“Lakin kaderi değiştirmek istiyorsan önce kabul etmelisin.” – Gündüz Öğüt’le Söyleşi

Söyleşi: Gözde Aktürk

İzmirli müzisyen ve yazar Gündüz Öğüt’ün fantastik öyküler içeren “Kader Bozucu” adlı öykü kitabı, bir süre önce Yitik Ülke Yayınları’ndan yayımlanmıştı. Aynı zamanda Fabisad üyesi olan, “Gezi olaylarında ortaya çıkan kitleler, fantazyaya meraklı, distopyalardaki diyarları yaşadıkları diyara döndürme çabasında olan, çok üst bir realitenin şafağını muştulayanlardır.” diyen yazarla bir söyleşi gerçekleştirdik.

Gündüz Bey, sosyal medyadan da takip ediyoruz; “Kader Bozucu” çok güzel tepkiler alıyor, öncelikle sizi tebrik etmek ve bu kitap hakkında konuşmak istiyorum. Öyküler; fantastik, distopik özellikler taşıyor; fantazyaya ilginiz ne zaman ve nasıl başladı?

Çok küçük yaşlarımdan gelen bir merak ve zaaf diyebilirim. Fantazyaya her zaman kendimi çok yakın hissettim. Bunun temel nedenini insan ruhundaki yatkınlıkları ve eğilimleri bir kenara koyarsak, ilgi ve merakımın somut kaynağında yatan unsurlardan biri çok yaşlı ve şaman inançlarına sahip bir köy kadını olan Zübeyde Nenem, ya da Babaannemle geçirdiğim çocukluk yıllarını gösterebilirim. Rahmetli Nenem, şu yaşa gelmeme rağmen hiçbir yerde duymadığım ve okumadığım çok muhteşem masallar bilirdi ve bana bunları sürekli anlatırdı. Bana bu olağanüstü dünyanın kapılarını açan kişidir kendisi. O bana bir masal anlatırdı ama en kısası yarım saat falan sürerdi. Sonra da benden bir masal anlatmamı isterdi. Ben ona masal bilmediğimi söylediğimde, iyi ya zaten ben de bilmiyorum, sadece anlatmaya başlayınca ağzımdan dökülmek için bekleyip duranları sana aktarıyorum gibilerinden yanıtlar verirdi. Ben de o küçük hayal dünyamla -aslında o yaşlardaki sınırlanmamış, sansüre uğratılmamış saflık ve cüretkârlıkla masallar uydururdum. İşte benim 3-4 yaşlardan itibaren başlayan fantastik dünya yolculuklarım bu şekilde başladı.

Bu geleneğin devamı olarak da oğlum doğduktan sonra ona her gece uydurma spontan masallar anlatmaya yıllarca devam ettim durdum. Masallarda umut vardır, merak edilen sayısız zaman mekân boyutları ve karakterler vardır. Çok sıradan bir insanın basit gibi görünen bir seçimin sonrasında çok özel ve önemli bir kahramana dönüşmesi mümkündür.

Günümüz Türkçesinde artık masal anlatmak yalan söylemek anlamında bile kullanılıyor. Oysa masal dediğimiz meseller, kayıp kadim bilgeliğin bizlere hala ulaşmaya çalışan normal gözle görülemeyen dünyaları, sesi kulaklarla duyulamayan fısıltılarıdır. Ve gerçek bilgelik kaynaklarından süzüle süzüle sembollerle bezenerek akıp gelen bilgi pınarlarıdır.

Fantazyaya ilgi duymamı ve sağlayan ve beni bu dünyaya çeken ikinci unsur ise kişilik veya karakter ya da ruhsal özelliklerimle ilgili olabilir. Olacakları çok küçük yaştan beri rüyada görmek, basit olsa söylenecek sözleri önceden tahmin etmek. Zaman zaman farklı algılamalara sahip olmak benim çocukluğumda çok doğal olarak yaşadığım durumlardı. Örneğin babam geçmiş yaşamlarını hatırlayan bir insandı ama bunu bana yirmili yaşlara geldikten sonra söylemişti. Babaannemde şifacılık gibi özellikler vardı.

