Hidayet Karakuş’la Söyleşi / Nuray Salman

hidayet karakuşDünden Bugüne Hidayet Karakuş’un Yürüyüşü

“İnsanın tözündeki güzelliği, yaratıcılığı önce sözcükler, kavramlar, sonra düşler ortaya çıkarır. Sonrası kendiliğinden gelir.”

Söyleşi: Nuray Salman

 

6 Eylül 1946’da Isparta’nın Yalvaç ilçesine bağlı Kurusarı köyünde doğduğunuzu biliyoruz. Hemen hemen tüm kitaplarınızda yaşam öykünüzden bir kesit var. Ben Hidayet Karakuş’u sizden dinlemek istiyorum. Çocukluğu, gençliği, yazın dünyasına girişini…

Köyde okuduğum yıllarda bugün bildiğimiz anlamda kitaplarımız da yoktu, yazarları da bilmiyorduk. Evimizde annem de, babam da eski yazı kitaplardan dinsel öyküler okurlardı. Bunlar hep belleğimde iz bırakan öyküler oldu. Örneğin Yusuf Peygamberin kuyuya atılışı, İbrahim Peygamberin oğlu İshak’ı kurban etmeye kalkması. Çoğumuz onu İsmail bilir ama Kutsal Kitap’ı okuyunca İsmail değil İshak olduğunu öğrendim. Her neyse, ilkokul bitip de Isparta Gönen İlköğretmen Okulu’na gidince kitaplarla tanıştım, yazarların varlığını öğrendim. Özellikle Türkçe derslerinde öğretmenimiz Ertuğrul Atlet’in Sait Faik’ten, Ömer Seyfettin’den okuduğu öyküler kitaplara ilgimizi çekti bizim. Bir de daha lise bölümünde edebiyatımıza gelen Şair Özbek İncebayraktar’ın okuduğu şiirler içimde heyecanlar yaratıyordu. Gerçi daha birinci sınıftayken son sınıfta okuyan bir ağabeyimiz Varlık Yayınları’ndan kitaplar getirip bize satmıştı. O günden elimde kalan tek kitap da Cahit Külebi’nin Rüzgâr’ıdır. O kitaptaki şiirlerin tadına daha sonraki yıllarda vardım. Bizim çocukluğumuz köydeki çocukluktur, orada kaldı. Öğretmen okulunda çocukluk kalmadı, hepimiz yarının öğretmenleri olarak sorumlu birer insan olmaya adaydık, kendimizi öyle duyumsadık hep.

İlk şiirimi 1959’da Kıbrıs sorunu üzerine ulusal bir coşkuyla yazmıştım. Kasaba pazarlarındaki destancıları yeni kuşakların bileceğini sanmam. Ben de onlara özenerek önceleri “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır” sonraları “Ya taksim ya ölüm” gibi birbiriyle çelişen savsözlerle yürüyüş yapan üniversiteli ağabeylerimizin heyecanıyla destansı bir şiir yazdım. Onu da sınıfın duvar gazetesine koydular. Daha çok heyecanlandım. O günden sonra şiir yazmayı sürdürdüm ama asıl okuma alışkanlığını Kemalettin Tuğcu’nun Sokak Çocuğu romanını okuduktan sonra kazandığımı biliyorum. O günden sonra okumak yazmak, benim coşkuyla sarıldığım, kendimi mutlu duyumsadığım iş oldu. Zamanla günümü planlamayı öğrendim. Ders çalışma zamanlarıyla okuma, yazma zamanlarını belirledim. Bu arada yazdıklarım okul gazetesinde, Isparta gazetelerinde çıkmaya başladı. Okulu bitirip de Selçuk Eğitim Enstitüsü’ne girince Konya’da yayımlanan Çağrı dergisinde şiirlerim yayımlandığında kendimi edebiyat dünyasının içinde duyumsadım. O günden sonra pek çok dergide şiirlerimi yayımlama olanağı buldum. Kısaca mı oldu bilmem ama edebiyata girişim çocukluğumla birlikte böyle oldu.

Yazın hayatınıza şiirle başladınız. Şiir yazarken aradığınız neydi?

Bunu başlangıçta ne aradığını düşünmeden yazarsınız. Bir şey söylemekten çok içinizden gelen coşkuyla sizi etkileyen bir konuyu dile getirirsiniz. Ancak yıllar geçtikçe şiirin ne olup ne olmadığını daha çok şiir okuyarak, şairlerin dilini anlamaya, görmeye çalışarak öğrenirsiniz.  Şiir üzerine yazılmış pek çok kitabı, pek çok şairin deneyimlerinden süzülmüş düşünceleri öğrenerek kendi şiirinizi aramaya başlarsınız. Haklı olarak her şiire sıvanan kişi öncelikle çok etkilendiği bir şairin dilini, biçemini, biçimini kullanmaya başlar. Başlangıçta ben de Cahit Külebi’nin, Dağlarca’nın, Attilâ İlhan’ın etkisinde yazdım. Sonraları Nazım da çok etkiledi beni ama çabuk sıyrıldım bundan çünkü yaşım yirmi dört olmuştu kendime “Sen kendi şiirini ne zaman yazacaksın” diye sorduğumda. Ondan sonra arayışlara girdim. Buldum mu, bilmiyorum. Bunu okurlar söyleyebilir. Elbette bilinçli olarak bu arayış şiirde neyi aradığınızı da kendinize sürekli sorduğunuz bir süreçtir. Bugün ne aradığımı ben de bilmiyorum ama kısaca şiirin en iyisini, gerçek şiiri arıyorum.

