Necati Tosuner’le Söyleşi / Nuray Salman

Necati TosunerNecati Tosuner ile Yazma Tutkusu Üzerine Dertleşi

Nuray Salman

Ben öldükten sonra arkamdan şöyle söylenilmesi gerçek ödül olur: “İyi adamdı. Kalemi de fena değildi.”

 

1944 Ankara doğumlu olduğunuzu biliyoruz. Hemen hemen tüm kitaplarınızda yaşam öykünüzden bir kesit var. Ben Necati Tosuner’i sizden dinlemek istiyorum. Çocukluğu, gençliği, yazın dünyasına girişini, nasıl başladığını öğrenmek istiyorum…

Öyle. Yaşlanıyorum hızla. Yazarlığım da yaşlanıyor elbet. İlk öykümün “Resimli Posta”da, Ankara’da akşamları çıkan o gazetede yayımlanışı 1963. Bu yıl, ilk kitabım “Özgürlük Masalı”nın ellinci yılı oldu. Yok, kutlamadım. Hiç ağız tadı kalmadı çünkü. Yani, her bakımdan… “Özgürlük Masalı”nın önemi şudur: O güne dek yazdığım otuza yakın öyküyü almadım kitaba. O yaştaki bir yazardan pek umulmayan, öyle nasıl bir seçicilikse! “Özgürlük Masalı” bugün okunuyorsa, bunu o gün gösterilen seçiciliğe borçlu. Kitabın ilk öyküsünün adı, “Yalnızlığa Övgü”. Bu da yeni yeni başlayan yazarlığa -kendine özgü- bir tanım getiriyor. İkinci kitabım “Çıkmazda” adını taşır. “Eksik Adam’ın Çizgileri” adında -uzunca, altmış sayfalık falan- bir öykü vardır orada. Hani, “çıkan bölümün özeti” denir ya, öyledir. O güne değin yaşadıklarımı anlatır. Ayrıca, konuya “eksik adam” diye adlandırarak yaklaşmak ve soyutlamak çabasında. Sözü şuraya getirmek istiyorum: Ancak üçüncü kitabımın adını “Kambur” koyabildim. Kendini anlatmanın güçlüğünü belirtmek için hep bunu söylerim. Kolay değildir, büyük bir içtenlik ister çünkü. Kendini ameliyat etmeye benzer. Acı çekersin. Acı çekersin ama yazdığın bir şeye benzerse, mutlu olursun. Bu durum alışkanlık da yapar. Ama iyidir. Güzeldir bile. Üstelik, önemli bir yan kazancın da olur: Kendini tanımak.Yani, sizin söylediğiniz gibi Necati Tosuner’i tanımak isteyenler, bu ilk üç kitabı –olabilirse, “Özgürlük Masalı”, “Çıkmazda”, “Kambur” diye sırayla- okumalıdır. Orada “başka” sayılan bir çocuğun başkaldırışının büyüyen ve çoğalan adımlarını göreceklerdir. Bir yazarlığın nereden nereye geldiğini de… Bir dil bilincinin oluşmasını ve yazarlık yetkinliğinin gelişimini de göreceklerdir. Bu üç kitapla, bir yazarlık serüvenindeki ilk üç basamak çıkılacak ve o uzun merdivendeki ilk sahanlığa varılacaktır.

Öykülerinizde beslendiğiniz kaynaklarınız var mı? Öyküleriniz ve yaşam arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Okumak bu konuda sonu gelmez bir kaynaktır. Okuduğumuzu -sanki gözlemle edinilmiş gibi- kendimizin kılmanın tadına vardıkça, severiz bunu. Yaşamadıklarımızı bize yaşatır okumak. Dil bilinci, okudukça oluşturur kendi dilimizi, dille bizim olur okuduklarımız. Böylece, başımıza gelenlerden ve gelmeyenlerden oluşur öğrendiklerimiz. Bunları birine anlatmak istersek, nasıl anlatacağımızı edindiğimiz dil biçimler. Kullandığımız dil başarısız olursa, -anlatılan gerçekten yaşanılmış da olsa- inandırıcı olmaz. Hah ha, yemin etmek zorunda kalırız!

Yazmak, yazarak anlatmanın bilinçle edinilen tutkusu. Tutku, yazıyor olma sevinci. O “yazıyor olma” sevincine erişme dürtüsü. Ve bir zamanlar bir şeyler yazmış olmak…bir huzurevi rahatlığı! Yazdıklarınızla yaşadıklarınız arasında sıkı bir bağlantı var, öyle değil mi?

Evet, çünkü kaçınılmaz bu. Yani, kendini sergilemekten sakınarak kendini anlatmayı başaramazsın. Hele bunu bir yazarlık tavrı olarak sürdüremezsin. İçtenlik dedik demin. İçtenlik yoksunluğu hemen sezilir. Bunun en kestirme yolu, kendini anlatmanın gerekliliğine sıkı sıkıya inanmaktır. Her şeyini almak ister yazarlık. Ömrünü almak ister. Feda etmeden zırnık alamazsın yazarlıktan. Feda edersen de bunun karşılık bulacağı asla kesin değildir. Yasak değil elbet,öldükten sonra bir karşılık bulacağını umut edebilirsin. Ama bugün artık yok olmuş binlerce kitapla dolu bir edebiyatın içindeyken bunu umut etmeye çalıştığını da unutmamak zorundasın.

