#Metinlerarası Bir Bakış: #Prometheus – Güneş Soybilgen

METİNLERARASI BİR BAKIŞ

PROMETHEUS

 

Güneş SOYBİLGEN

Prometheus, Yunan mitolojisinde bizlere belki de en tanıdık gelen kahramanlardan biridir. Olimpos’tan ateşi çalıp insanlığa veren asi Titan, Romantik dönem İngiliz Edebiyatı’nda da büyük ilgi görmüştür. Bu ‘geleneğe karşı durma geleneği’ savaş sonrası (II. Dünya Savaşı) dönemde de belirgin bir sanatsal karşılık bulmuştur. Prometheus miti, muhalif ve asi olma özelliği ile farklı kültür ve dönemlerdeki birçok yazarda ve eserlerinde kendini göstermiştir. Biz burada Aiskhylos’un ‘Zincire Vurulmuş Prometheus’undan yola çıkarak, Prometheus mitinin Alman yazar Goethe, İngiliz şair P.S. Shelley ve İngiliz yazar Samuel Beckett üzerinden bize yansımaları üzerinde duracağız. Kendi edebiyatımızda ise Tevfik Fikret’i hatırlayacağız.

Metinlerarası yaklaşıma göre her metin kendinden önceki metinlerle doğal bir bağ kurmaktadır. Bu durumda bir metnin okuyucusu kadar anlamı vardır, her okuma, okurun bilgi birikimi ve okuma sürecine göre şekillenmektedir. Dolayısıyla Yitik Ülke takipçilerinin de bu eserlerden yola çıkarak kendi değerlendirmelerini yapacaklarına, zihinlerinde yeni sayfalar yaratacaklarına inanıyoruz.

Prometheus ile ilk karşılaşmamız M.Ö. 8. Yüzyılda yaşamış olan epik şair Hesiod sayesindedir. Prometheus, başta tahta çıkarken Zeus’u destekler, fakat daha sonra ölümlülerden uzak tutulan ateşi tanrılardan çalıp insanlara verince Zeus tarafından korkunç bir cezaya mahkum edilir. Kafkas Dağları’nda büyük bir kayaya zincirlenir. Prometheus’un ciğeri her gün bir kartal tarafından yenir, ciğer kendini yeniledikçe bu işkence günbegün devam eder, ta ki Herakles gelip onu kurtarıncaya dek.

Hesiod’un vermediği detayları M. Ö. 4. Yüzyılda Aiskhylos’tan alırız. Aiskhylos’a göre, Prometheus öteki kardeşleri gibi tanrısal düzene kafa tutmuş, fakat onlardan farklı olarak bu düzeni değiştirmeyi başarmıştır. İnsan dostu Prometheus, tam da bu özelliği ile çağımızda insanlığı temsil eden bir kahraman olarak benimsenmiştir. Hesiod’tan dinlediğimiz hikaye, Aiskhylos’un ellerinde bir insanlık sembolüne dönüşmüştür adeta. Prometheus, ateşi çalan basit bir hırsız değildir, ateş sanattır, uygarlıktır, doğanın acımasız yasalarının üstesinden gelen akıldır. Aiskhylos, Prometheus’u anlatımıyla, en yüce bilgiye ancak acı çekilerek ulaşılabileceğini de söylemiş olur.

Romantizmin müjdecisi olarak tanımlanabilecek ‘Sturm und Drang’ (Fırtına ve Coşku) akımının temsilcilerinden ünlü Alman yazar Goethe de Prometheus’tan etkilenen yazarlardan olmuştur. Zaten doğaya, duygulara, insanın birey olarak değerine inanan Romantizm, Prometheus’a ayrı bir değer vermiş, bu mitolojik kahraman imgesi bu dönemde oldukça popüler hale gelmiştir.

Goethe’nin Prometheus’u sadece otoriteye baş kaldıran sıradan bir asi değildir, başlı başına bir soy yaratma endişesi taşıyan ve bunu başaran bir kahramandır:

Bak burada oturmuş,

İnsanlar yaratıyorum bana benzer,

Bana benzeyen bütün bir soy,

Acı çekecek, ağlayacak,

Gülecek, sevinecek,

Ve hor görecek seni,

Benim gördüğüm gibi!