Bu konulara hâkimiyetiniz, bir şeylerin demlenmişliği öykülerden seziliyor. Sebebini, bu kadar küçük yaşlara dayanmasından, masallara bakış açınızın farklılığından anlamış olduk. Haklısınız, fantazyayı aslında uzaklarda aramaya gerek yok, her milletin özünde var, geçmişten zenginleşe beslene geleceğe ulaşıyor.

Belli bir yaşa gelince yani okuma yazma öğrendikten sonra elime geçirdiğim her şeyi okumaya başladım. Çizgi romanlar her tür çizgi roman ilkokul yıllarımda ders kitaplarımın arasından düşmezdi. Daha ileri yaşlarda Jules Verne, Jack London’dan tutun da klasiklere kadar bulabildiğim her şeyi okumaya başlamıştım. Okumak benim için sinema seyretmek gibiydi, görüntüler, sesler karakterlerin içine giriverirdim.16-17’li yaşlarda spiritüel olaylara, bu konulardaki çalışmalara, gizemli konulara, psişik fenomenlerin ardında nelerin yattığına yönelik uzun yıllar süren bir arayış ve araştırma içine girdim.

Olağanüstü’ne sadece meraklı olmakla kalmayıp üstelik birtakım farklı-olağan üstü denebilecek-özelliklere sahip bir fantastik roman yazarı. Başlı başına bu bile bir roman konusu olabilir…

Metafizik, metapsişik, paranormal olaylar ve bu konulardaki yapılan çalışmalar, elde edilen bilgi ve sonuçlar üzerinde yirmi yılı aşkın bir zaman zarfında hep araştırdım ve okudum, belli bir zaman sonra kurumsal olarak bu konularla ilgili seminerler ve yüzlerce konferanslar verdim. Bu teorik geçen çalışmalarıma benim ve yakın çevremde yaşayan insanların kişisel deneyimleri de eşlik edip durdu. Uzun yıllar sözlü ve yazılı olarak bazı bilgileri insanlarla paylaştıktan sonra belli bazı fikir ve doktrinlerin aşırı etkisi altına girdiğimi fark edip yaşamın doğallığı içinde kaçırdığım şeyleri fark etmeye başladım. Ve köşeme çekildim. Belli bir zaman bir şeyleri anlatmak, öğretmek ve ispatlamak için uğraştım durdum. Ama sonunda ihtiyacı olanın kendi yoluculuğunda ihtiyacı olan bilgiyi kendisinin arayıp bulması gerektiği noktasına geldim. İşte bu noktada fantastik ve bilim kurgu türünde yazmayı seçtim. İddiasız, enjekte etmeden, sonsuz âlemin sonsuz imkânlarının bu yoldan geçtiği anladım. Yaşamımdaki önemli iniş çıkışlara paralel olarak yazmaya devam ettim ve nefes alıp vermeye devam ettiğim sürece de devam etme arzusundayım.

Ve ortaya ince elenip sık dokunmuş, harika bir öykü kitabı çıktı.

Güzel yorumunuz için teşekkür ederim.

“YALAN; ASLINDA BİLİNÇALTIMIZDA, ASTRAL BEDENLERİMİZDE BİRİKEN KARMİK YÜKLERDİR.”