“Yazmak kalemle olur ama makas da gerektirir. Buna inanırım. Yazdıklarıma acımasız davranmaktan zevk de alırım. Böyle yazınca içime siniyor. Olmadı, yırtar atarım!”demişsiniz bir söyleşinizde; bunu biraz açabilir misiniz?

Kendisinin eleştirmeni olur yazar. Kendine bayılmazsan, acımazsan, kendini kayırmazsan, daha gerçekçi olursun. Öyle yırtıp atmanın da ayrı bir zevki vardır yazarken. Masanın üstünde ille bir makas bulunsun denilmiyor. Kapılmış öyle yazdıkça yazıyorsak bunu kim makaslayacak, kendimiz. Aman bir de bitmek nedir bilmeyeni var, şöyle… O zamanlar “Varlık” büyük boy çıkardı. Üç sütun, koca sayfa. Bir gün, güzel bir öykü vardı. Güzel de bitti. Sayfayı çevirdim, a, iki paragraf daha sürüyor öykü. Demek ki, makas…

Türk ve dünya romanında ve öyküsünde öyle kahramanların adlarını biliyoruz ki, roman ve öykü yazarlarının adlarından daha yaygın ve üne kavuşmuşlar. Siz neler söylersiniz?

Evet, insan düşününce üzülüyor gerçekten. Ne yazık, Oblomov zamanında uzaktan kumanda yoktu. Yani, dediğiniz gibidir: Herkesin doktorudur Dr. Jivago. Dahası, Pollyannacılık oynanır,Godot beklenir. Bu nedenle belki, Murtaza Zebercet’e baskın çıkar ve Ayşecik denilince herkes aynı şeyi düşünür.

Öykülerinizde kahramanlara ad seçme nasıl gerçekleşiyor?

Olumsuz kahramanlar için ad bulmak biraz güçtür. Hem çizilen tipe uygun olmalı, hem de -aman ha- bir tanıdık adı falan olmamalı. Çok benzer adlar seçmekten de kaçınmak gerekir. Uzun metinlerde adlardaki benzeşlikler –hangisi Aynur’du, hangisi Aysel’di- karıştırılır. Benim Almanya romanı “Sancı… Sancı…”da birinci kişinin adı Osman’dır. İlk çocuk kitabım da “Keleş Osman” adını taşır. Çünkü benim tam adım Osman Necati’dir. “Keleş Osman”da “Ben sana yandım Zühtü” türküsü geçiyor diye pek bozulmuştur Zühtü Bayar.

1990’lardan bu yana çok fazla yazar ve yayınevi çocuklar için üretmeye başladılar.

Evet ama 1970’lerde Arkadaş Kitaplar’ın yol açıcılığını ve Erdal Öz’ün emeklerini unutmamak gerekir.

Size göre “Çocuk Edebiyatı” var mıdır?

Yoktur demek istiyorum. Vardır deyince koyacağımız yeri bulamıyoruz. Yani, tiyatro edebiyatı gibi ayıramayız çocuk edebiyatını. Terzi pantolon diker. Çocuğa göre dikerse, çocuk pantolonu olur.

Çocuk kitabı yazarlığı özel hassasiyetler ister mi?

Gerçekte, “hassasiyet”ten ne kötülük gelebilir ki?.. Böyle görünür. Oysa hassasiyetten boğmaca olur çocuk.

1970’te “İki Gün” öykünüzle TRT Sanat Ödülleri Başarı Ödülü, 1978’de “Sancı… Sancı…” romanıyla Türk Dil Kurumu Roman Ödülü, 1997’de “Armağan’’ öyküsüyle Haldun Taner Öykü Ödülü, 1999’da “Güneş Giderken” öykünüzle Sait Faik Hikâye Armağanı, 2008’de “Kasırganın Gözü” kitabınızla Attilâ İlhan Roman Ödülü, 2014’te “Susmak Nasıl da Yoruyor!” kitabınızla Tepeyran Roman Ödülü’nü kazandınız. Bir yazar için gerçek ödül nedir?

Bu saydıklarınız içinde benim özellikle değer verdiklerim var. Çok sıkıntılı bir dönemde bana coşku vermiş olanlar var. Hepsi de gerçektir. Düşlenilmiş ve yaşanılmış… Bunları kazanmayı çok istemek, sonra da gerçek saymamak yalan olur. Ben öldükten sonra arkamdan şöyle söylenilmesi gerçek ödül olur: “İyi adamdı. Kalemi de fena değildi.”

Sizin genç yazarlara önerileriniz, tavsiyeleriniz neler olur?

Başlangıçta kendine bir yazar seçmek ve yaza yaza ondan farklı olmaya çalışmak, iyi bir yoldur. Yıkıntılara ve “Kendim ettim kendim buldum” türküsünü söylemeye de hazır olmak gerekir.