Mehmet Sadık Kırımlı ile Söyleşi – Nuray Salman

Şiire Sadık Bir Yürek: Mehmet Sadık Kırımlı

“İkinci Yeni olayını başlatan ustalarıma buradan saygı ve sevgilerimi sunuyorum; hepsi de yattıkları yerde ışıklar içinde uyusunlar. Yürüdüğüm yol beni gerçek şiirle buluşturdu; halen şiirim de bana ihanet etmeden bu çabasını sürdürüyor.”

Söyleşi: Nuray Salman                                         

Sayın Mehmet Sadık Kırımlı, sorularıma başlamadan önce biraz kendinizden bahseder misiniz? Çocukluğunuz, gençliğiniz, şiirle tanışmanız…

1934’te Balıkesir’de doğdum. Orta ve lise öğrenimimi orada, yükseköğrenimimi İzmir İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi’nde tamamladım. Önce Ankara Radyosu Reklam Yayınları’nda, sonra TRT Genel Müdürlüğü Bütçe Malî Kontrol Şube Müdürlüğü’nde uzman, daha sonra atandığım İzmir Radyosu’nda sırasıyla Şef, Şube Müdürü ve İdarî İşler Müdürü olarak çalıştım ve 1998’de emekli oldum.

Kendi asli görevim dışında Türkiye Radyoları için çocuk oyunları, radyo tiyatrosu, tatil tiyatrosu ve arkası yarın programları için oyun metinleri yazdım. Bu çalışmalarımdan ötürü ödüller kazandım. On iki yılı aşkın fotoğraf sanatıyla ilgili çalışmalarda bulundum; ortak ve kişisel sergilere katıldım; bu dalda da ödüller kazandım. İzmir Kültür ve Sanat Derneği’nin kurucuları arasında bulundum ve söz konusu derneğin üç yıl başkanlığını yaptım; dernekte felsefe ve çeşitli edebiyat etkinlikleri düzenledim.

Edebiyat öğretmenimiz Beyhan Güley‘in yönlendirmesiyle başladığım şiir uğraşımı bugünlere değin sürdürüyorum, son nefesime kadar da sürdürme kararındayım.

TRT’de 36 yıl toplam görev yaptınız, radyo oyunları yazdınız, 12 yıl fotoğraf sanatıyla ilgilendiniz, ödüller aldınız, kişisel fotoğraf sergileri açtınız, şiir yazıyorsunuz. Bir deneme kitabınız var. Oyun yazarlığı ile şiir arasındaki ilişki ne sizce? İkisi de birbirini tamamlıyor diyebilir miyiz? Oyunlarınızı ve fotoğraflarınızı kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz?

Ben tiyatronun “T”sini bilmezdim; ancak, okulda oynadığımız yılsonu piyeslerinde yeteneğimin elverdiği ölçüde başarılar sergiliyordum, öğretmenlerimiz ille de konservatuvara gitmemi öneriyorlardı ama olmadı işte, gidemedim. Fakat evimiz Halkevine çok yakındı, okuldan gelince doğru oraya gider, kütüphanede ders çalışır ve üst kattaki tiyatro salonunda yapılan çalışmaları izlerdim. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü son sınıfından Sabahattin Ali‘nin öğrencileri iken, hiçbir suçları olmamasına karşın atılan öğrencilerinden biri olan Kemal ağabeyimiz bizlere tiyatro dersleri veriyordu, iki ayda bir sahneye piyes koyardı ve ben de bu piyeslerde oynaya oynaya tiyatroyu az çok öğrendim; birçok kitaplar okuyarak bilgimi ilerlettim,