Kitapta “Yükler” adlı öykünüzde diğer distopyalardan farklı olarak baskıcı rejim vurgulanmıyor, insanlığın fizyolojik olarak değişime uğradığı distopik bir gelecek var. Bu fikir nasıl ortaya çıktı? Öykünün sonu da çok etkileyici…

Orada her insanın yaşamında içine gömüldüğü yalan bataklığından dem vurmaya çalıştım. Sistem insanı zaten özünde bulunan aşırı bencilliğinden de yararlanarak doğallıktan, samimiyetten öylesine uzaklaştırdı ki, başta kendimiz olmak üzere en yakınımızdakileri aldata aldata yaşamak doğal hale getirildi. Bu noktaya vurgu yapabilmek için, yalanın insanlar ve toplumlar üzerindeki dramatik sonuçlarını bulmaya yönelik bir tablo çizmeye çalıştım. Aslında bilinçaltlarımızda, astral bedenlerimizde biriken ve gözle görülmeyen karmik yüklere gönderme yapmaya çalıştım. Öykünün sonunda panzehir yine insanlardan geldi ama kirlenmemiş doğayla uyumlu yaşayan insanlardan.

Yalan kavramı daha özgün anlatılamazdı sanırım. Yine çok iddialı bir distopya olan, benim de kitapta en sevdiğim ve sinematografik bulduğum “Bileyci Dükkânı”ndan, insanların yaşadıkları ağır travmaları zihinlerinde tekrar farklı şekilde yaşatarak onları atlatmalarını sağlayan bileycilik sisteminden bahsedelim biraz…

Tabii ki. Nereden başlamak istersiniz?

Bu sistemin gerçek olabileceği bir gelecek olabilir, neden olmasın? Jules Verne de yazdıklarının gerçekleşeceğinden emin değildi. Psikanalize de ilginiz var sanırım. Böyle bir gelecek atmosferi, bileycilik sistemi fikrini besleyen ne oldu?

Bundan yedi yıl önce bir dizi eğitim programına katıldım, yaklaşık iki yıl sürdü. Dilimizdeki çevirisi Geçmiş Yaşam Terapisi. Dünya Regresyon (geriye götürme) Terapistleri Birliğinin başındaki iki Amerikalı bilim insanın verdiği bu eğitime katılma şansım oldu. Bu konuda önemli sayılabilecek sertifikalar aldım. Ve yaklaşık 80-90 civarında insanla, -para karşılığında değil, yakın ve uzak çevremdeki talepler doğrultusunda- hafif hipnoz yöntemi kullanarak çalışmalar yaptım. Bazılarında gerçekten inanılmaz olumlu sonuçlar ortaya çıktı. Bu kişiler belirli sorunları olan insanlardı, yani bizler gibiydiler. Yaşadıkları sorunun kaynağını ve nedenlerini bilemedikleri için tüm ilaç vs geleneksel tedavilerden sonuç alamamışlardı. Sadece denedik. Bu arada şunu da belirmem de fayda var, genellikle yaşadığımız hayattaki sorunlarımızın büyük bir bölümü bu yaşamımızdaki anne karnından başlayıp bebeklik, çocukluk ve ergenlik yıllarında yaşadığımız travmalarla alakalı. Yani işi illaki reenkarnasyona götürüp dayamak gerekmiyor. Sonuçlar şöyle sıralanabilir: İnsanlar çağımızda tüm ileri teknolojiye rağmen duygusal sorunlarının üstesinden gelemiyorlar. Bilinçaltı adı verilen bir yanımız yaşadığımız her şeyi kaydediyor ve derin çizikler ve yaralar alarak büyüyoruz. Bunlarla yüzleşmeden, bilinçaltımızı bizzat kendi elimizle bazı şeylere ikna etmeden bu ağırlıklar ve yaralar sürekli kendini tekrarlıyor.

