin tekelindedir ve Vu’nun tefecilikten kazandığının yanı sıra buradan yüklüce bir geliri vardır. Venizelos ise telgraf hizmetlerinin kamulaştırılmasını düşünüyordur. Bir yandan da Fransız konsolosu Lardotiros ve Alaça birlikte bir telgraf şirketi kurma arayışına girmişlerdir. Ama anlatıcının yorumu meselenin nasıl sonuca bağlandığını bizlere sezdirir: “İngilizlerden kurtulmak kolay değil. Bir yere yerleştiler mi, öyle kök salıyorlar ki, yerlerinden kımıldatmak mümkün değil. Ne yaparsan yap, bir yolunu bulup tekrar tepene biniyorlar. (7)

Türkler giderek sessizleşmişlerdir. Seçimlerle ve Anadolu’daki savaşın giderek yitirilmesiyle ada barut fıçısına dönmüştür. En küçük bir hareketleriyle öfkenin üzerlerine boşalmasına yol açabileceklerini düşünüyorlar ve olacakları beklemeye ve sadece gözlemeye çalışıyorlardı. Gazetelerin yazdıklarının aksine asker kaçakları da sayıca artmaya başlamış, bir yandan da içlerinden bazıları halk tarafından “kahraman” olarak görülmeye başlamıştır. Büyükbaşlar’ın çocukları kentteki garnizonda, orduevlerinde, askerlik şubelerinde askerlik yaparken, halk çocukları cepheye, ölüme gönderiliyordu. (Ne kadar tanıdık değil mi!) Savaş yanlıları hemen her yerde toplanıyor ve biri çıkıp söylev vermeye başlıyordu. İşte bu toplantılardan birinde romanın en çarpıcı ve kimbilir daha kimlerin başına geldi diye düşündürten bir olay gerçekleşir: Savaş yanlıların toplantısında bir köylü, belkide tam Er Yorgos Magnis’in Sakarya’da öldüğü sıralarda “Kahrolsun savaş” diye bağırır. Herkes adamı dövmek için üzerine çullanır. Gerisini romandan okuyalım: “Az jandarma adamı tutuklayıp nezarete attı. Sorgulamaya gelen komutan, tutuklunun oğlunun Ukrayna’da şehit düştüğünü öğrenince küplere bindi. Adamcağıza ana avrat girişti. Şehit düşen oğluyla gurur duymalı, onun intikamını almak için askere gönüllü yazılarak cephenin ön saflarında savaşmalıydı. Savaşa hayır demek, şehit düşen oğlunun kanının yerde kalmaması için savaşanları engellemekle eşdeğerdi. “Ama ordumuz Ukrayna’da savaşmıyor ki komutanım!” “Doğru Türklerle savaşıyoruz ama onların arkasında Bolşevikler var. Bolşeviklerin Türkleri desteklediğini bilmiyor musun?” “Ukrayna cephesinde Türklerle mi savaştık peki?” “Bolşevik misin ulan sen?” “Bolşeviklerin ne menem bir şey olduklarını bilmiyorum. Oğlumun Ukrayna’da yok yere öldüğünü biliyorum, başkalarının da ölmesini istemiyorum.” “Senin kafandan zorun var, Bolşevikler gibi konuşuyorsun.” (8) dedikten sonra zavallı adamı askerlik şubesine gönderir. Askerlik şubesinde doktor adamı muhayene eder ve adamcağız komutana söylediklerini ona da tekrarlar. Doktor da adamı azarlar ama komutan gibi askere değil, akıl hastahanesine gönderir. Zavallı adamın “sonrası” ise asla bilinmeyecektir.

Artık Küçük Asya kaybedilmiş, cepheden askerler dönmeye başlamışlar dönüşleriyle de bütün kaybeden askerler gibi “sorun” olarak görülmeye başlanmışlardır. Her şeyden önce “kaybettikleri” için suçludurlar. Öte yandan da herkes yokluklarına “alışmıştır.” Er Yorgos da dönseydi “Megala İdea”sı ile başbaşa kalacak, değişen zamanlarda, uğrunda savaştığı şeyin, cephenin gerisinde hiçbir değerinin kalmadığına tanıklık edecek, Büyükbaşlar’ın kendisini savaşa gönderdiği çıkarları değişmeye başlamış, kaybedilen savaştan nasıl yarar sağlayacaklarının arayışına girdiklerini görecekti. Kendi ülkeleri “kendileriyle” ne yapacağını bilememektedir.

