İs Mürekkebi / Türker Ayyıldız #öykü

İs Mürekkebi / Türker Ayyıldız

Kapı zili çaldığında namazı bitirmek üzereydim. Geldiler, dedim içimden. Saatin aylar önce durduğunu bildiğim halde göz ucuyla duvara baktım. Üstü tozlanmış, yanından aşağı doğru kocaman, kıllı bir örümcek iniyordu. Zil bir daha çaldı. Geleceklerini önceki gün haber vermişlerdi. Zihnimi toparlayıp selam verdim. Dizlerimin üzerinde doğrulurken bir yandan da seccadeyi alelacele katladım.

“Geldim,” diye seslendim kapıya doğru. El alışkanlığıyla kilitlemişim. Eski kapının eski kilidi, açılana kadar epeyce dönüp durdu yuvasında. Kapıyı açtığımda kadıncağız karşımdaydı. Orta yaşı biraz geçmiş, kansız bembeyaz yüzlü. Hemen arkasında, ellerini cebine sokmuş, ayakucuyla toprağı eşeleyen oğlu olmalı. En fazla on dört, on beş yaşında, çocuk sayılır.
“Arif Bey’i arıyoruz,” dedi kadın. Bey lafını duyunca şaşırdım. Ya Arif, ya da Postacı derler buralarda, Bey diyen olmaz. Saçmalamaya devam ediyordum, sanki neden geldiklerini bilmiyormuş gibi, “Buyurun,” dedim. Önce kadına sonra oğluna baktım.
“Uzak yoldan geldiniz, çay, çorba,” diye kekeledim. Kadın arkasına döndü, pardösüsünün omuz düğmesi kopmak üzereydi. Eşarbının altından beyazlamaya başlamış saçları çıkmıştı. Oğlu dudak büküp kaşlarını kaldırdı.
“Rahatsızlık vermeyelim,” dedi kadın. Israr etmedim. Kapıyı aralık bırakarak içeri girdim. Ceketle yağmurluğumu aldım. Sokaktan gürültüyle bir fayton geçti. Kamçı sesleri buraya kadar geldiğine göre insafsızın teki olmalıydı sürücüsü. Çıktım, birkaç adım ilerde beni bekliyorlardı. Çocuk elindeki çakmağı sallamaya başladı. Film artistleri gibi dudağının soluna kondurmuştu sigarayı. Bir iki denedi, yanmadı. Havaya doğru tutup içini görmeye çalıştı. Sonra yeniden salladı, ı ıh. Annesinin arkasından bana doğru baktı. “Bıraktım,” dedim, böbürlenerek.
“Hem de bu yaşta, ciğerlerine yazık.”
Sokak boştu, at pisliği kokuyordu her yer. Dayanamadım tükürdüm, sonra pişman oldum misafirlerin yanında. Ne de olsa şehirli insanlardı, başlarını eğmiş ardımdan yürüyorlardı.
Öğle üzeri kararmıştı hava, arsız bir bulut çökmüştü kuzeyden. İçini döküp gitmiş, mor solucanlar fırlamış topraktan. Konuşmadan yürüdük, yolu bitirip sahile indik. Kahveden gelen taş sesleri kesildi. “Arif,” diye bağırdı Muhtar. Durduk. Topallayarak yanımıza geldi. Benimle konuşuyor ama kadına bakıyordu. Belinden düşen pantolonunu göbeğine kadar çekerken, “Onlar mı?” diye sordu usulca. Sanki sadece ikimizin bildiği bir sırrı paylaşıyordu. Başımı salladım. Tombul, kıllı elini kadına doğru uzattı, “Başınız sağ olsun, bir şey lazım olursa çekinmeyin,” dedi.
Hiçbir şey demedi kadın. Kurumuş bir ağaç kadar sessizdi. Nezaketen gülümsedikten sonra, yılgın gözlerle bana baktı. Anladım, başımı salladım, geç kalıyoruz bakışıydı bu, tekrar yola koyulduk. Sahili bitirip salhanenin arkasından tırmanmaya başladık. Çam ağaçlarının iğne dalları bir halı gibi her yanı kaplamıştı. Her adımda çıtır çıtır sesler çıkararak ardımızda inceden bir toz bulutu bıraktık. Yokuş bitince göründü ev. Elimle işaret ettim. Kadın durdu, uzaktan öylece bakmaya başladı. Oğlu koluna girdi, epeyce baktılar. Eve yaklaştıkça ayakları gitmek istemiyor gibiydi. Kapıya kadar arkalarından yürüdüm. İteklediler ama açılmadı. Duvardan atlayıp tahta sürgüyü çektim. Gıcırdayarak açıldı, yıllardır saplanarak iz yaptığı yere gelince durdu. Bahçe battallaşmış, her tarafı otlar sarmış. Eve giden beton yol kurumuş kazboku içindeydi. Ağaca tünemiş kargalar bağrışarak uçuştu, ikisi de irkilmişlerdi. 