Roman ve hikâyelerinizle çocuk edebiyatı alanına katkıda bulunan, çocuklar ve gençler için yazan eğitimci bir yazarsınız.Cumhuriyet’le birlikte başlayan çağdaş kuşaklar yetiştirmeyi amaçlayan eğitim sistemine uygun köy enstitüleri, öğretmen okulları, eğitim enstitüleri, yüksek öğretmen okulları, 1940 yılından başlayarak adım adım kapatıldı. Şimdi ise düzene boğun eğen, köleleşmiş kuşakları yetiştiren buna uygun öğretmenlerle buluşturuyor çocuklarımızı. Başarıya ulaşmış ulusların eğitimleri, J.J. Rousseau’nun dediği gibi, ‘’Çocuğa soluk aldırmış eğitimlerdir’’ Eğitim sistemini nasıl buluyorsunuz? Ve biz çocuklarımızı nasıl eğitiyoruz sizce?

Sorunun yanıtı içinde Nuray Hanım. Bugün çağcıl, bilimsel, aydınlık bir eğitimden söz edemeyiz. Yıllardır edemiyoruz. Çocuklarımızın beynini sınavlarla çürütüyor, onlardan yüksek puanlar alarak başarı bekliyoruz. En yüksek puan alan çocuğumuzun da başarılı olduğuna inanmıyorum. Çünkü çağcıl değerlerden, aydınlanmadan, sanattan nasiplenmemiş, dilinin değerini kavrayamamış, bilimsel düşünmeyi öğrenememiş bir gencin başarısı sınav puanı kadardır. Yaşam puanın dışında kalıyor. Oysa eğitim, yaşamı öğreten; bireyi üretici, verimli, kararlı, sorgulayıcı kılan; aklına yatmayanı benimsemesine izin vermeyen bir süreçtir. Bugün bunlardan söz edemediğimize göre sizce eğitimimiz nasıldır?

Günümüzde çocuk edebiyatı alanında eser veren pek çok yazar bulunmaktadır. Bu yazarlardan biri de sizsiniz… Hidayet Karakuş’un hikâye ve romanlarında vermek istediği eğitsel mesajlar nelerdir?

Genelde açık bir ileti veremem çocuk öykülerinde, romanlarında. Sanatta açık bir öğüt gibi ileti olmaz zaten. Okur ya da izleyici yapıttan kendi çıkarır iletisini. O da birikimi kadar çıkarır. Amaç çocuğun, gencin okumayı sevmesidir ilk aşamada istenen. Küçük yaşlardan okuma alışkanlığı kazanıp sınavlara güvenle giren çocukların tümü bugünkü eğitim dizgesinin de üstesinden gelir. İnsanın tözündeki güzelliği, yaratıcılığı önce sözcükler, kavramlar, sonra düşler ortaya çıkarır. Sonrası kendiliğinden gelir.

Şiir, roman, hikâye, çocuk kitabı, radyo oyunları. Bu alanlarda eserler vermeye devam ediyorsunuz. Ve önemli ödüllere sahipsiniz. Bir yazar için gerçek ödül nedir sizce?

Ödül, yazara yazdıklarına karşı söylenmiş “Aferin”dir. Her yazarın, şairin içinde hep uyanık olan bir çocuk vardır. Çocuklar başlarının okşanmasından, küçük bir başarılarında bile “Aferin” denilmesinden son derece mutlu olurlar, özgüven kazanırlar. Yazarlar da ödüllerle böyle bir duyguyla yazmayı sürdürür. Ödüller bir anlamda yazarın yazdıklarına kamuoyunun da dikkatini çekmektir. Bu da ayrı bir boyutudur işin. Gerçi kamuoyu edebiyatla ne denli ilgilidir ayrı konu. Yine de edebiyat çevreleri en azından böyle bir yazarın varlığını anlarlar. Hele İstanbul dışında yaşıyorsa şair, yazar ödül onun için can simididir. Edebiyata tutunmasında sarılacağı can simidi.

Yazdıklarınızla yaşadıklarınız arasında sıkı bir bağlantı var mı?

