Hayat Bu

Kimi zamanlarda, sabahın kör hali içine uyanmış olsak da rüyalarımızı yarım bırakmış uyanıklığımızı uyuşturmak ister gibi rüyalara o kesildiği yerden devam etmek isteriz…

Gecenin bir yarısında uykunun, insanı o çok defa gevşeten rahatlığından önce rüya görmek istemenin arzusu göz kapaklarımızı çekiştirip durur. Şahin bey de rüyalara susayanlardan biriydi bu gece. Hayatının o çok tantanalı hali, onu fazlasıyla yoruyordu. Kendisini, iş temposundan güç bela sıyırıp yakası, paçası dağılmış bir vaziyette evinin o ruhunu rahatlatan huzuruna bırakıyordu. Bir bankada veznedardı. Her gün elinin altından milyarlarca lira geçip gidiyordu. Ne var ki gözünün değdiği bu paraları bir arada asla göremeyecekti. (Eğer ara sıra, daha çok yılbaşı akşamları aldığı milli piyango biletine ikramiye vurmazsa tabii) Milyarlarca lirayı bir arada göremeyecekti ama ailesini geçindirebilecek hatırı sayılır bir maaşı vardı. Neyse şimdi bunları geçelim ve Şahin beyin banka trafiğinden dolayı dönen başını bir an önce evine sokmak istemesindeki o karşı konulamaz arzusuna getirelim sözü. Şahin bey rüyaların insanı rahatlatan bir tarafı olduğunu hep söyler dururdu çevresindekilere. Uyku ona göre işin ayrıntısıydı. Hâlbuki biz rüyaları ayrıntı bilirdik! Ne garip bir adam değil mi? Aslında onun garipliğine birçok şey eklenebilirdi. Birçok insanın uzak olduğu bir takım alışkanlıkları vardı. Sözgelimi, her gece (rüyalarına geçmeden evvel) birkaç mısra şiir okumadan asla başını yastığa dahi koymazdı. Garip şair Orhan Velinin yanında Cemal Süreya’nın ve Nazım Hikmetin mısralarıydı en çok tercih ettiği. Özdemir Asaf’ın şiirlerini de bir ayrı severdi. Ama hepsinden çok Nazımı kendisine yakın bulurdu.  Yani anlayacağınız çok azımızın alaka duyduğu şiir sanatına bağlıydı Şahin Bey. Bu da garip değil mi! Bu adam hemen her gece rüya görüyordu ki ertesi sabaha gördüklerini eşine bir bir anlatıyordu. Hatta bazı rüyaları, bir sonraki gece kaldığı yerden devam ettirdiğini söylüyordu. Ne garip değil mi? Zihnimizi bu denli yönlendirebilir miydik? İnsanoğlu neler yapmadı ki, bunu yapamasın? Akşam eve geldikten sonra (yine bankanın boğucu kalabalığından yorgun düşmüştü) kendisini salondaki pek de geniş olmayan ama dar da olmayan çekyatın üzerine bırakıverdi. Eşi Naile Hanım, Bey diye seslendi ve sözünü “bu gece rüyalarını salondaki o çekyat üzerinde başlatmayacaksın değil mi’’ diye sürdürdü. Şahin bey gülümseyerek “yok bu gece pek uyumaya da niyetim yok’’ dedi bıyıklarının altından muzipçe gülerek. Hayatın tüm yoruculuğuna ve zamanın o girdap gibi büyüyen akıl almaz değişkenliğine rağmen çok da fazla değişmeden, mutlu ve huzurlu bir şekilde ömür denizinde cılız kulaçlarla da olsa ilerlemeyi bilmişlerdi.  Bu gece Şahin Bey ve eşi odalarında geçirdikleri keyifli dakikaları sabahın o çiğ kokan nemli aydınlığıyla birleştirdiler. Güzel bir kahvaltı hazırlanmalıydı şimdi. Ancak Şahin beyin pek vakti yoktu kahvaltının tadını çıkartmaya. Sadece bir saat içinde dün akşamdan hazır edilmiş ütülü gömleğini ve kumaş pantolonunu giyip, birkaç lokma bir şey atıştırıp evinden çıkacaktı, işine yetişmek için. Bu sebeple eşi Naile Hanım şatafatlı bir sofra kurma gereğini duymuyordu hafta içleri. Kendisi için de birkaç lokma yetiyordu. Zaten eşi apar topar evden çıkınca iştahı kaçıyordu çoğu defa. Naile Hanımın ve çok sevdiği eşi Şahin Beyin çocukları yoktu. Belki de bazı sağlık sorunlarından ötürü çocuk sahibi olamamışlardı. Hastaneye bu sebeple hiç gitmemişlerdi. O yüzden doğrusunu bilemiyoruz. Bu sadece onların arasında bir sırdı galiba. Şahin Bey evinden dışarıya adım attığında sabahın o duru havasını bulamadı; her gün olduğu gibi. Bu her kesi bünyesinde esir tutmuş büyük şehrin, kendine dahi yetecek bir nefeslik duruluğu kalmış mıydı ki? Ahh İstanbul diye iç çekti Şahin Bey. Sen değil miydin otuz sene önce kıyılarından kova kova balık tuttuğumuz şehir ve sen değil miydin havası kardan beyaz şehir? Diyerek yoluna devam ediyorken tam da şunları dillendirmişti;