“İncire geliyor geberesi kuşlar,” dedim. Burnuyla oynayan çocukla göz göze geldik, parmakları sigaradan sararmıştı. Kuyunun başında durdular. Kapıyı açtım, rutubet kokusu yüzümü yalayarak dışarı çıktı, ne zaman isterlerse girsinler diye geri çekildim. Hâlâ kuyunun başındaydılar. Köpek kulübesinin yanındaki iri kütüğe oturdum. Kadın eteğini çalılardan sakınarak yanıma geldi.
“Kaç yıldır tanıyordunuz,” diye iç geçirdi. Sesinde soğumuş, unutulmuş bir şeyler vardı. Eve baktım. Elim bıyığıma gitti kendiliğinden. Köpeğin yal tabağı ters çevrilmişti. Bildiğim halde düşünüyormuş gibi yaptım. “Doksan üçte geldi sanırım,” dedim. Çocuk bir yanmayan çakmağı kuyuya fırlattı.
“Yuh be, koyduğumun adamı!” diye bağırdı. Önce bana kızdı sandım. Şaşırdım. 
“Bir yaşındaymışım,” dedi annesine, yüzünü ekşiterek güldü. Kadın başını önüne eğdi. İnce sesine yakışmayan öfkesiyle, “Senin gibi babanın götüne koyayım,” diye bağırdı, ses yankılandı. Kuyudan gelen yankılanma sesi hoşuna gitmiş olacak ki, “Götüne koyayım,” diye bağırıp durdu.
“İçeri bakacaksanız acele edin,” dedim, “elektrik yok, birazdan iyice kararır.” Çocuk eğilip kuyuya tükürdü, “Ben gelmem, sen gir,” dedi annesine.
İçeri girdik. Duvara boydan boya el yazılarıyla bir şeyler yazılmıştı, duraksadı, okumaya başladı. Sıkıldım, yapacak bir iş arandım kendime. Hasır yolluğun kıvrılan ucunu ayağımla düzeltmeye çalıştım. Havasızdı, buna rağmen her şey yerli yerindeydi. Birden ürperdim, belli etmeden üç Kulhuvallah, bir Elham okudum. Holün girişindeki banyodan gelen sese yöneldim, musluk damlatıyordu, iyice sıktım, kesildi. Erimiş sabuna baktım, kuruyup katılaşmış keseye ilişti gözüm. Bir çift naylon terlik sanki bir yerlerden kovulmuşlar gibi kapı önünde öylece bekliyorlardı. Kadın hâlâ holde, dudaklarının içini kemirerek yazıları okuyordu. Yorulmuştum, sırtımı duvara verip çömeldim. Duvar serindi, taş evler hep böyle olur. Geldiğinde boşmuş, muhtardan satın almış. Damı, kapıyı onarmış yıllarca. Onca yıl burada tek başına yaşadı. Ne geleni gideni, ne arayanı soranı… İki üç ayda bir uğrardım yanına, büyük zarflarla sağa sola bir şeyler yollardı. Bir keresinde okuyacak oldum zarfın yüzünü, “Rica ederim,” demişti…
“Pardon,” dedi kadın, geçmek için izin istedi, hangi ara uzatmışım ayaklarımı, hemen doğruldum, Allah Allah, elin evinde hem de…
Birbirine bakan iki kapının ortasında durdu. Odalardan biri savcı tarafından mühürlenmişti. Mühre dokunup bana baktı. Elimle öbür odayı gösterdim. Kapıyı açtıktan sonra izlemeye başladı. Tahta yer döşemesi her adımda gıcırdıyordu. Hiçbir şeye dokunmadı. Zaten eskimiş yer döşeği, kap kacak ve muşamba kaplı masadan başka hiçbir şey yoktu. Toz içindeki sandalyeye oturdu. Pencereyi zorlayarak açtım. İncir ağacından kurumuş yapraklar döküldü içeriye.