Yaşamaktan amaç günlük yaşantıların yapıtlara yansıması ise buna ne kesinlikle hayır, ne kesinlikle evet denebilir. Yazar, günlük olaylar üzerine olsun, yüzyılların birikimiyle gelen toplumsal sorunlar, yaşamlar üzerine kafa yorsun, bir anlamda bunları yaşıyor demektir. İlla kendi başından geçmesi gerekmez. Duyumsaması, heyecanlanması, yazacağı konunun kendi açısından özgün biçimde dile getirilebileceğini duyumsaması önemlidir. Benim yazdıklarımda da hem doğrudan hem dolaylı bağlantılar, izler bulunabilir. Önemli olan onun sanatsal biçimde yeniden yaratılmasıdır. Ben bunu yapabiliyor muyum, bilemem. Buna okurlar karar verecektir.

Her yazar bir yol göstericidir ama her yazarın da bir yol göstericisi, yolunu aydınlatıcısı vardır. Sizin?

Doğrusu şudur diyeceğim böyle bir kılavuzum olmadı. Her yazarın bütün yazarları kendine kılavuz yapması, kendi balını onlardan ayıracak denli çok okuması, bilinçli seçimlere yönelmesi gerektiğini düşünürüm. Ayrıca çok çalışmalı yazar, şair. Yoksa yaratıcılığı da körelir, duyarlığı da…

2 Temmuz1993 aydınlığın karanlığa, sevginin nefrete yenildiği günlerden bir gün. Yıllar sonra bile yeri doldurulmayacak onlarca değer katledilmişti. Siz en büyük tanıksınız o günlerin. Unutmamak ve unutturmamak adına neler anlatırsınız?

Yazarlar, böylesi tarihsel olaylara tanık olduklarında içinde olsunlar ya da olmasınlar onu sanatsal biçimde yeniden çağcıl bir bakışla üretebilirlerse gereken tanıklığı yapmış olurlar. 2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı’nın kendi açımdan tanıklığını, Ateş Mektupları’yla Şeytanminareleri’nde yapmaya çalıştım. Ne denli başarılıdır, bilemem. Unutulmasın diye yazarız hep. Yalnızca o kitaplarda değil sonrasında yazdığım pek çok şiirde de izleri görülebilir o korkunç olayın. Aslında toplumda yıllardan beri sevgi yoktu ki. O günlere de, bugünlere de nefret, kin, büyütülerek gelindi. Cumhuriyetin bütün değerleri bilinçli, bilinçsiz tüketildi, yerle bir edildi. O gün gerçekte oteldekilere karşı bir kıyım değil Cumhuriyete karşı bir kalkışmaydı. Bunu hep tekil bir olay gibi de görmemek gerekir. Yüzyıllar boyu karanlıkla aydınlık, bilimle hurafe çarpışagelmiş. 2 Temmuz 1993 Sivas Kıyımı yüzyıllardır süren insanlaşma savaşına karşı ayağa kalkmış karanlığın vahşetiydi. Bu vahşet bugün de sürmüyor mu? O günleri yaratanlar, bugün daha büyük kalkışmalar içinde değiller mi?

 

Edebiyatın diğer alanlarıyla, sanatın diğer dallarıyla Hidayet Karakuş’un ilişkisi nasıl?

Ben yazar olarak, şair olarak sanatın bütün alanlarıyla beslenmek isterim. Fırsat buldukça müzik, fırsat buldukça resim sergileri, tiyatro, sinema…  dinlemeye, izlemeye çalışıyorum. Ancak büyük kent yaşamı çoğu zaman bunlara olanak vermiyor. Bu konuda en büyük kolaylığı müzik sağlıyor sanırım. CD’ler pek çok sanatçıyı, besteciyi evin içine dek getiriyor. Bu da önemli bir olanak.

İletişim olanaklarının en hızlısı olan internet hayatımızı kolaylaştırırken, neleri zorlaştırdı? Bu konuda çocuklara ve gençlere neler önerirsiniz?

Yukarıdaki bir soruda eğitimi konuştuk. Çocukların, gençlerin dahası annelerin babaların bilgisunarı (interneti) bir araç olarak görmeleri, algılamaları, ona göre kullanmaları doğrusudur. Üretim için kullanılmalı teknoloji. Oyuncak değil. Büyükler de, küçükler de telefonu da, bilgisunarı da oyuncak, vakit geçirme aracı görüyor. Bunun doğru yanı yoktur. Bilimsel veriler insanın hastalıklı bir ruh haline doğru gittiğini söylüyor. Bu sağlıklı bir toplum için tehlikedir bence de. Uyuşturucu bağımlılığından da tehlikeli… Çocukluğunu yaşayamamış, duygu düşünce dünyasını derinleştirmeyi rakı içip alaturka dinlemek sanan insanların elinde körleştirici bir oyuncak.

Nuray Salman, 21 Kasım 2015, Karasu/Sakarya