NEFRETİM SEVGİMDENDİR…

Otobüs yolculuklarından nefret ederdi. Fakat ailesine perşembe günü Antalya’da
olacağına söz vermişti. 118’den Kamil Koç’un Terminal yazıhanesinin telefonunu aldı:

-İyi günler efendim Kamil Koç
-İyi günler. Antalya’ya bu gece için bir kişilik yer ayırtmak istiyorum.
-23.30 uygun mu?
-Evet, olur.
-Pencere kenarı,koridor?
-Pencere kenarı lütfen.
-23 numara uygun mu?
-Olur olur tabi.
-İsim alabilir miyim?
-Ahmet Yavaş.
-Nakit mi kredi kartı mı?
-Nakit.
-Bir kişi, bay, Bursa-Antalya otobüsü, 23.30, pencere kenarı,23 numara. Otobüsünüzün kalkış
saatinden yarım saat önce biletinizi alabilirsiniz. İyi günler
-İyi günler.

Artık o uzun yolun ağırlığını ve sıkıcılığını üzerinde hissetmeye başlamıştı. Bilet için yer
ayırtmıştı ve dönüşü olmayan bu yola girmişti. Otobüsün kalkış saatine kadar yaşayacağı her
saniyede bu ayrılma ve geçicilik duygusunu hissedecekti. Sürekli bir odaklanamama
sendromu. “Arkamda yaşanmamış yarım kalan bir şeyler olmasın. En iyisi otobüs saatine
kadar evde kalmak…”

Saat 10.45’te terminale varmıştı. Kamil Koç’un yazıhanesinin tabelasını, onlarca ve
rengarenk tabelanın arasından zorlukla seçebildi. Masanın önündeki üç kişilik sıranın en
arkasına geçti. Terminal’in parke kaplı yerleri parıl parıldı. Fakat hala bir adam durmadan
yerleri cilalamaya devam ediyordu. Devasa boyuttaki tavan, sağlam demir çubuklarla örülmüş
gibiydi. Daha çok NASA’nın roket atım üslerine benziyordu. İnsanlar ellerinde bavullarla bir
kapıdan girip diğerinden çıkıyorlardı. İki elinde ağır bavullarla zorlukla hareket eden bir
kadın, bir yandan da dizine yapışmış şekilde onunla ilerleyen ve ağlayan 4-5 yaşlarındaki
çocuğuna bağırıyordu. “ Burada sigara içmenin cezası 386.500.000 TL’dir” tabelasının
altındaki adam, yanında çuvallarla sigarasını tüttürüyordu. 50 metre ileride yan yana dizilmiş
pastanelerin çığırtkanları ellerindeki kestane şekerlerini geçenlere pazarlamaya çalışıyorlardı.
“ Buyurun abicim, Bursa’nın meşhur kestane şekeri. Gel içeride bak abi, buyur. Ablacım
buyur, Bursa’dan gidiyorsun ayıp değil mi insan bir kestane şekeri götürür yanında…”
Yalnızlar, çiftler, aileler, gençler, yaşlılar, renk renk irili ufaklı bavullar, torbalar, koliler,
çuvallar… Hiç durmayan, kimsenin birbirinden haberdar olmadığı, seslerin birbirine karıştığı
körlemesine bir akış. Ağır adımlar, hızlı adımlar, aksak adımlar. Afetten kaçan insanlar. Bir
sakatlar ordusu… Terminallerden nefret ediyordu.
Önündeki aşırı şişman adamın kendisiyle aynı otobüste olması dikkatini tekrar
toparlamasına sebep oldu. “Allah’ım lütfen yanımda oturmasın, lütfen.” “34 Numara,45
numaralı peron, aracınızın plakası…” Kısa bir ürperme anından sonra, rahatlamıştı. Şişman
adamdan sonra biletini alıp 45 numaralı peronu aramaya başladı. Bavulunu verip sigara
içmek için 15 dakikası vardı. Belki iki sigara…

