Hülya Karakaş’tan “İstanbul’un Kadınları Sahnelerin Sultanları” – Baran Barış

Hülya Karakaş’tan “İstanbul’un Kadınları Sahnelerin Sultanları” 

Baran Barış

         1990 yılında oyuncu olarak girdiği Şehir Tiyatroları’nda bugün hem oyuncu hem yönetmen olarak çalışmalarını sürdüren Hülya Karakaş, 1995’te kurduğu Grup Kafka ile kadın temalı oyunlar sahnelemektedir. Oktay Rifat’ın Yağmur Sıkıntısı (2005), Jean Paul Sartre’ın Saygılı Yosma (2006), Schimmelpfennig’in Geçmişten Gelen Kadın (2009) gibi oyunlarda ve Ağır Roman (1997), Çıplak (1992), Yara (1998) gibi sinema filmlerinde rol alan oyuncu, edebiyata da uzak değildir. Varlık ve Adam Sanat gibi dergilerde öyküleri yayımlanır. Nezihe Meriç ve Hatice Meryem’in eserlerini tiyatroya uyarlamıştır. 2010 yılında yönetmenliğini yaptığı İstanbul’un Kadınları Sahnelerin Sultanları adlı belgeselde yer alan, 40 kadın oyuncuyla yapılan söyleşiler, 2014 yılının Mart ayında Yitik Ülke Yayınları tarafından yayımlanır.

Ezberlerin sorgulanmadığı, ahlak ve namus kavramlarının genellikle kadınlar üzerinden yapıldığı toplumlarda bir kadının oyunculuk gibi göz önünde olan bir mesleği seçmesi gerçek bir başkaldırıdır. Geleneksel Türk tiyatrosunda Bedia Muvahhit’lere, Afife Jale’lere gelmeden önce gayrimüslim kadınlar sahneye çıkmış; tabular ise 1923’te kırılmaya başlamıştır. Atatürk’ün de teşvikiyle Bedia Muvahhit, 1923 senesinde ilk kez, Ceza Kanunu adlı oyunla sahneye çıkar. Aradan geçen 90 yılda bugün bir kadın oyuncunun toplumun bir kesimine farklı bir görüş açıklaması durumunda bile rol aldığı oyun ya da filmlerdeki sahneler üzerinden tahkir edildiği göz önüne alındığında, özellikle 1938 sonrasındaki Türkiye’de sahneye çıkan kadınların çok daha büyük bir cesaret gösterdiklerini görmek mümkün.

Hülya Karakaş’ın kitabında söyleşileri yer alan oyuncular, bu gözü kara kadınlardan bazıları. Söz konusu oyuncuların sorulara verdikleri yanıtlarda sadece kendi sanat yaşamlarına değil, geçmişten günümüze Türk tiyatrosuna emek veren birçok kadın oyuncunun yaşadıklarına da tanık oluyoruz. Lale Oraloğlu’nun, müstehcenlik nedeniyle sahneden kaldırılan Lysistrata adlı oyunu için 16 gün açlık grevi yaptığını ve sonunda mücadelesini kazandığını kızı Alev Oraloğlu anlatıyor. Söyleşilerde bugünkü kadın oyuncular için kapıyı ilk açan Kınar Hanım, Bediha Muvahhit, Afife Jale gibi isimler de sıklıkla anılmaktadır.

Oyuncular tiyatroda kadın olarak var olmanın mücadelesini anlatırken en büyük sorunların başında, erkek egemen bir toplumda sanatta bile kadınların geri planda kalması gelir. Çokluk, erkek merkezli ve yine erkekler tarafından kaleme alınan tiyatro eserleri hem kadın oyunculara ikinci, üçüncü derecede roller sunmakta hem de kadınların öykülerini göz ardı etmektedir. Ayşen Gruda ve Derya Alabora’nın ortak değerlendirmesine göre, sinema ve televizyona karşı tiyatroda daha çeşitli rollerde oynama olanağı bulan oyuncular, özellikle 40 yaşının ardından başroldeki genç kız veya erkeğin annesi/teyzesi gibi rollerle arka plana itilmektedir. Oysa aynı yaştaki erkek oyuncular için durum tam tersidir ve onların genç bir kızla yaşadığı aşk, eserin belkemiğini oluşturabilir. Öte yandan yine Gruda’nın yarı şaka yarı ciddi bir şekilde dile getirdiği, kendisine yöneltilen “Siz hala çalışıyor musunuz?” ve benzeri sorular, aslında genç olmanın içi boş bir şekilde kutsallaştırılarak yanlış bir algı yaratılmasıyla da ilişkili bir sorun olarak karşımıza çıkar.