Yani Gözde Hanım, toparlayacak olursam, Bileyci Dükkânı’ndaki kurgunun altında yatan şeyin görçek olduğuna inanmıyorum, pek çok deneyim sonucunda biliyorum. Orada meselenin bu tarafını ortaya koyarken, bunun yine sistem tarafından nasıl insanları kontrol etme noktasında sistematikleştirildiğine vurgu yapmaya çalıştım. Sistem kendini ve güya toplumu kontrol altında tutup korumak maksadıyla, insanları bilinçaltındaki travmalardan dolayı zararsız hale getirmeye çalışırken, tüm gemleri de eline geçirmeye yüz tutmuş durumda.  Ve kısa zaman sonra maddesel olarak bir sömürü düzenine çevirmiş. Sömürüyor ve bağımlı hale getiriyor. Ama sorunları çözmüyor, hatta tam tersine artırıyor. İnsanlara kendi kural ve düzenlerini dayatmanın tillahını uygulamaya koyuyor. Bunun dışında kalan herkesi de düşman ve tehdit olarak algılıyor aynı günümüzde olduğu gibi… Bu öykülerle vurgulamaya çalıştığım önemli noktalardan birisi de fantazyanın ciddiye alınmasının gerekliliğidir. Bu distopyalar hayalden hikâyeler değildir, en az ciddiye alındığı iddia edilen türler kadar hayatidir ve kaale alınmalıdır. Ha bu sadece bir gayrettir ve benim doğrularımdır, sonuçta alan alır almayan almaz, bunu da ilave etmek isterim.

Bugün Orglar tarafından tutsak edilip bir madenin içinde tutsak alınmış, boğaz tokluğuna acımasız şartlarda çalışan insanlarla ilgili bir öyküyle Soma’da yaşananlar arasında hiçbir fark yoktur. Tek fark orada gerçek insanların yaşamlarını kaybetmesidir. Ama ne yazık ki gerçek acılardan ders almayan tiranlar olduğu müddetçe bizler de bu öyküleri yazmaya devam edeceğiz. 80 sonrasında nasıl ki insan suretinde yeni ırklar yaratılmaya çalışıldıysa -ki belli oranda amacına ulaşmış bir projedir- bizler gibi hayal gezginleri de ütopik olarak daha onurlu erdemli özgür ve uyanık ırkların meydana gelmesinde çaba harcamalıyız diye düşünüyorum.

Ki Gezi olaylarında ortaya çıkan kitleler, fantazyaya meraklı, distopyalardaki diyarları yaşadıkları diyara döndürme çabasında olan, çok üst bir realitenin şafağını muştulayanlardır.

İnsanları tir tir titreten tüm hesapları bozan nokta bu noktadır.

Bizi dilim dilim de kesseniz doğaya ruhumuza özgürlüğümüze sahip çıkıyoruz denmiştir. Ve bu çığlık bir anafor gibi güçlenerek dönmeye devam edecektir.

“Bunak Ana” adlı öyküde ise bu sefer geleneksel rivayetlerden, efsanelerden, belki hurafelerden yola çıkarak gerilimi bol bir öykü yazmışsınız. Evrensel ile yereli çok güzel bir sentez haline getirmişsiniz…

“Bunak Ana” yazarken en çok eğlendiğim öykülerden biri. Öyküyü mükemmel analiz edip çok isabetli ifadelerle yorumlamışsınız. Anadolu köy yaşantısı ve kültürü gelenekler açısından inanılmaz renklilik ve çeşitlilik gösterir. Çocukluğumun yaz aylarını babamın köyünde geçirme fırsatım oldu. Okullar tatil olunca soluğu orada alırdım. Bağ bahçe işleri, hayvancılık ve toprakla uğraşan insanların arasında her yaz üç ayımı geçirirdim. Öyküdeki köy adları, tiplemeler, şive ve itikatların hepsi orjinaline sadık unsurlardır. Bunlar benim hafızamdaki fotoğraflardan oluşur. Elbet biraz kurgu öykünün tuzu biberi olmuştur. Gizemler, bilinmezler, rivayet ve söylenceler, korku ve gerilim unsurları Anadolu insanının yaşamında, kültür ve geleneklerinde bol bol bulunmakta. Sanırım bundan sonraki öykü demetlerimde de bu tür öyküler yer alacak.

