“Gülibrişim”- #öykü – Elif Yonat Toğay

G

GÜLİBRİŞİM

ELİF YONAT TOĞAY

 

"Öz ağabeyinin kafasını kırmışsın. Doğru mu?"

"Doğrudur, Hâkim Bey."

"Adamın kafasına yirmi sekiz dikiş atılmış."

"Atılmıştır, Hâkim Bey."

Yaşlı hâkim kaşlarını çatmış, gözlüğünün üzerinden kürsüdeki sanığı inceliyordu. Koca gözlü, ufacık tefecik, cimbakuka bir kızdı. On sekizinde var yoktu. Yarma gibi adamın kafasını nasıl kırmıştı, tuhaf şey doğrusu.

"Yani suçunu itiraf ediyor musun?"

"Yoo, ben suç işlemedim, Hâkim Bey."

"Kızım, şahitler var. Odunla vura vura yarmışsın adamın kafasını."

Kız iri gözlerini kırpıştırarak sakin bir ifadeyle yanıt verdi, "Ben sana hepsini ta başından anlatayım ister misin, Hâkim Bey?"

"Anlat bakalım."

"Benim anam, kızı olsun ister dururmuş, Hâkim Bey. Gel gör, Cenâbı Allah ona dört oğul vermiş, zebellah gibi. Aha, üçü orada." Bal rengi gözlerini hâkimden ayırmadan eliyle sol tarafı işaret etti.

Hâkim, gayriihtiyarî ağabeylere şöyle bir baktı, "Tamam, neyse sen devam et."

"Bir gün bizim ön bahçeye amcamgillerden yana tohum ekmiş, anam. İpek ağacı olsun deyi." Yine gözlerini kırpıştırarak hâkimle baş başa sohbet edercesine sordu, "İpek ağacını bilir misin, Hâkim Bey? Hani gülibrişim de derler. Hani temmuz dedim mi pespembe çiçeğe keser. Sonra o çiçekler mis gibi… "

Hâkim lafın uzayacağını anlayıp kesti, "Tamam, kızım anladık."

Hâkimin gülibrişimi bildiğine kanaat getirince rahatlayarak kaldığı yerden devam etti, "Ekerken de, tohuma can veren Rabbim, bana da bir kız evlat ver deyi yalvar yakarmış. Te, o günün gecesinde anamın rahmine düşmüşüm ben. Anam öyle derdi. Neyse gel zaman git zaman, tohum filize, filiz fidana dönerken anamın da karnı büyümeye başlamış." Keyifle ezbere anlatıyordu. Bu hikâyeyi kim bilir kaç kez dinlemişti. "Sonunda, temmuzun on dördünde, fidan ilk çiçeğini vermiş, anam da beni doğurmuş. Babam nenemin adını komaya kalkmış, Lemide. Her şeye he diyen anam, ilk kez ayak diremiş, illa İpek olacak demiş. Babam şaşırmışsa da ses etmemiş. Nenem de, varsın İpek olsun demiş. İpek olmuşum gayrı. Anam bana İpek kız derdi." Belli belirsiz gülümsedi. "İpek ağacıylan İpek kız bir büyüdü derdi. Ben ipek ağacının dibinde emmiş, altında uyumuş, yamacında tay tay durmuşum. Bu ipek ağacı kışın yapraklarını döker, ama yazın öyle güzel gölge yapar ki görme, Hâkim Bey. Bizimkisi yedi yaşındayken beş metreyi neyin bulmuştu. Belki de on, ne bileyim. O vakit, sırf ben değil, hepimiz," yine başını çevirmeden eliyle ağabeylerini işaret etti, "aha bunlar bile, altında toplaşırdık. Kimi güneşten kaçmak, kimi yemek yemek için. Bir yaz da, ufaktım, babam salıncak kurduydu ipek ağacının dallarına. O yaz her akşam salladıydı beni, usul usul. Sonra, bir de…" Birden gözlerini duman bürüdü, duraladı.

"Bir de ne?"

"Bir de… Babam İsmail'i onun altına gömdüydü."

"İsmail de kim?" Hâkim kaşlarını kaldırmış merakla yanıt bekliyordu.

"Sorma, Hâkim Bey. İsmail nenemden bana yadigâr, aha şu kadar." Ufak sıska elleriyle tahmin etmeye çalışırken bir an bocaladı, sonunda yaklaşık yarım metrede karar kıldı, "hah şu kadar bir tosbağa. Zavallı hayvancık nenemin kızlığından beri, belki yetmiş, seksen yıldır bizim bahçede yaşar gidermiş. Bu katiller," yüzünü buruşturarak ağabeyleri gösterdi, "telef ettiler hayvanı!"

"Tamam, her neyse… İsmail'i bırak, sadede gel, kızım."

"Geliyorum, Hâkim Bey. Çok değil, bundan iki yıl önce babam rahmetlik oldu. Öyle olunca, bunlar babamdan kalan ne varsa aralarında pay ettiler. Bana zırnık vermediler."

Hâkim bu kez ağabeylere döndü, "Doğru mu?"

Ağabeyler ne diyeceklerini bilemeden birbirlerine bakıp duruyorlardı.

"Anlaşıldı… Devam et, kızım."

"Ben bunlar gibi aç olmadığım için ses etmedim, Hâkim Bey. Ne halleri varsa görsünler dedim." Öfkeli bal rengi gözler koyulaştı. "Üç ay önce anam da rahmetlik oldu. Anamın daha kırkı çıkmadan evi yıktırıp apartman yaptıracağız deyi ayağa kalktılar." Durup derin bir nefes aldı.

"Sonra?"

"İçim kabul etmese de he dedim. Ama bu defa şart koştum, Hâkim Bey. Ne halt ederseniz edin, tek ipek ağacını ellemeyin dedim. İpek ağacında, anamın duası var dedim, babamın şefkati var, nenem var, İsmail var, çocukluğum var dedim. En büyüğü," başıyla bu kez dışarıyı işaret etti, "hastanedeki, yemin billah etti. Kitaba el bastı. Gönlünü ferah tut, bacım, ipek ağacını biz zati ellemeyiz dedi." Gözleri yine çakmak çakmak olmuştu. "İnandım, Hâkim Bey, n'apayım… Kişiyi nasıl bilirsin, kendin gibi."

Hâkim yan gözle ağabeylere bakıp başını salladı. Olanları artık az çok tahmin edebiliyordu. Kısa kesebilmek amacıyla sordu, "Olay günü n'oldu? Onu anlat!"

"O gün, beni halamgillere gönderdiler, Hâkim Bey. Allah'ın işi işte, tam minibüse binerken, baktım cüzdanımı unutmuşum. Anamın lafı geldi aklıma, akılsız başın cezasını ayak çeker derdi. Akılsız başım diyerek gerisin geri döndüm. Döndüm ki ne göreyim? O kitapsız almış eline baltayı, ipek ağacını ha kesti ha kesecek. Bahçenin önündeki odunlardan birini kaptığım gibi koşup, arkasından indirdim kafasına. İndirdim kafasına. Aha bunlar," yutkunarak ağabeylerini gösterdi, "zor aldılar elimden. Yoksa oracıkta…" Sustu.

"Bitti mi?"

"Bitti, Hâkim Bey." Başı dik, kıpırdamadan bekliyordu.

Hâkim gözlüğünü çıkarıp sanığı ve ağabeylerini tepeden tırnağa süzdükten sonra kâtibe seslendi, "Yaz, kızım. Gereği düşünüldü…"