Güz ağrılarını biriktiren yamalı gün yüzü, göğün dağılan efkârıyla örtülen neşesini parmak uçlarından geçirdi. Naralar ata ata gelen rüzgârın söz dinlemez efeliğine ip dolayıp sendeleten akşamın tenhalığından yararlanıp neşesini lav dağına sürükledi. Heyecanını kıs kıvrak yakalayıp bastırmış olan gün yüzü, aklını rüzgârın emrinde unutmuş olmasaydı çıkacağı dağın lav olmayacağını bilirdi! Lakin önünü dahi aydınlatmaz bir zihinle koyulduğu bu yolda rüzgârın da şimdilik kör karanlıkta yönünü kaybetmiş bir hiç olduğunu ve yönüne dolaşmayacağını bilmesiyle daha büyük bir inanmışlıkla ilerliyordu. Tutunması gereken bir hayat vardı ağrılarını taşımaktan yorulduğu şehrin bu kalabalığına rağmen.

Şahin Bey bir an duraksadı. Bunları, kime ve neden söylüyorum dedi. (Bunları dillendirirken cadde üzerinde geçip giden birçok göz takılıp kalmıştı ona) Bu adam kendi kendine söylenip duruyor, deli mi ne diyorlardı. Oysa deli değildi Şahin Bey. Bal gibi akıllıydı. Ona deli diyenler onu birazcık tanısalardı, söyledikleri sözden dolayı utanırlardı. Ah Şahin Bey! Yine Şiiri fazla kaçırmıştı gece besbelli! Uyumadan önce, rüyadan önce, sevişmeden önce, yemekten önce, düşünmeden önce,  bir şeye karar vermeden önce hep şiir okurdu. Peki, neden hep bir şeylerden önce okurdu şiiri? Bir şeylerden sonra okumaz mıydı? Yapacağı her şeyden önce Şiir okumak ona daha sağlıklı bir ruh hali sunuyordu. Ve böylelikle yapacağı eylemi daha çok içselleştirmiş oluyordu. Ne garip değil mi? İş yerine varmak için durakta beklediği ‘’balık istifi hattının 19 D numaralı götürgeci’’ nihayet gelmişti. Güç bela bindiği götürgeçten kan ter içinde çıktı. Ve sonunda yüz adım kadar yürüyüp iş sahasının kapısından içeriye girdi. Çalışma arkadaşlarını selamlayıp veznesinin başına geçti. Daha ilk dakikadan itibaren boğucu bir sıklıkla paraları saymaya, almaya ve hesaplamaya başlamıştı bile. Bir saat geçmişti. İki saat geçmişti. Üçüncü saatte durdu her şey aniden! “Bu bir soygundur” narası atan yüzü alışılmışın dışında bir maskeyle gizlenmiş olan, eli silahlı üç adam vezneye doğru sık adımlarla ilerledi. Daha ne olduğunu bile anlamayan güvenlik görevlisi hala durumu çöze dursun, bizim Şahin Bey masasının hemen altında bulunan tehlike çağrısı düğmesine basıverdi. İşte olanlar da bu dakikadan sonra oldu. Şahin Beyin düğmeye bastığını fark eden korku filminden fırlamış (çetenin başkişisi sanırım) bu adam hiç telaş yapmadan ama yavaş da davranmadan tetiği Şahin Beyin üstüne doğru tam altı defa çekti ve üç ne yaptığını bilmez serseri kaçmaya çalışmak yerine başlarına birer kurşun sıktı! Her kes cansız eşyalar gibi donuk donuktu. Kendine gelen birkaç kişi Şahin Beyin yanına koştular. Ne yazık ki Şahin Bey bizlere ömürdü! Olay yerine çok sayıda polis ve olay yeri inceleme ekipleri geldi. Cankurtaran da gelmişti ama ona artık lüzum yoktu. Sıra cenaze aracına geçmişti! Şahin Beyin daha göreceği nice rüyalar vardı. Hatta bu akşam eve bir sürprizle gelecekti ve eşinin şımarmasının seyrine keyifle dalacaktı. Şahin Bey daha Nazım’dan, Asaf’dan, Cemal Süreya ‘dan, kendisi gibi garip Orhan Veli den şiirler okuyacaktı, her şey den önce ve her şerden önce! Ve Hayat bulacaktı ve belki de eşi Naile Hanım ona bir kız çocuk hediye edecekti. Kim bilir?

Mehmet Erikli

Bir Cevap Yazın