Kitap, “Lakin kaderi değiştirmek istiyorsan önce kabul etmelisin.” cümlesiyle başladığına göre kadere, akışa müdahale edilebileceğini savunuyorsunuz. Epigraf olarak bu cümleyi seçmenizin özel bir nedeni var mı? Kader kavramı sizin için ne ifade ediyor?

Bu cümle çok alakasız bir anda yakın bir arkadaşımı uğurlarken ağzımdan çıkan bir ifadedir. Arkadaşım durup bu cümleyi cep telefonuna not aldıktan sonraki günlerde bu cümlenin hayatını allak bullak ettiğini ve büyük bir değişim sürecine girdiğini sonradan bana anlatmıştı. Elbet benim yaşamımdaki temel düsturlardan birini anlatan bir cümledir. Kendimiz de dahil olmak üzere hayatımızdaki ve çevremizdeki pek çok insanın çaresiz kaldığı bir nokta var bu cümlenin içinde. Görünüşte bir şeyleri değiştirmek için uğraşır dururuz ama çoğunlukla bir sonuç alamayız. Yaşam; olaylar ve ilişkilerden oluşur. Değiştirmeye çalıştığımız genellikle karşımızdaki insanlar ve şartlardır. Oysa değişim her insanın kendi içselliğinde başlayıp gerçekleşebilir. Yaşam insanın seçimleri üzerine dokuduğu bir kilimdir. Sürekli şıklar içinden bir şeyleri seçer ayıklarız. Zaman akışı içinde karşılaştığımız olayların büyük çoğunluğu bu seçimlerin sonuçlarından meydana gelir. Fakat bunu idrak edip kabullenmek hiç kolay değildir. Elbette insanın iradesini aşan pek çok şeyin olduğu bir evrende yaşıyoruz. Lakin kabullenmek ve yüzleşmek yaşamdaki en zor ama bir o kadar da onurlu bir haldir. Aynaya baktığımızda gördüğümüz sadece güzel mavi veya yeşil gözlerimizse, o gözlerin ardında yatan kibri, bencilliği, hırsları, katılıkları ve acımasız yargıçlar olduğumuzu göremezsek, daima benliklerimizin en iyi taraflarından müteşekkil mükemmel bir varlık olduğumuzu zannetmemiz kaçınılmazdır. Yaşam çok sade ve doğaldır ve yeri geldiğinde alçak gönüllülük ister. Bu nedenle kaderi değiştirmek için öncelikle kendimizi olduğu gibi görebilmek, tüm hoşnutsuzluğumuza rağmen benliklerden, rollerden ve maskelerimizden sıyrılmakta başlar. Toparlamak gerekirse Kader Bozucu’nun bu cümleyle başlamasını istememin nedeni, vurucu, düşündürücü bir enerjiye sahip olduğuna inandığım bir cümle olmasıdır. Ve içerik olarak da yürekten inandığım bir anlamı vardır. Kader kavramına gelince, her insan belli bir noktadan itibaren kendi kaderinin mimarıdır. Değiştirme şansı her zaman vardır. Aklıma bununla ilgili şu an iki neden geliyor. Birincisi, değişim evrenin temel devinimidir. İkincisi, insan ruhsal kaynağı açısından çok güçlü bir enerjiye ve iradeye sahiptir. Bu özellikleri keşfedip çaba harcayarak yapamayacağı çok az şey vardır.

Şu an edebi anlamda uğraşınız nedir? Yine bir öykü kitabı mı, roman mı bekliyor olacak bizi? Yeni kitabınız da fantastik bir atmosfere mi sahip olacak?

