İNSAN TEKİNDEN TOPLUMA MI?

Ömer Baytaş’ın Romanları / Nihat Ateş

1995 yılında İletişim Yayınlarınca yayımlanan “Amerika” adlı romanından da anımsayacağımız Ömer Baytaş’ın üç yeni romanı, “Hayal Postası, Mesih’in Kızı Eleni ve Akşam Perisi adlarıyla; yine bu romanlarla aynı zamanda “İnsan, Estet, Özne ve Romancı” başlıkları altında yazdığı aforizmaları bir araya getiren kitabı “Aforizmalar” yayımlandı. Ömer Baytaş aforizmalarından birinde, “Roman bir yakını mektubu değildir. Roman bir şikâyet dilekçesi değildir. Roman, imge kurmaya zaman ve olanak bulabilmiş bir ruhun, bütün verili dünyaya ters düşecek ve onun tehlikelerini göze alarak, kendini alabildiğine imgenin tiryakiliklerine bırakmasıdır” diyor. (1) Belki de bu aforizmada kilit noktayı “imge tiryakiliği” sözleri oluşturuyor. Çünkü Ömer Baytaş’ın elimizdeki dört romanına baktığımızda da bu sorunsallaştırmanın izlerini görüyoruz. Örneğin “Hayal Postası”(2) adlı romanında, “K” yeni bir işe başlamak üzere küçük bir üniversite kasabasına gelmiştir. Ama “K” aynı zamanda bir öykü yazarıdır ve sevgilisi Sue bu küçük kente gelene kadar ve o yeni işine başlayana dek öykü kitabını bitirmek istemektedir. Biz de K’nın Sue’ya yazdığı uzun mektuplarda öykülerin nasıl bir “imge tiryakiliğinden” (Ömer Baytaş’ın aforizmasında söylediği gibi.) doğduklarını, yaratıldıklarını okuyoruz.

K, etrafındaki, nesneler, yollar, parklar, insanların yaşantılarından yola çıkarak kurar öykülerini. Ama bütün bu ilişkiler yalnızca bir hareket noktasıdır onun için. O, kendi imgeleminde, düş gücünü de katarak “yaşananlardan” alabildiğine bağımsız öyküler yaratır. Pencere kenarında caddeyi seyrederken gördüğü bir adam, yavaş yavaş onun yaratıcı zihninde bir öykü kahramanına dönüşebilir örneğin. Ancak romanın sonlarına doğru, hem Sue’nun geleceği tarih hem de çalışmaya başlayacağı tarih yaklaştıkça yani “verili dünyanın” baskısını üzerinde hissetmeye başladıkça huzursuzluğu da artar. O çevresindeki küçücük verili dünyanın sınırlarını alabildiğine genişleten “sınırsız, yaratıcı imgeleminin” bu dünyaya döndüğünde parçalanıp gideceğini hissediyordur. Hayal Postası’nın K’sını bir roman kahramanı yapan çelişkisi de bu gerilimde yatar. K’nın mektupları gittikçe uzarken, başlangıçta mektuplarında oldukça fazla yer tutan “verili dünya ilişkileri” de giderek azalmaya başlar. Sona doğruysa bütün mektupları beynini bir yumruk gibi sıkarak doğan öykülerle, öykülerin birkaç versiyonunun anlatımıyla dolar. K’nın zamanı azaldıkça gerilimi de artar dedim yani verili dünya üzerine geldikçe o özgürlüğünü, yaratma özgürlüğünü yitireceğini bilir. Çünkü insan imgelemenin dışında sanatın hayat bulduğu bir başka alan yoktur. İşe başlayıp, sevgilisi Sue onu gerçek hayatın kollarına ittiğindeyse öykülerini yazmak için zamanı kalmayacaktır.

Aslında K’nın bu varolma çelişkisi Ömer Baytaş’ın bütün romanlarındaki “trajik çelişki”yi oluşturur. Baytaş’ın kahramanlarının bireysel özgürlükleri de toplumsal özgürlükleri de, kendileri olmaktan çıkıp, somut alanla buluştuğu noktada biter. Onlar küçücük çevrelerde kuşatılmış, kendi engin dünyalarında yaşayan, bireysellikleri ve yaratma yetenekleri üst düzeydeki bireylerdir, Verili hayat ise bu duyarlı bireysellikleri parçalayan duvarlar. Ama aynı zamanda Baytaş’ın bütün bu “duyarlı” kahramanları bu duvarlara romanın sonunda çarparlar. Daha doğrusu çarpacaklarını bilirler. Bunun için de kendi yaratıcı saflıkları içinde alabildiğine uzun kalmaya çalışırlar. Tıpkı “Hayal Postası”nın K’sı gibi.