Otobüs perona girmişti. Muavin açık bagajın altında iki büklüm valizleri
yerleştiriyordu. “Neresi abi?” “Antalya terminal” “ Öbür tarafa abicim.” Otobüsün diğer
tarafına geçip bavulunu verdi. Numarasını alıp cebine koydu. Eskiden plastik numaralar daha
iyiydi diye düşündü. Bu kağıt olanlar hemen kayboluyordu. Cebinden sigarasını çıkarıp bir
tane yaktı. Otobüsün dışında vedalaşanlar, öpüşenler, koklaşanlar. “Varınca telefon et
hemen.” “ Annenlere çok selam söyle.” “Kızım bak denizden çıkınca mayonu değiştir.
Üşütüyorsun sonra.” “ Ya anne tamam, saçmalama.” “ Ahmet ağabeylere çok selam, bak
onları da bekliyoruz ha!” “ Aleykümselam abi, tabi.” “Ay her şey için çok teşekkürler, zahmet
oldu vallaha.” “ Ayıp ediyorsun Esmacım, her zaman bekleriz.”
Ve bir anda arkasında mahşer gününü andıran bir gürültü patladı. Davullar, zurnalar,
eşliğinde ellerinde türk bayraklarıyla ilerleyen, tek tek insanlardan çok, tek hücreli canlıları
andıran bir kalabalık. Askere uğurlama töreni başlamıştı. “Allah’ım lütfen aynı otobüste
olmayalım, lütfen.” Amipsi topluluk kısa bir halay gösterisinden sonra yanlarından uzaklaştı.
Rahatlamıştı. Vedalaşmalardan nefret ediyordu.
Saatine baktı ve otobüse binmeye karar verdi. Her zaman ki gibi sırt çantası
yanındaydı. Kitaplarını ve volkmenini ön tarafa aldı. Otobüs biletini açıp, numarasına tekrar
baktı. Artık yerine geçmek için hazırdı. Otobüsün içine her zamanki tedirginliğiyle yöneldi.
Belki de yola çıkmanın en zor anı buydu. İlk basamakları çıktığı anda en ön koltukta oturan
başı kapalı yaşlı bir kadınla göz göze geldi. Kızgın bir şekilde ona bakıyordu. Kafasını
utangaç bir şekilde öne eğdi. “Pardon. Pardon, geçebilir miyim? Sağolun. Pardon.” Bir
yandan koltuk numaralarını takip ediyordu. 3-4, 5-6, 11-12…17-18, 21-22. Çok yaklaşmıştı.
Yerlerine daha önce geçmiş herkes onu inceliyordu. “Sanki yıllardan beri burada yaşayan
mahalle halkı” diye düşündü. Sıkıntı ve tedirginlik… ve 23-24. 30 ile 40 arası, temiz giyimli
ve temiz suratlı bir adam. Ceketini çıkartıp üst tarafa yerleştirdi. Adam “Cam kenarı sizindi
galiba buyurun” dedi. Teşekkür etti ve yerine geçti. Kısa bir merhabadan sonra sırt çantasını
bacaklarının arasına alıp koltuğunu yerleşti. Rahatlamaya başlamıştı. Otobüsün kendine has
kokusunu içine çekip biletini ön tarafındaki ağa yerleştirdi. Onu ilk hamlede bulduğu için
sevinmişti. Bu bilet şu anda paradan daha değerliydi. Kimlik kartı, varlığının tek kanıtı…
Biletine bakıp kafasını sallayarak gülümsedi. Artık o da mahalledendi. Yeni gelenlere kızgın
bir ifadeyle bakmaya başladı. Otobüsteki herkesten nefret ediyordu.
Camdan dışarıdaki insanlara baktı. Herkes el sallıyordu. Bir anda içinden aşağıdaki
birilerine el sallamak geldi. Kendini çok yalnız hissetmişti. “ Kamil Koç’un değerli yolcuları,
otobüsümüz Bursa’dan Antalya’ya…” Beyaz saçlı bir adamın kendisine baktığını sandı,
neredeyse elini kaldıracaktı. “ Lütfen başkalarının ikram ettiği yiyecekleri…” Asker
uğurlayan amip sanki daha da büyümüştü. Etraftaki herkesi içine katıyordu. Belki de
bölünerek çoğalıyordu. “ Otobüsümüz, elektronik donanımlı olduğundan, yolculuğumuz
esnasında lütfen cep telefonlarınızı…..” İki koltuk ön çaprazında bir ağlama sesi yükseldi.
Annesi 1-2 yaşlarındaki çocuğa susması için bilumum şakalar yapıyordu. “Bak amca gelecek,
sus bakayım, şşşşt” Yanlarında oturan teyze elinin işaret parmağını havaya kaldırdı ve
“hımmm, sus bakayım” diye şaka yollu kızdı. Hemen ardından arkalarındaki kadın “ay canım
hasta mı?” diye sordu. “Sabahtan beri böyle, biraz ateşi de var, diş çıkartıyor herhalde.”
Çocuk susmuyordu. Aradan gördüğü kadarıyla ağlamaktan gittikçe moraran çocuk, her an
patlayacak gibiydi. Ağlayan çocuktan nefret ediyordu “ Kamil Koç’u seçtiğiniz için teşekkür
eder, hayırlı yolculuklar dileriz.”
Kolonya faslından sonra muavin videoya yöneldi. Televizyonda 80’li yıllardan kalma
ikinci sınıf bir amerikan komedi filmi başladı. 10-15 dakika sonra filmi daha önce izlediğini
fark etti. Çocuk yine ağlamaya başlamıştı. Bu sefer ne yanlarındaki teyze, ne de arkada
uyumaya çalışan kadın olaya müdahale etmedi. Artık onlar da çocuktan pek hoşlanmıyordu.
İçinden gülümsedi. Kulağına volkmenini taktı ve birkaç dakika içinde uyuya kaldı.