“Hiç kitap yok,” dedi sessizce.
“Efendim,” dedim. Sustu. Dışarıda kalmadığım için kızdım kendime. Ait olmadığım bir yerdeydim, yüzünü görmemek için çekildim.
Sonra öteki odada bir şey devrildi. Çocuk, yerde duran mumlardan birini yakmaya çalışırken yanına gittim, annesi de geldi. Mührü söküp girmiş, babasından kalan eşyanın arasında nemden zar zor yanan bir kibrit bulmuş. Öksürdü.
“Buraya girmeseydin keşke,” dedim. Omuz silkti.
“Boş ver,” dedi. Mumu karanlık odada gezdirdi, şişeler, üzerlerinde erimiş mumlar, kararmış camlar, eski tenekeler, hatta bir köşeye istiflenmiş kaz tüyleri. Duvara ışık tutunca yazılmış yazıları fark etti. Onları bırakıp dışarı çıktım. Duvarın üzerinde cılız bir kedi dolaşıyordu. Durdu, miyavladı. Tüyleri rüzgârdan uçuştu. Dış kapıdan Muhtar’ın seslenmesini duydum. Meraklı bir iki köylüyle gelmişlerdi. Avlunun dışında ayaküstü lafladık.
“Ayıp olur,” dedim, gönderdim. Döndüğümde kuyunun başındaydılar. Kadın gözlerini silerek toparlandı. Çocuk, elinde eski bir salça kutusu ve beş altı kaz tüyüyle avlunun dışına çıktı.
“Siz mi buldunuz?” dedi kadın.
“Evet,” dedim, o sormasa lafa nasıl başlayacağımı bilmiyordum.
“Postaları almak için her hafta kasabaya giderim, çoğu zaman da boş dönerim. Yine gittim, oradaki arkadaşlar hazırlamış, köşede bekliyor. Daha postaya yaklaşırken büyükçe zarf tanıdık geldi. Rahmetlinin sürekli yolladığı zarflardan biri, Allah Allah dedim, iade mi oldu acaba. Zarfı aldım, üstünde adım yazıyor. Hayırdır deyip besmeleyle açtım. İçinde küçük bir not:
‘Yakında köye birileri gelip seni bulacak, telefonunu verdim, gelmeden arayacaklar. İlgilenirsen sevinirim.’
“İçine para da koymuş. Tövbe estağfurullah. Ne yalan söyleyeyim içime bir kurt düştü ama konduramadım, Müslüman’ız. Dönüp geldim, muhtarı buldum. Koşarak geldik, olan olmuş, beni bağışlayın kokmuş ortalık. Ne yapacağımızı bilemedik, birileri gelecek yazmış ama kim, ne zaman?
“Savcı ‘Bekletmeyin gömün,’ dedi. Namaza durmadı kimse. Hoca Efendi yine de okudu, sağ olsun.”
Anlatacağım onca şey var sanırken tüm hikâye hemencecik bitmişti. Hiçbir şey demeden sonuna kadar dinledi. Sonra elleri siyaha boyanmış çocuk geldi dışarıdan. Kuyudan su çektik, iyice yıkadı. ‘Satılık Ev’yazmış kapıya.
“Alıcısı çıkarsa ilgilenir misin,” dediler. Şaşırmıştım.
“Boyayı nerden buldun,” dedim hayretle. Omuz silkti. İs mürekkebiymiş, mühürlü odada kutularca doluymuş.
Akşam vapuruyla döndüler. İnceden bir yağmur yağıyordu yollara. Yatsıdan önce akşamın kazasını da kıldım. Erkenden yattım, uyudum. Türlü düşler gördüm gün ışıyana dek. Sabah yine kapı ziliyle uyandım. Hayırdır inşallah, dedim gözüm saate bakarken.
Kızıl saçlı, güneş gözlüklü bir kadın kapıda dikiliyordu. Ayazdan burnu kızarmış. Elinde bir zarf, bir fotoğraf makinesi, sırtında kocaman bir çanta…

Satılık eve gittik, üç ayaklı bir şey kurup duvarların fotoğrafını çekti. Bu sefer kuyunun başında bekledim. Kedi dizime sürünüp geçti. İncir ağacına tüneyen kargalar bağrışıp duruyordu.