“Akşam Perisi”(3) adlı romanında ise Fransa’da doğup büyümüş, orada eğitimini tamamlamış Paul, biraz değişik biçimde de olsa aynı kaygıların biçimlendirdiği bir karakterdir. Kahramanın adı Paul’dür ama aynı zamanda Fransa’ya sonradan göç etmiş ve burada yerel kültürlerini korumaya çalışan He’lilerin bir parçasıdır. O bu kimliğiyle de “Yongabil”dir. Bu aidetini bir yandan sever ve korur ama öte yandan Paul olarak edindiği batılı aydınlanma değerlerinin etkisiyle onları eleştirir. İçten içe biriktirdiği bu eleştiri kendisini, ait olduğu He’li çevrenin ona uygun gördüğü kıza değil, çalıştığı lokantaya gelen Fransız bir kadına âşık olması ile kendini gösterir. Ama roman boyunca da bu reddeşiyle hesaplaşmaktan geri kalmaz Paul. Çünkü o, “Kadın dahil her konuda ideali araması, benlik hırsından değil, bilgi açlığından, yanlış işlemek, güzeli kaçırmak korkusundan, mükemmelin katına yükselme çabasından ve kaygısından kaynaklanıyor.” (Akşam Perisi, s. 84) diyerek kendini bütün yönleriyle tanıyabilmiş ve anlatabilmiş bir bireydir. Tabii bu kadar yetkin bir birey tıpkı Hayal Postası’nın K’sı gibi hayatla temas ettiği noktalarda yaralanır, hatta tıpkı K gibi bilincini yitirecek noktaya gelir. Ve Paul sonuçta: “Ey gök, insan olmadığın için, duyguların olmadığı için ne kadar kolay ilişki kurulabilir olduğunu bilir misin?” (Akşam Perisi, s. 32) diyerek gökyüzüyle konuşur.

“Mükemmele yükselememek” kaygısı onu gittikçe yalnızlığa doğru itecektir. Ama bir yandan da onu her iki kimliğiyle, hem Yongabil hem de Paul olarak hayatın içine çeken “aşk” vardır. İnsanlar, onların hayatları, kısacası durmadan içine çekildiği bir “toplum…” Ancak bu aşk bile Paul’u Paul yapan karakter özelliklerinin dışında davranmaktan uzak tutmayacaktır. Şöyle de düşünebiliriz: Eğer Paul’ün toplumunu, çevresini Fransa’da bir He”li azınlığın parçası değil, He’de He’li bir çoğunluk oluştursaydı da yine “mükemmele yükselmek, güzeli kaçırmak korkusu, bilgi açlığı” çeken bireysel özelliklerini yaşayacaktı. Bu kez o He’lilerin duvarına çarpacak ve “Bulanlar sevinmesin, arayanlar üzülmesin. Felsefe denizi çalkantılıdır.” (Akşam Perisi, s.27) diyecek ve bilgi açlığına, her konuda bir ideali arama duygusuna geri dönecekti.