Şu an elimde birikmeye başlayan öyküler var. Uzun zamandır da üzerinde çalışıp yazmaya devam ettiğim yeni bir roman var. Bilemiyorum ama beni çok heyecanlandıran bir yazma süreci diyebilirim. Sanırım önümüzdeki bahara baskı aşamasına gelecek. Bu roman da gerilim ve fantastiğin en ücra köşelerinde parendeler atan bir kurguya sahip. Farklı şeyler denediğim bir çalışma. Fakat bu romandan önce önümüzdeki ekim ayında daha önceden yazdığım “Nehrin İki Yakası” isimli romanım Yitik Ülke’den basılacak. “Nehrin İki Yakası” tamamen fantastik bir kurgu.  Şu aralar son düzeltmeleri yapma aşamasındayım. Ayrıca çok yetenekli bir sanatçı dostumun çizimleri de bu kitapta yer alacak. Sanırım ilginç ve hoş bir şey ortaya çıkacak. Elbet kararı okurlar verecek.

Üyesi olduğunuz Fabisad, Türkiye’de fantastik edebiyat yazarlarının aynı çatı altında toplandığı çok güzel bir platform. Bu derneğe katılmanız nasıl gerçekleşti?

Fabisad, fantastik ve bilimkurgu alanındaki yazarlar ve sanatçıları bir araya getiren ve harika işler çıkaran bir dernek. Ülkemizdeki çok büyük bir ihtiyacın ve boşluğun sonucunda ortaya çıktı ve her geçen yıl gelişerek yoluna devam ediyor. Her anlamda desteklenmesi gerektiğine inanıyor ve elimden gelini yapmaya çalışıyorum. Benim derneğe katılmam, aldığım üyelik davetinden sonra oldu. 2005 yılında Yiğit Değer Bengi’nin hazırladığı, Metis Yayınları tarafından basılan “1002. Gece Masalları” isimli fantastik öykü seçkisine bir öykümle davet edilmiştim. O zamandan başlayan ilişki ve dostlukların sonucu olarak benim gibi pek çok yazar arkadaş bu derneğin çatısı altında buluşmuş oldu.

Ülkemizde fantastik edebiyatın durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz de son birkaç yılda ciddi bir atılım gerçekleştirdiğini düşünüyor musunuz?

Son yıllarda dünya gençliğine de paralel olarak ülkemizde fantastik ve bilimkurgu türüne olan ilgide büyük bir artış olduğunu gözlemliyorum. Dönem dönem verdiğim yazarlık seminerlerinden de gözlemlediğim kadarıyla çok yetenekli insanların bir arada olduğu bir toplumuz. Çok daha fazla yazılmalı, çok daha fazla okunmalı ve özellikle genç ve yeni yazarlar desteklenmeli diye düşünüyorum. Yıllık basılan edebi kitap sayıları ne zaman ders kitaplarının sayılarını katlayıp geçerse o zaman her şeyin daha güzel olacağını düşünüyorum. Toplumun en azından belli bir bölümünün pozitif bir geleceğe kavuşmasında fantastik edebiyatın çok önemli bir fonksiyonu olduğuna inanıyorum.

Hem Türk hem yabancı, fantastik yazan yazarlardan kimleri okursunuz?

Okuma listemde türlere göre bir öncelik vardır diyemem. Dönemsel olarak çok farklı kitaplar okumayı seviyorum. Tarih, felsefe, arkeoloji, mitoloji ilgi duyduğum alanlardan bazıları. Bana fantastiği sevdiren yazarların başında Jules Verne, Ray Bradbory, Poe, Herman Hesse, Carlos Castaneda, Borges gibi yazarların yanı sıra Tolkien, King, Neil Gaiman, Margaret Wels, Tracy Hickman, G.R.R. Martin gibi yazarların kitaplarını da okumaya çalışıyorum. Türk yazarlardan İhsan Oktay Anar tüm kitaplarıyla her zaman defalarca okuduğum ve okuyabileceğim yazarların başında geliyor. Özellikle genç yazarların fantastik türdeki kitapları çok ilgimi çekiyor. Romanların yanında tüm dünyadan yerli ve yabancı öykü yazarlarının kitaplarını da okumayı seviyorum.