Jasmine için Balık Tutmak – John Ravenscroft

 

 

Çev. Güneş Soybilgen

 

Altı numaralı yatakta çıt çıkarmadan yatan genç kadının adı Jasmine. Benimki de öyle, ama isimler yapay şeylerdir, suyun içinde bata çıka yüzer. Biz bundan daha derin bağlar paylaşıyoruz. İşte beni büyülemesinin nedeni de bu – bu yüzden işten kalan zamanlarımı onun yanı başında geçiriyorum.

Bugün zor geçiyor. Hemşire hastalarla uğraşırken ben sürgüleri boşaltmakla, form doldurmakla, pansuman yapmakla meşguldüm. Nihayet öğleden sonra geç bir saatte kahve yapmak için birkaç dakika fırsat buldum, yatağının yanı başındaki turuncu plastik sandalyeye oturdum. Sonunda ayaklarım yerden kesildiği için minnettar, yeniden onunla olmaktan memnundum.

“Merhaba Jasmine”  dedim, kendimi tanıtır gibi.

Cevap vermedi. Jasmine hiç cevap vermez. O çok derin uykuda.

Benim gibi, o da deniz kazası geçirdi. Ben de bir balıkçının kızıyım, o yüzden kelimelerimi olta iğnesine takar, onun kulaklarına doğru oltayı atarım, soğuk karanlık suların içine doğru battığını görür gibi olurum. O, aşağıda her neredeyse.

“Bugün az vaktim var” dedim ona, saçlarına dokunarak.

Jasmine söz konusu olunca, dokunmamak güç. Öylesine nadide bir şey, gerçek güzelliğe sahip bir kadın. Bu yüzden, insanlar onun etrafında olmak için bahaneler üretiyor. Onları Jasmine’e bakarken, onu içerlerken, onunla beslenirlerken yakalıyorum. Hepsi birer barakuda. Yatağının yakınlarındayken neredeyse emekleyecek kadar yavaşlayan tekerlekli sandalye görevlileri. Aç gözlerle dolanan ziyaretçiler. Durup ince perdeyi aralayan ve sürekli olarak muayene edilmesi gerekmediği halde bir daha, bir daha muayeneye gelen doktorlar.

Fevkalade güzellik. Jasmine ve bende ortak olmayan bir şey. Bundan memnunum.

“Baban birazdan burada olur,” diyorum. “Geçen hafta söylemişti geleceğini.”

Jasmine hiçbir şey söylemiyor. Sol gözkapağı kımıldıyor. Galiba.

Babasının balıkçı teknesindeki olayın üzerinden iki ay geçti, güverteden düşüp batalı, ağlara takılıp kalalı. Önce kimse fark etmemiş, sonra panik başlamış. Babası onu tekrar güverteye çıkarmış ve eve yol almış. Sonunda kızının cesedi olduğu düşündüğü şeyi kıyıya taşımış.

“Jasmine” diye fısıldıyorum. Attığım yeme gelmesini istiyorum. Yemi yutmasını istiyorum.

Allahtan, o sabah kasabada doktor vardı, akrabalarını ziyarete gelmiş genç bir adam. Bu boğulmuş kadını felaketin eşiğinden çıkaran, hikâyesini bana anlatan o genç adamdı. Gözlerini açtı, dedi, babasına baktı ve tek bir kelime etti – sonra tekrar daldı, bu kez komaya.

Barakuda. Jasmine’in söylediği kelime buydu.

Babası ziyarete geldiğinde saçına dokunuyor, yanağından öpüyor, yatağın yanındaki turuncu plastik sandalyeye oturuyor ve elini tutuyor. Benim babamınkiler gibi onda da büyük, kahverengi, yaşamın katılaştırdığı balıkçı elleri var. O da deniz kokuyor, iyi, sade bir adammış gibi davranıyor.

Jasmine. Çok şey paylaşıyoruz, neredeyse biriz.

Hatırlıyorum sabah erkenden uyanmam için saçlarımın okşandığını, babamın beni yarı uykulu yatağımdan kaldırıp taşıdığını, teknesine koyduğunu. Hoyrat sesi kulağımda, sert elleri tenimde. Gitmeyi hiç istemedim, ama sadece çocuktum. Teknenin sallandığını, martıların çığlıklarını hatırlıyorum.

“Jasmine, içinde bir hayat var. Seni çağırdığını duyamıyor musun?!”

Ses yok.

Koğuşun kapısı çarpıyor, Jasmine’in babasının, ellerinde çiçeklerle bize doğru yürüdüğünü görüyorum. Bana gülümsüyor. Ölüyken bile, çocuğumda babamın gülümsemesi vardı, Jasmine’in çocuğu da bu adamınkini taşıyacak. Bunu biliyorum.

Yatağı başında durup saçlarına dokunuyor. İçimde derinlerde bir yerlerde bir şey kımıldıyor. Jasmine’in gözkapaklarını izliyorum, yemi ısırmasını bekleyerek.