İşte Mesih’in Kızı Eleni’de(4) de aynı izlek sürmektedir. Bu kez Doğu Karadeniz’in bir Hıristiyan köyünde, büyük bir yoksulluk içinde yaşayan küçük kız Eleni ve ona bakmaya çalışan yaşlı büyükannesi… İnançlarına sıkı sıkıya bağlı, Tanrı’dan ve kendilerinden oluşan görünürde küçük ama insani saflıklarıyla da büyük ve renkli dünyaları… Bu küçük Hıristiyan köyünden dışarıya göç de yaşanmıştır. Bir yandan da hem küçük kızın hem de büyükannenin duyduklarından, kuzey komşularında, sınırlarında büyük bir devrim de yaşandığını anlarız. (Böylece bize öteki iki romandan farklı olarak, bu romanın geçtiği zaman dilimi de verilir.) Ama onlar ne büyük bir devrimin ayak seslerinin ne yaşanan göçün anlamının peşindedirler. Eleni yaşının da getirdiği özellikle kendi hayal dünyasında büyümektedir. Yoksulluklarıysa alabildiğine ağırlaşmaktadır. Hayatları böyle akarken, köylerine “dışarıdan” bir kadın gelir ve onu büyük kente götürüp okutmak, yetiştirmek istediğini söyler. Büyükanne kadına güvenir ve Tanrısından başka hiçbir şeyi olmayan, küçük Eleni’yi kadınla birlikte büyük kente gönderir. Romanın bir Ömer Baytaş romanı olduğu işte bu noktadan sonra ortaya çıkar. Eleni, kendi dünyasının dışına, büyük kente, hayata götüren kadın tarafından satılmaya başlar. Eleni ne olup bittiğini anlayamayacak kadar “saf bir tanrısallık” içinde hiçbir insanın kötülük yapabileceğini düşünemez tıpkı ölebileceğini düşünemediği gibi. Eleni’nin “gerçek” hayatla parçalanan saflığıyla, çocukluğundan ötürü ölümü bilememesinden kaynaklanan saflığı burada üst üste biner. Zaten Tanrısı da onun içinde yaşadığı saf dünyanın Tanrısıdır, ölümün değil. Eleni, “Dokuz ayda bedene giren canın, dokuz günde bedenden çıkmadığını bilmiyor.” (Mesih’in Kızı Eleni, s. 84) çünkü “Kuşkuşuz biraz daha yaşasaydı hayatı biraz daha yakından tanısaydı, yeni deneyimler kazansaydı, dünya ile biraz daha kirlenseydi, sonunda intihar etmek diye bir araçın varlığını keşfedecekti. (…) Oysa şimdi, tamamını yaşamadığı hayatın başında, daha o kadar saf ki intihar etmek diye bir şeyin olduğunu bile bilmiyor. (Mesih’in Kızı Eleni, s. 82) Evet bu kez de K ve Yongabil kadar mükemmelliği arayıp, bilince çıkaracak kadar bilinçli olmasa da Eleni’nin dünyası da insan toplumsallığının, dışarının, ötekinin ve toplumun zehriyle parçalanmış, yok olmuştur.

Zaman ve hayatın baskısı K’da yaratıcı imgelemi için bir baskı unsuru olarak, Paul’de aşk dolayımıyla ortaya çıkarken, saf Eleni’de ölümün kendisi olur. Sonuçta insanın saf ve temiz, yaratıcı bireyselliği, toplumsallıkta parçalanıp kaybolur. Çünkü “toplumsallık”, hayat dediğimiz canavar sanılanın aksine bu “bireyselliklerin” bir araya gelmesinden oluşmuş bir bütün değil, toplumsallaştıkça başka yasaların işlediği niteliksel olarak yaratıcı insan doğasından farklı bir toplamdır ve yıkıcı, parçalayıcıdır.

Dokuz ayda oluşan canın doğasının, yaratıcı bireyseliğin “olası dünyaların en kötüsünde” yok olduğunu söylüyor Ömer Baytaş. Ve sokak, yani bugün yaşadığımız hayat, onu doğrulamak için elinden geleni yapıyor. Yine Aforizmalar adlı kitabının Romancı bölümünde şunları yazıyor: “Yarının romancısı, bireyin toplumsal yetersizliklerinden kaynaklanan sorunları aşıldıktan, toplumsal olan önemini yitirdikten, sıra bireye, bireyselliğin sonul sorunlarına geldikten sonra, işte ancak ondan sonra evrensel insanın evrensel romanını yazacaktır. (Aforizmalar, s, 111)

Son olarak Ömer Baytaş’ın romanlarının kurgusunun ve anlatımının alabildiğine kusursuz olduğunu söylemeden geçmeyeyim. Dilin anlatımla, anlatımın kurguyla, kurgunun romanı ortaya çıkaran yapısıyla olan organik ilişkiler bütünü neredeyse somut bir hale geliyor. Kısa ve vurucu cümleler, basit gibi gözükenin altında altında yatan karmaşanın duyumsatılmasında çok başarılı; aynı zamanda da bir okuma ritmi yakalamamızda etkili oluyorlar.

1. Ömer Baytaş, Aforizmalar, Hayal Postası Yayınları, 2. Basım Haziran 2005, s. 105

2. Ömer Baytaş, Hayal Postası, Hayal Postası Yayınları, 1. Basım Haziran 2005

3. Ömer Baytaş, Akşam Perisi, Hayal Postası Yayınları, 1. Basım Haziran 2005

4. Ömer Baytaş, Mesih’in Kızı Eleni, Hayal Postası Yayınları, 1. Basım Haziran 2005

Bir Cevap Yazın