(Goethe, Prometheus, 1789)

İnsanı yaratan bu hareketli, gençlik ve heyecan dolu yaratıcı, sanatçının yaratıcı gücünü temsil eder, kendi kendine yeten, tanrılardan medet ummayan sanatçının. Goethe, otobiyografisinde Prometheus mitine her ne kadar felsefi ve dini yorumlamalar getirilse de, esas yerinin şiir olduğunu söyler. İnsanoğlunun, evrenin en yüce hakimi tarafından değil de, daha aşağı bir kimse tarafından yaratıldığı fikrinin çok güzel olduğunu düşünür.(1)

Goethe’nin dizelerinde de kendini gösterdiği gibi, romantik gelenekte, dizginlenememe, özgür olma niteliği, özgün aklın kendi güçlerini kendi özgür iradesiyle işleyeceğine duyulan inanç üzerine temellenir. Formdaki serbestlik daha kati bir bağın, anlaşılmazlık ise daha yüce bir anlamın işaretini verir.

İngiliz Romantik şiiri deyince akla gelen birkaç önemli isimden biri P.S. Shelley’dir. Shelley’nin Prometheus’u 1820’de yayımlamıştır. Tiyatro oyunu formuna sahip olsa da uzun bir şiir olarak kabul görmüştür, zaten sahnelenmek üzere de yazılmamıştır.

Aiskhylos’un Prometheus’u Zeus’a boyun eğip cezasını kabul ederken, Shelley’nin Prometheus’u ona ödün vermez:

Alınyazım ne olmamı istediyse o olacağım

Acı çeken insanın kurtarıcısı ve gücü.


 

2000 yılında kaybettiğimiz değerli İngiliz Edebiyatı profesörü Mina Urgan bu dizelerle Prometheus’un Shelley’nin sevdiği bu kahraman tipinin en yüce örneği olduğuna dikkat çeker. (2) Dördüncü ve son perdede, yine Aiskhylos’un aksine, Zeus tahttan alaşağı edilir, Prometheus zincirlerinden kurtulur. Frankenstein’in yazarı olan eşi Mary Shelley, şairin tüm insanlığı barışa, mutluluğa ve toplumsal adalete kavuşturma özleminden söz eder, 1839’da eşinin toplu şiirlerini yayımlarken. (3) Gerçekten de, şiirin bitişinden de anlaşılacağı gibi, Shelley’nin dünya görüşünde iyi ve kötünün uzlaşması söz konusu olamazdı.

Türk Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Tevfik Fikret de Prometheus’u konu edinen bir şiire imza atmıştır:

Gör daima önünde o ilkel masalların

Gökten deha ateşi çalan kahramanını

Varsın bulunmasın bilecek nam ve şanını (4)

 

diyen Fikret, ülkesinin gençlerini birer Promete olmaya çağırır. Savaşlarla fakir düşmüş bir ulusu yeniden ayağa kaldıracak ve uygarlaştıracak insanca bir yaşam düşüncesini ülkelerine hediye etmelerini ister gençlerden. Tabi, buradaki Prometheus yukarıda bahsedilen eserlerdeki kadar baş rol oynamaz, fakat Türk Edebiyatı’nda Parnasizm’in temsilcisi kabul edilen Tevfik Fikret, bu akımın tipik bir özelliğini bu şiirinde uygulamış, şiirinde eski Yunan ve Latin kültürüne, efsanelerinden birine yer vermiştir.

Kahramanımıza bir kez daha dönecek olursak… dünyanın bir ucunda, bir dağ başında, yapayalnız, kendisine uygun görülen cezaya boyun eğmiş vaziyette, fiziksel olarak büyük acılar içinde, tanrıların adeta dalga geçtiği, gözü yine de umuttan kör olmuş, beklemekte olan bir kahraman, Prometheus.