Sorunuza gelince: Bana göre, şiirle tiyatronun hiçbir bağlantısı yok. Fransız şair, yazar ve felsefeci jean COCTEAU, şiir için şu ilginç sözü söylemiş: “Onsuz edilemeyen bir şeydir şiir ama neden onsuz edilemez, bir bilsem” bu sözünün arkasından da hemen eklemiş : “Çünkü o bir sanattır.Sanatsa “enigma” dır; yani “gizemce” dir. Sanatı irdelerseniz, onun özünde gizemce her zaman vardır. Yalnız, bir konunun açıklığa kavuşturulması gerekir: Bildiğiniz gibi William SHAKESPEARE, tiyatro tekstlerini şiirsel bir dille yazardı ama yazdıkları şiir değildi, konuşmaydı. Onun şiirleri apayrıdır çünkü. Son yıllarda Orhan VELİ şiirleri de, oyunlaştırılarak Müşfik KENTER ve başka sanatçılar tarafından da tiyatroya uygulanan sözler haline getirilerek halka sunuluyor. Bütün bu çalışmalar, şiir ve tiyatro ikilemini birbirleriyle bağdaşık hale getirme uğraşısından başka bir şey değil. Tiyatronun dili ayrıdır, şiirin dili ayrıdır, birbirlerini bütünleyemezler.

Elbette ki radyo oyunlarımı ve fotoğraf arşivimdeki onca ödül almış ve beğenilmiş fotoğraflarımı bir kitap halinde toplayıp halka sunmayı çok isterim ama bu konuda çok büyük paralar isteniyor benden. Oysa ben, memur emeklisiyim, onca parasal yükü kaldırabilecek güçte değilim.

Mart 1972’de “Yelken” dergisinde yayımlanan bir şiiriniz nedeniyle tutuklandınız. Bir süre cezaevinde yattınız. Ne acılar soludunuz kim bilir? Biraz bu dönemi konuşalım isterim.

1960’da özgürlüklerin gitgide kısıtlandığı bir dönemde Menderes hükümetine karşı yapılan askeri darbe sonucu, bir rahatlama dönemi başlamıştı sol kanatta… Yazarlar, çizerler düşüncelerini sanatın el verdiği ölçüde topluma yansıtmaya çalışıyorlardı. Yabancı ülkelerde yayımlanan sol içerikli kitaplar, dilimize çevriliyor ve toplum bu konuda aydınlatılıyordu. Edebiyat dergileri, toplumcu gerçekçi çizgide ürünler yayımlayıp bu akışa destek oluyorlardı. Sağ kesim bundan ürkmeye başladı ve önleyici eyleme geçti. Çatışmalar gittikçe şiddetini artırıyordu. Karşılıklı kan dökülmeye başlandı. 1972’de Süleyman Demirel Başbakandı ve sağ kesimi koruyor ve solculara karşı her türlü önlemi almaya çalışıyordu. Baskı dönemi yeniden hortlamıştı. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı, olayları daha da gerginleştirdi. Ve ordu, gene olaylara darbe olarak değil de müdahale olarak hükümete “muhtıraverdi. Demirel Başbakanlıktan ayrıldı; olağanüstü hal hükümeti kuruldu ve solcu avına başlandı. O tarihte yazdığım “Yorgun Köy” adlı şiirimi, İzmir’de bir gazetede Genel Yayın Yönetmeni olarak çalışan şair “Attila İlhan”a götürüp gösterdim, çok beğendi ve adı geçen dergiye kendisi yolladı. Şiir dergide hemen yayınlandı, bir ay sonra da muhtıra verildi ve arkasından tutuklamalar başladı; beni de tutukladılar. Herkes gibi ben de o acılardan nasibimi aldım.

Aşkın özel bir yeri var şiirlerinizde, ruhunuza dokunan konulara mı yer veriyorsunuz? Âşıkken mi aşk şiirini, yoksa bittikten sonra mı yazmak zor? Aşk, sevgi, bağlılık hakkında neler düşünüyorsunuz?