Kadın oyunculara yazılan rollerin tek boyutluluğu konusunda önerilen çözümlerden biri Bennu Yıldırımlar’dan gelir. Yıldırımlar, meslektaşlarının ya dünya edebiyatını iyi bilmeleri ya da kendi öykülerini kendilerinin kaleme almaları gerektiğini söyler. Başka bir yol ise, Tiyatro Boyalı Kuş’un yaptığı gibi klasikleri feminist bir dramatürjiyle yorumlamaktır. Hülya Karakaş’ın, Türk yazınının önemli öykücülerinden Nezihe Meriç’ten yaptığı uyarlamalar örneğinde görüldüğü gibi kadın yazarlarımızın öykü veya romanlarından yapılacak tiyatro uyarlamaları da bu boşluğun doldurulmasına katkı sağlar. Bununla beraber neredeyse tüm oyuncuların ortak görüşü, Türk tiyatrosunda oyun yazarlığı konusunda ciddi bir eksikliğin olmasıdır. Haldun Taner’lerin, Necati Cumalı’ların, Aziz Nesin’lerin ardından onların oyunları tekrar tekrar sahnelenmektedir; ancak hem sahneleyenler hem de izleyenler için yeni metinlere gereksinim vardır.

İstanbul’un Kadınları Sahnelerin Sultanları‘nda 1860’lardan bu yana sahneye çıkan kadınların yaşadıkları anlatılır. Alexander Dumas Fils’in Kamelyalı Kadın‘ındaki Marguerite Gautier’i en iyi canlandıran oyunculardan Mari Nıvart’ın sonu, bilmeyenler için, oldukça can acıtır. Mari Nıvart’ın ölümünü anlatan Bercuhi Berberyan’ın Türk ve Ermeni toplumlarının oyunculuk mesleğine bakışıyla ilgili yaptığı karşılaştırmadan yola çıkarak gelişmemiş toplumlarda sanatın her dalının genellikle eğlence aracı olarak görüldüğü ve bu mesleği seçenlerin de hafife alındığı gerçeğiyle bir kez daha yüz yüze geliriz. Nitekim, söyleşilerde hem Hülya Karakaş’ın hem de diğer oyuncuların dile getirdiği gibi ülkemizde de yaşanan irili ufaklı herhangi bir problem, önce sanatın fişini çeker. Güzin Özyağcılar’ın tiyatronun zirvede olduğu 60’lı ve 70’li yılları anlattığı bölümü imrenerek okurken 80 darbesinden tiyatronun ve tiyatrocuların da nasibini aldığını görürüz ve böylece halkın sanatı yoğun bir ilgiyle takip ettiği o dönem, 12 Eylül’le birlikte sona erer. Söyleşilerde o dönemle ilgili çok doğru bir tespit yapar Nesrin Kazankaya:

         1980 darbesiyle bu ülkenin tiyatrosu sonlandırıldı. Fevkalade çiçekler açan ülkemde 1980 yılında, zaten bilinçli, çok önceden planlanmış, sosyal gelişimi engelleyen bu darbe bir malzeme olarak saptandı. 1980 darbesi, hani Amerikalıların “Bizim adamlar başardı,” dediği, planlı programlı yapılmıştır. Bir kuşağı yok etmek, kültür-sanat alanını sağcılaştırıp aşırı dinci bir alana kaydırmak ve apolitik bir kuşak yetiştirmek istenmiştir. Bunu başardılar da! (s. 233)

Sanatla, diğer bir deyişle soru sormayla, sorgulamayla, ilişkisi kesilen nesiller zinciri bugüne kadar gelirken yıllardır çözülemeyen pek çok sorunu da kar topu gibi beraberinde getirir.

Sonuç olarak, İstanbul’un Kadınları Sahnelerin Sultanları‘nda pek çoğumuzun tanıdığı oyuncuların sanat yaşamlarının bir özetini bulmanın yanı sıra ilk kez adlarını veya hikâyelerini duyduğumuz Mari Nıvart, Kınar Hanım gibi oyuncularla da tanışmak mümkün. Tiyatro izleyicilerine hem tiyatronun sorunlarına hem metinlerine farklı bir gözle bakma olanağı veren çalışma, bir yandan da dilerim ki yeni yazarları iyi oyunlar ve sık karşılaştığımız karton karakterlerin dışında, bir derdi olan kadın karakterler yazma konusunda teşvik eder.

Bu yazı, hem bu değerli çalışması için Hülya Karakaş’a hem de kitapta yer alan 40 kadının nezdinde tüm kadın oyunculara bir saygı duruşudur.

 

Hülya Karakaş, İstanbul’un Kadınları Sahnelerin Sultanları, Yitik Ülke Yayınları, İstanbul 2014, 343 s.