Tanrıya yakın gücünü bir kenara koyarsak, Samuel Beckett’in karakterlerine ne çok benziyor. Burada akla sadece Godot’yu Beklerken oyunundan Vladimir ve Estragon gelmez, Beckett’in hep çiftlerden oluşan kahramanlarının hemen hepsi için bu durum geçerlidir. Prometheus da Beckett’in karakterleri gibi, umutsuzca bekliyor, bekliyor bir şey olsun diye, herhangi bir şey. Sizce de Beckett’i tanımak Aiskhylos’un Prometheus’unu kavramada yeni bir pencere açmıyor mu, algımızı biraz daha derinleştirmiyor mu?

Bütün dram tarihi içinde kahramanın, oyunun başından sonuna kadar yerini terk edemediği ve hareketsiz kaldığı yalnız iki eser var. Evet, biri Zincire Vurulmuş Prometheus, Aiskhylos’un Prometheus’u. İkincisi ise Beckett’in Mutlu Günler’i (Happy Days). Diğer bir deyişle, Beckett’in Mutlu Günler’i, Prometheus mitosunun son çeşitlemesi olarak karşımıza çıkıyor. 1961’de sahnelenen Mutlu Günler’de Beckett yine bir çiftle karşımıza çıkar. Elli yaşlarında hoş bir kadın olan Winnie ve ona oyun boyunca hemen hemen hiç karşılık vermeyen, hatta sahnede görünmeyen eşi Willie. Yukarıda bu oyunda da hiç hareket olmadığından bahsettik. Prometheus zincirle bir kayaya bağlı durumdaydı. Peki Winnie? Beckett izleyicilerini yine şaşırtmayı başarmış bu oyunda. Çünkü Winnie sahnede yarı beline kadar, kolları dışarıda kalacak şekilde toprağa gömülüdür. II. Perdede ise sadece başı dışarıdadır ve onu da çok zorlukla hareket ettirebilmektedir. Durumunun adeta farkında değildir, konuşur, günlük işlerini ‘yapar’, ‘Daha iyi değil, daha kötü de, hiç değişiklik yok… Hiç acı yok’ der. Aslında her şey değişmektedir daha kötüye doğru, Winnie de derin acılar içindedir aslında, fakat durumunun sabitliğini vurgulamak için böyle konuşur (Sahne I, I). Sanki yarı beline kadar gömülmüş olan kendisi değilmiş gibi, günlük ritüellerini devam ettirir Winnie. Beckett böylece Winnie ile birlikte bizi de bir ‘statis’ haline sürükler, durağanlık içinde adeta öğütür bizi.

“Eşyaların bir hayatı var. Mesela aynam. Bana hiç ihtiyacı yok.” der Winnie. Uzun saatler boyunca vakit geçirmek zorunda olan, zamanı bir şekilde doldurmak durumunda olan Winnie için eşyaları özellikle önemlidir, fakat nesneler için ne zamanın, ne uzamın kıymeti vardır. Gerçekte, kendini tekrarlayan zaman döngüsünün kontrolü eşyalardadır, kahramanımızda değil.

Diğer yandan Willie’yi görmeyiz bile. Winnie’yi görmezden gelir, sorularına yanıt vermez, toprak yığınının ardında uyuklar, ya da uyur numarası yapar.

Bu oyun Beckett’in oyunlarında fiziksel hareketin tamamen yok olduğu ilk örnektir. Artık gelinen yüzyılda ortada kahramanlık dekoru diye bir şey kalmamıştır, Homeros’un, Hesiod’un dünyası çok geride kalmıştır. Antik tragedyalara konu olan kahramanlıklara gerek yoktur, kurtaracak bir şey de. Camus, “absürd bir dünyada bir kavramın ya da hayatın değeri onun yararsızlığı ile ölçülür” der.(5) Sahne boştur, dünya ıssızdır.