Aşk kavramı, bir yazar için, daha doğrusu şair için çok önemlidir. Konuya açıklık kazandırırsak iyi olur sanırım. Çünkü bu kavramın zaman zaman sevgi kavramıyla birbiri içine girerek, tanımlamada zorluk yarattığı öteden beri biliniyor. Oysa aşk ve sevgi kavramını birbirinden ayrı tutmak gerekir. Şairlerin ufku, bir roman ya da öykü yazarına göre daha geniştir. Çünkü o, Fransız şair Stéphane MALLARME’nin: “Şiir, sözcüklerle yazılır” dediği gibi şair, o kısa sözcüklerle çok şeyler fısıldamaya çalışır kulaklara. Kuşkusuz, her şair ve yazarın başından aşk olayı gelip geçmiştir. Öykü ve roman yazarları bu konuyu, uzun uzadıya anlatmışlardır ortaya koydukları eserlerinde. Ama şairler ise bunu bir kaç sözcük ya da dizeyle duyurmaya çalışır şiir okuruna. Ben de şiirlerimde aşk olgusunu yeri geldikçe dizelerimde dile getirmeye çalışıyorum. Şairi tarafından yazılan şiir, dergi ve antolojilerde yayımlandıktan sonra, artık o şiir toplumun malı haline geliyor ve onlar bu yapıtları özenle saklıyorlar. Elbet, benim de başımdan bir aşk olayı geçti, bunu saklayacak değilim.

Aşkın varlığını sadece insanlara özgü bir olay olarak nitelendirmeyelim; doğada var olan bütün canlılar arasında aşk olgusu vardır! Bitkileri, hayvanları gözlemleyin buna tanık olursunuz. Bu olay her ne kadar sevgiyle başlasa da, bu sevginin ileri aşamalarında tutkunun da desteğiyle aşka dönüştüğü çok görülmüştür.

“Şiir kuma kabul etmez” demişsiniz bir söyleşinizde; bu söylemi biraz açar mısınız?

Daha ikinci sorunuzda: “Oyun yazarlığı ile şiir arasındaki ilişki ne sizce?” diye bir soru yöneltmiştiniz. İşte o sorunuzun yanıtını şimdi bu soruyla birlikte rahatlıkla verebilirim size… Rahmetli babamdan kalıtım olarak aldığım çok güzel bir yanım var, o da, onun gibi çok kitap okur ve yazı yazmasını severim. TRT’deki çalışma hayatımda da bu yönüm bana hep artı puan kazandırmıştır. Tiyatroyu içinde yaşayarak öğrendiğim için, radyo oyunları yazmak benim için çok kolay oldu ve bana başarılar kazandırdı. Ayrıca; sürekli dergilerde kitap tanıtımı ve değerlendirmeleri üstüne yazdığım yazılar var, denemeler var, bu konuda yazdığım deneme kitabım var. Ama şiir hep ağırlıkta olmuştur, hep kendisiyle yakından uğraşmamı ister, onu bir kenara itersem bana küser, darılır… Eğer uzun bir ara verirsem, yakaladığım o güzellikleri tekrar kolay yakalayamam. Denedim bunu ve anladım ki, şiir başka bir uğraşıyı kabul etmiyor.

“Şiir emek ve çalışma ister” diyorsunuz yine bir söyleşinizde. Peki, gerçek şair nasıl olmalı?

Bu sorunuza gene Mallarmé’yle yanıt vereceğim. On dokuzuncu yüzyılda yaşamış olan Mallarmé, şiiri öğrenip çalışmaya başladığı zaman pek başarılı olamamış; o an, anlamış ki, şiir hafife alınacak bir yazın türü değil, bu başarısızlığı onu çok çalışmaya yönlendirmiş ve sonunda da eleştirmen ve şair Verlaine’nın dikkatini çekmeyi başarmıştır. Verlaine de onun bu çabasını görüp, hak ettiği güzel bir yazıyla onu edebiyat dünyasına tanıtmıştır; böylece Mallarmé’nin yıldızı da birden parlayıvermiş ve adı dünyaca duyulan bir şair olarak bu günlere kadar gelmiştir. Ben bu olayı kendime örnek aldığım için her şiirimi çok uğraşarak ortaya koyarım. Ve şunu düşünürüm, bir insan şairlik sıfatını kazanmak istiyorsa şiir üstüne çok çalışmalıdır; her yazdığı şiir, bir öncekinden daha güzel olmalıdır. Bu düşüncemde de başarılı olduğumu görüyorum.

Dilsizliğin hüküm sürdüğü bir dönemdeyiz. Dilsizliği şiirsel bir dille aşabilir miyiz?