Çok geçmeden “mübadeleye” uğrayan Rumlar da adaya gelmeye başlıyorlardı. Tıpkı oralardan Türkiye’ye gönderilen mübadele insanlarının yaşadıklarını yaşayacaklardı. Çoğu Anadolu’da çiftçilikle geçinmiştir. Ama geldikleri yerde kendilerine ekip biçecekleri bir toprak parçası gösterilmediği gibi barınacak bir yer bulamayacaklardır. Günlerce indirildikleri rıhtımda yağmur ve ayaz altında bekletilecekler, sonunda ancak bazıları okullara yerleştirilecektir. Türklerden kalan evler, konaklar ise hileli satışlarla çoktan yerli kodamanların eline geçmiştir bile. -Ne kadar tanıdık değil mi?- Cepheden dönen askerlerle mübadiller zaman birbirleriyle tanış çıkıyorlar. İzmir’de, Manisa’da, Bodrum’da, Foça’da savaşırken onlarla karşılaşmışlardır.(9) İki tarafta “kurban.” Ne için ne adına olduğunu yeni yeni sormaya başlayacaklardı.

Sonuç

Bizim edebiyatımızda tarihçilerle, edebiyatçıların kavgaları pek bilinmez ama bilinmediği kadar küllenmez de. Zaman zaman ortaya çıkar ve sönümlenir. Tarihçiler, “tarih romanlardan öğrenilmez,” roman da “bir şeyler öğrenmek için okunmaz.” En güçlü tezleri bu savsözlerde düğümlenir. Edebiyatçılar bu konuda çok fazla bir şey söylemezler kimi haklıdırlar der, kimi çok haklı olarak “tarih diye bir edebiyat türünden”(10) söz eder. İnsanın tarih içindeki serüveninin duygusal ve ruhsal boyutta geçirdiği aşamaları anlamak içinse edebiyattan daha iyi bir olanak yok. Büyükbaşlar-1922 gibi bir “cephe gerisi” romanını, cepheden hareketle, nedenleri ve sonuçları açıklayan bir tarih kitabını okumanın daha iyi ya da daha kötü olduğunu söyleyemesek bile Er Yorgos Magnis’i anlatan “gerçek” bir kitap ile bir “roman”ın kitap olmaktan daha öte bir ilişkilerinin olduğunu da söylemek zorundayız. Nenedakis “tarih biliminden” çok “tarihten” roman çıkarmayı bilen bir edebiyatçı. Romandaki “değişim zamanlarının” niteliklerinin tüm boyutlarıyla kavranması için tarihe gereksinim duyabiliriz ama tarihin de Ali ile Büyükbaşlar-1922’nin küçük anlatıcısının ilişkilerinin boyutunu kavrayabilmesi için “roman”a gereksinimi olduğu kesin.

1-Akilas Millas, Oğlunuz Er Yorgos Savaşırken Öldü -12 Ağustos 1921, Kızıltepe, Sakarya- Kitap Yayınevi, 1. Basım, Mart 2004, çev: Herkül Millas, s. 56

2-a.g.e, s.61

3-Anderas Nenedakis, Büyükbaşlar-1922, Epsilon Yayıncılık, 1. Baskı Haziran 2005, çev: Ari Çokana

4-Özellikle bu dönemi anlatan bir başka bir roman için bkz. Cemalettin Aykın, Zor Zamanlar, Belge Yayınları, 2002

5-Büyükbaşlar-1922, s. 14

6-Akillas Millas, s. 7

7-Büyükbaşlar-1922, s. 201

8-a.g.e, s. 179

9-a.g.e, s. 220

10-Rene Girard, Romantik Yalan, Romansal Hakikat, Metis Yayınları, İlk Basım, Nisan 2001, çev: Arzu Etensel İldem, s. 26

Bir Cevap Yazın