Vücudunun neredeyse tamamı toprak altında olan Winnie çürümektedir, fakat ne ironiktir ki, hâlâ dik durmaktadır. Burada aklımıza yine Prometheus gelir. Çünkü söylenceye göre Prometheus’tur insanoğluna dik durmayı emreden. Beckett, burada yüzyıllardır yaratma, oluşturma ve ilerleme perspektifinden bakılan bir mitosu alıp tersine döndürmüş, yaratmadan parçalanmaya, oluşmadan bozulmaya ve çürümeye çevirmiştir yüzümüzü.

Prometheus, M.Ö. 4. Yüzyılda Aiskhylos’un ellerinde insanlığın sembolü haline gelir, 18. Yüzyıl sonunda Goethe ve Shelley gibi değerli şairlerin elinde boyun eğmez, (edebiyat terimi olarak) romantik bir kahramana dönüşür:

O iğrenç maske düştü artık

İnsan boyunduruksuz, özgür, sınırsız ama eşit,

Ne sınıf, ne oymak, ne ulus

Korkudan, baskıdan, ezilmekten uzak

Kendi başına buyruk insan.

(Shelley, Zincirinden Kurtulmuş Prometheus, Sahne III)

 

20. yüzyılda ise Prometheus, Beckett’in ellerinde yine insanlığın sembolüdür, fakat bu kez zirvedeki değil, sıfıra yaklaşmakta, tükenmekte olan insanlığın. Bir zamanlar ciğerini her gün bir kez daha parçalayıp yiyen kartal karşısında yaşadığı fiziksel acıya şahit olurken, artık “insan durumunun saçmalığının verdiği metafizik acının dramını” izleriz.(6) İnsan, “bedenin eridiği o mutlu günün gelişini” (Mutlu Günler, Sahne I, I) bekler bu kez, hem biraz daha yaşamak ister, hem de bir an önce acılarının son bulmasını, elini uzattıkça kaçan bir ölüme doğru adım adım yaklaşır.

Beckett’in diğer Prometheus çeşitlemelerinden farkını değerli hocamız Prof. Dr. Ayşegül Yüksel çok güzel anlatır: “İnsanın mitolojinin başlangıcı olan Kaos’la, yirminci yüzyılın – insan tarafından oluşturulmuş – Kaos’u arasında yaşadığı serüvenin söylenini yazmıştır Beckett. Onun söyleninde ‘ilkel’ ve ‘uygar’ insanın kaygıları ve onları anlatış biçimleri buluşur.” (7)

İnsanoğlu başlangıçtan beri zaman, uzam, bilgi ve anlam ile ilgili olarak kendi çaresizliğini kaydetme savaşı içindedir.”(8) Çağlar boyunca her dönemde farklı bir şekilde ifade bulan ‘insan ve çaresizliği’, bundan sonra da yeni biçim ve yöntemlerle hayat bulmaya devam edecek. Yazarların ellerinde şekillenen mitoslar, okurların süzgecinde başkalaşarak zenginleşecek. Biz öncüllerimizi okuyabiliyoruz, ama Aiskhylos peşinden gelen sanatçıları görüp eserlerini okuyabilseydi ne düşünürdü acaba?

 

KAYNAKÇA

  1. Johann Wolfgang von Goethe, Hayatımdan. Edebiyat ve Hakikat (Otobiyografik Çalışma, 4 Cilt)- (Aus meinem Leben. Dichtung und Wahrheit),1811–33.

  2. Mina Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi, II. Cilt, YKY, İstanbul, 2004, 646.

  3. Mina Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi, II. Cilt, YKY, İstanbul, 2004, 633.

  4. Sadeleştirip Türkçeleştiren Ahmet Muhip Dıranas.

  5. Jan Kott, Antik Tragedyalar ve Çağdaş Yorumları, Mitos-Boyut, İstanbul, 2006, 61.

  6. Martin Esslin, Absürd Tiyatro, Dost Kitabevi Yay., Ankara, 1999.

  7. Ayşegül Yüksel, Samuel Beckett Tiyatrosu, Dünya, 2006, 20-1.

  8. Laura Cerrato, “Postmodernizm ve Beckett’in Başarısızlık Estetiği”, Kitaplık, Eylül 2006, Sayı 97, 61.