 Ne yazık ki, aşamayız. Yukarıdaki sorularınızı yanıtlarken şiir dilinin kendine özgü bir dil olduğunu betimlemiştim. Düzyazı, her şeyden önce düşünmeye, yargılar vermeye ya da verilen yargıları irdelemeye dayalı bir dil ürünü olduğuna göre, akıldan çok esine, düşünceden çok duyguya bağlanan; başkasının ne dediğinden çok kendisinin ne düşündüğünü önemseyen; irdelemeye, tartışmaya kapalı bir toplum olmaya doğru gittiğimiz şu günlerde saçma sapan sözcükler uydurularak onu büsbütün anlaşılmaz hale sokup çirkinleştirenlerin, hele televizyonlardaki saçma sapan konuşmaların ve kullanılan sözcüklerin, şiir diline ne faydası olur ki? Aslında, şiir gücünü arı ve temiz bir dilden alır, bu dil, şiirin araç-gereci, hamuru ve mayasıdır. Şiir dili, başka hiçbir dille bağdaşamaz. Bağdaştırmaya çalışanların yaptıkları çirkinlik ortada

Şiir tarihimize baktığımızda bazı şairlerin aynı zamanda dergici olduklarını da görüyoruz. İyi bir şiirin, şairinin mesleğiyle gölgelenmesi söz konusu olabilir mi?

Olamaz. Neden, derseniz; yazılan şiir gerçekten güzelse ve topluluk katında gerekli beğenisine kavuştuysa, şairinin mesleğiyle gölgelenmesi söz konusu olamaz. Yeter ki ortaya iyi ve güzel bir şiir çıksın. Yalnız, bir konuya dokunmakta yarar var. Yarım yamalak şiir bilgisiyle yola çıkıp, üstelik şiir dergisi yayımlamaya soyunanlar var ki, kötü şiirleri dergilerinde basarak enflasyon yaratıyorlar ve şiirin değerini düşürüyorlar. Aslında, ömürleri de kısa oluyor o tür dergilerin ama arkada bıraktıkları zarar, Türk Edebiyatına dokunuyor ve hepimizin yüreğini sızlatıyor

1968’de ilk şiir kitabınız “Aldanış”, 2000’de “Gün Kesiği”, 2002 ‘de “Güz Kuşatması”, 2007 ‘de “Ağacına Küsen Yaprak”, 2010’da “Aşk Kapısı”, 2013’te “Sebepsiz Sevinçler” ve 2015’te “Aşk da Yorulur”… İlk kitabınız çıktıktan sonra uzun bir ara vermişsiniz ve 2000’den bu güne şiir kitaplarınız devam etmiş. Barışı, insanı, aşkı, doğayı seven kısaca hayata umutla bakan Mehmet Sadık KIRIMLI neden bu kadar ara verdi şiire? Bu uzun dönemi konuşalım istiyorum…

Yukarıdaki sorularınızdan birine şöyle bir yanıt vermiştim: “1972’de ‘Yelken’ dergisinde yayımlanan toplumcu gerçekçi bir şiirim nedeniyle sıkıyönetim komutanlığınca tutuklanarak ceza evinde yattım; daha sonra serbest bırakıldım diye. Aslında ben TRT Genel Müdürlüğü İzmir Radyosu Müdürlük bürosu şefiydim, o vakitler. Her yıl bitiminden sonra, amirler tarafından emrinde çalışan memurların sicilleri doldurulup genel müdürlüğe gönderilir. Benim sicilime “SOL DÜŞÜNCELİ” diye, bir açıklama konmuş. Hapis yatıp çıkmam uzunca bir süre aldı. Daha sonra, sıkıyönetim komutanlığı suçsuzluğuma karar verip beni görevime iade etti. Genel Müdürlük, bana özel bir yazıyla şu talimatı iletti: Bundan sonra kesinlikle herhangi bir gazete, sanat ve edebiyat dergilerinde yazı, şiir, roman ve makale yayınlamayacaksınız. Aksi halde, görevinize son verilecektir” türünde bir yazıydı o, anımsayabildiğim kadarıyla… Ve ben, uzun bir süre değişik adlarda şiir, yazı ve makalelerimi yazdım ama kitap ya da Mehmet Sadık Kırımlı adını kullanamadım. Emekliliğimin yaklaşması nedeniyle de hiç kimseye boyun eğmeden şiirlerimi ve yazılarımı dergilerde gene Mehmet Sadık Kırımlı adıyla yazmaya koyuldum. Geçmiş yıllara inat, sözünü ettiğiniz o şiir kitaplarımı da yayımlamaya başladım; yönetimler değişti, anlayışlar değişti ve artık kimse bana sesini çıkartmaya kalkışmadı.

