Gizemli bir kadın uslanmaz bir aşık…

Viyana’da okuyan genç bir öğrenci ülkesine dönmeye birkaç gün kala gizemli bir kadına aşık olur. Ama sıradan bir aşk macerası değildir bu; tutkunun pençesine düşer ikisi de ve bu girdapta sürüklenirler. Birbirini arzulayan bu iki beden arasında sanıldığından daha fazla kişi vardır. Daha fazla erkek ve daha fazla kadın…
iyana’nın antik görüntüsünü kendine fon olarak seçen ‘Durgun Sular Sessiz Akar’, Muammer Kırdök’ün ilk kitabı ‘Ölümsüz Olduğum Zamanlar’da olduğu gibi bilinç akışının oldukça öne çıktığı bir roman. Kaygılar, sorgular, peş peşe gelen pişmanlıklar ve çaresizlik arasında Kayhan Yağcıoğlu saplantıya dönüşen bir aşktan kurtulmaya ya da bir kadının karşısında gerçek kimliğiyle var olmaya çalışıyor. Ama bunun kolay olmayacağı da daha ilk sayfadan anlaşılıyor.

‘Durgun Sular Sessiz Akar’ın atmosferiyle başlamak istiyorum öncelikle… 19. yüzyılın atmosferi kitabın geneline sirayet ediyor. Binalar, yapılar ve karakter sanki orada yaşıyor…
Benim için sevindirici bir saptama bu, ayrıca rastlantı da değil. Romandaki olayların anlatıldığı yıllarda Viyana’nın 19. yüzyıldan, hatta daha eskilerden kalma arkaik bir yüzü var. En ağır kurşuni renklerin gökyüzüne çöreklendiği, sessizliğin sokaklarda yatıya kaldığı uzun kış aylarında kentin egemenliğini sanki geçmişin ruhu ele geçiriyor, insanlar kısacık ömürleriyle yüzyıllık yapıların arasında değersizleşiyor. Kentin nefesine sinen ağır melankoli romanın kahramanı Kayhan’ı da içine çekip eritiyor. İstanbul’un havasından eksilmeyen hüznü düşünün, Viyana’nın melankolisi de sevgilisinden yeni ayrılan birini allak bullak etmeye, yaşadıklarını sorgulamaya yetiyor romanda.

Kayhan Yağcıoğlu’yla erken yaşlarda Avrupa’ya giden Türk orta sınıf gencinin orada tutunma macerasının sonlarını izliyoruz. Belli kaybetmiş ve belli ki geri dönmek istiyor. Zihninin bir tarafında taşıdığı eve dönüş duygusunu başka karakterlerde göremezken Kayhan, neden bunun pençesinde debeleniyor…
Kayhan ilk başta bir zıtlıklar ve kararsızlıklar yumağı gibi görünse de, ne kendi iç değerleriyle çatışmaya girerek örselenmek, ne de çevresini yıpratmak istiyor. İçindeki doğruluk terazisinin ibresini tutturduğuna inandığı yerde yeni bir çatışma süreci başlıyor ne yazık ki. Bağımsızlığını kazanmak için Erika’dan ayrılmak zorunda kaldığına inanıyor bir yandan, diğer yandan da verdiği karardan ötürü sonuna dek mutsuz. Hem sıra dışı bir tutkuyla bağlanıyor Elisabeth Weiss’a, hem de bu gizemli kadınca kabul görmemekten, dışlanmaktan korkuyor. Bütün roman boyunca kendisi olmak istiyor Kayhan, bir başkası olarak algılanmaktan, anlaşılamamaktan korkuyor. Ne ki başaramıyor bunu, gerçek kendisi olamadığı için sonuna dek mutsuz ve hüzünlü. Sanki içindeki dağınıklığı birilerinin düzene sokmasını, kulağına büyülü sözler fısıldamasını diliyor. Kendimize en yabancılaştığımız anlarda bile bir mucizenin gerçekleşebileceğini görüyoruz Kayhan’ın öyküsünde, yaşamın küçücük mucizelerden oluştuğunu da hepimiz biliyoruz.

İki romanınız da benzer tarihler arasında dolaşıyor… 70’lerin sonları ve 80’li yılların başları… Bu tarihlerin sebebi nedir?
Her iki romanımı da geç kalmış yapıtlar olarak nitelendirebilirsiniz. İlk gençlik yıllarımdan bu yana sürekli yazmama karşın yayına hazırlama aşamasını çeşitli nedenler yüzünden hep erteledim. Çatıları 80’li yıllarda kurulmuş romanlarım 90’lı yılların başlarında yayınlansaydı -ki ilk başlarda öyle planlamıştım- neden bu zaman dilimini seçtiğim daha iyi anlaşılacaktı. Neyse ki edebiyatın asıl gücünün zaman-üstülükte yattığını biliyor, somutlaştırılan zamana bir tarihçi gözüyle bakmamaya çalışıyoruz.

Yazar olduğunuz kadar bir koleksiyonersiniz de… Bunun yazarlığınıza ne gibi etkileri oluyor?
Bence müziği, edebiyatı ve görsel sanatları aynı havuzun içinde değerlendirmek gerekir. İyi bir yazarın iyi de bir gözü ve kulağı olduğuna inanırım. Hem içinde yaşadığımız ana, hem de en derin özlemini duyduğumuz güzellikler dünyasına farklı bir aralıktan bakma becerisini göstermek için görsel sanatlara gereksinim duyduğumuzu düşünüyorum. Atölye ziyaretlerimde sanatçılarla yaptığım sohbetlerin çoğundan edebiyat lezzeti alırım ve içimin kıpırtıları artar. Renkler ve benzersizlikler evreni yazma isteğimi arttırır.

Bundan sonra nasıl bir yol izleyecek Muammer Kırdök, neler bekliyor okurları?
Çekmecemde tamamlanmayı bekleyen dört roman çalışması daha var. Ancak üçüncü çalışmam Avrupa’da yaşayan Türklerin durumunu tartışan bir denemeler kitabı olacak; ‘Yüzde Sıfır Türk.’
Türk nüfusun son yıllarda Avrupa’da sıkça tartışılması, konuyla ilintili söylenecek epeyce sözümün bulunduğunu fark ettirdi bana. Otuz yılı aşan yurtdışı deneyimlerimi edebiyat merceğinden süzerek yeni bir kitapta toplamak istiyorum. Umarım başarırım.

Bir Cevap Yazın