Attila İlhan şiiriyle ile Mehmet Sadık Kırımlı şiiri hiçbir bağlamda benzerlik taşımadan yoluna devam ediyor. Benim bütün çabam, yazdığım şiirin hiç kimsenin ardılı olmadan yazmış olması, beni bu günlere getirdi… İkinci yeni izleği, çağdaş şiirin kapılarını biz şairlere açtı. İkinci Yeni olayını başlatan ustalarıma buradan saygı ve sevgilerimi sunuyorum; hepsi de yattıkları yerde ışıklar içinde uyusunlar. Yürüdüğüm yol beni gerçek şiirle buluşturdu; halen şiirim de bana ihanet etmeden bu çabasını sürdürüyor.

 Yazdığım şiirin toplum katında benimsenmesi ve sevilmesi benim için en güzel ödüldür. Aldığım bütün ödüller, şiire karşı sorumluluğumu daha da artırmıştır. Toplum artık gerçek şiirin ne olduğunu iyi biliyor. Benim tek isteğim var, o da, şiirin eski gücüne kavuşmasıdır.

İletişim olanaklarının en hızlısı olan internet hayatımızı kolaylaştırırken, şiiri de kolaylaştırdı mı? İnternet ve şiir üzerine ne düşünüyorsunuz?

Hiç kuşku yok ki, çağımızda teknolojinin hızı iletişimde büyük olanaklar sağladı insan topluluğuna. Yazdığım bir şiiri, dergilere ulaştırabilmek için saatlerce PTT kuyruklarında beklediğim günleri anımsıyorum da, şaşkınlığım daha da artıyor. İletişim açısından internetin kolaylığı yanında, olumsuz ve hoşa gitmeyen yanları da var ama annemin dediği gibi: “Kul kusuruyla taşınır oğlum, onu olduğu gibi yükümleneceksin, başka türlü mutlu olamazsın” derdi… Doğru bir söz, interneti de kusurlarıyla yükümlenmemiz gerek. Şiire gelince, hüznüm büyük, internetin sağladığı kolaylıkla birlikte, önüne gelen şiir yazdığını sanıyor ve sağa sola yolluyor; böylece büyük bir şiir enflasyonu yaşanıyor. İnsanlar düz yazıya (öyküye, romana) dönüşüm yapmaya zorlanıyor adeta. Şimdi orada da bir enflasyon yaşanmaya başlayacak demektir. Oysa şiirin zorluğunu ve güzelliğini kim yadsıyabilir ki?..

Edebiyatın diğer alanlarıyla, sanatın diğer alanlarıyla Mehmet Sadık Kırımlı’nın ilişkisi nasıl?

Son soru ama güzel bir soruSanat, insanın kendisine karşı yarattığı ikici bir doğadır; her şeyden önce insanın var olana bir karşı çıkışı, varlığa bir meydan okumasıdır bu! Aslında sanat bir küldür (bütündür); bizler aslında o bütünün parçalarıyla uğraşıp bütüne varmaya çalışıyoruz. Immanuel KANT‘ın güzel bir sözü var bu konu da: “Sanat, güzel bir şeyin tasarlanması değil, ama bir şeyin güzel tasarımlanmasıdır” demiş. Burada, ortaya konan tasarımdan çok, başarı söz konusu… Ben sanatın bütün dallarıyla yakından ilgileniyorum ama hepsini yapmaya kalkışmam, elbette ki söz konusu değil… Kant’ın dediği gibi, uğraş alanım olan şiiri, gerçek şiir gibi yazabiliyorsam, ne mutlu bana…