Yanındaki adamın dirsek darbesiyle gözlerini açtı. Kafasını koyacak sabit bir yer
bulamamaktan boynu tutulmuştu. Saatine baktı: 03.47 Kendisi için bir rekordu bu. İnanılmaz
diye düşündü. Otobüse ağır bir uyku havası çökmüştü. Uyuyan güzelin şatosundan hiçbir
farkı yoktu. Herkes sıkıntılı ve terli bir uykudaydı. En önde oturan yaşlı adam şoförle
konuşuyordu. Bu misyonu üstlenmiş insanların bir derneği olabileceğini düşündü. Belki de bir
lokalleri… Otobüs acı bir kornayla yanındaki tırı solladı. Adam şoföre fırsat vermeden küfürü
basıp “çık,çık çık” diye söylendi. Tepe lambasını yakıp yakmama konusunda tereddüt
ederken, uyuyan güzelin prensi onu öpüp herkesi uyandırmaya gelmişti bile. Muavin
otobüsün bütün ışıklarını açıp, mikrofonu eline aldı. “ Sayın yolcularımız, Afyon Kamil Koç
dinlenme tesislerinde…” Yanındaki adam korkuyla uyanmış etrafına bakıyordu. Bütün şato
teker teker bin yıllık uykusundan uyanıyordu. “ Değerli eşyalarınızı yanınıza…” Şişmiş
gözler,patlamış dudaklar, darmadağınık saçlar, mutsuz yüzler… “ Molamız yarım saattir…”
Otobüs durduktan sonra yanındaki adamın kalkmasını beklemeden izin istedi ve dışarı
çıktı. Temiz hava. Hemen bir sigara çıkartıp yaktı. Özgürlük. Bacaklarını açmak için biraz
yürümeye karar verdi. Kendi otobüsleri dışında beş otobüs daha vardı. Renkli tulumlu
çalışanlar alışkanlığın verdiği rahatlıkla hemen otobüsün ön camını yıkamaya giriştiler. Uçan
böcek mezarlığı… Önünde dinlenme tesisleri uzanıyordu. Çölde bir vaha. Belki de ışıklar
içinde bir modern zaman kervansarayı… Uykulu insanlar güruhunun bir kısmı tuvaletlere ,
diğer kısmı ise restorana yöneliyordu. Etrafına bakındı. Yalnızca karanlık ve dağlar…“Mescit
sağdadır.”
Önce tuvalete gitmeye karar verdi. Gerçekten de temizdi. Dışarı çıkarken para
ödenecek yeri aradı fakat karşısında bir bağış kutusu buldu. TEMA vakfı için bağışlarınız…
Ağaçları düşündü ve parasını cebine koyup restorana gitmek için yola koyuldu. Tertemiz,
aşırı aydınlık bir mekan. Sanki sahte bir dekor havası uyandırıyordu. Dokunsanız kağıttan
duvarlar yıkılabilirdi. Ortada gezen garsondan bir çay istedi. Adam gecenin bu saatinde atom
karınca gibi dolaşıyordu. Sonra etraftaki diğer çalışanlara baktı. Herkes güler yüzle gelenleri
karşılıyordu. Ne zamandan beri bu insanlar buradaydı? Ne zaman işe geliyorlardı? Ne zaman
dönüyorlardı? Nerede oturuyorlardı? Ve neden hala gülüyorlardı?
Uyuyan şatonun ahalisi ise, şapşal bakışlarla menüyü inceliyordu. “ İstanbul’dan
Adana’ya giden 34 TB….. yolcuları…” Terminalde önünde bilet alan şişman adam Afyon
sucuklarını yüklenmiş etrafı süzüyordu. “ Otobüsünüz hareket edecektir…” Hoparlörlerden
yükselen kadın sesi ilgisini çekmişti. Davetkar ve çekici bir sesi vardı. Kimdi bu kadın? Ne
zaman ve nerede bu konuşmayı kaydetmişlerdi? Yoksa canlı mıydı? İyi de yeri neresi? Hep
orada mı bekliyordu? Sıcak yemeklerin olduğu bölümde şoförlere ve sığıntı gibi duran
muavinlere durmadan yemek taşınıyordu. Dinlenme tesisleri krallığının yuvarlak masa
şövalyeleri. Saatine baktı ve yedi dakikası kaldığını fark etti. Çayı daha gelmemişti. Atom
karınca daha büyük işlerin peşindeydi. Üç patatesli gözleme, iki kola… Yerinden kalktı ve
otobüse dönmeye karar verdi. Bir sigara daha içebilirdi.
Ağzı çamur gibiydi. Sigarasını yaktı ve bir iki nefes çektikten sonra yere attı.
Sigaradan nefret ediyordu. Otobüsün ön kapısına geldi. Odiseyus onca yolu otobüsle gelse
herhalde sıkıntıdan ölürdü diye düşündü. Odiseyus dinlenme tesislerine hoş geldiniz… Güzel
sesli kadın Bursa’dan Antalya’ya gitmekte olan Kamil Koç yolcuları adlı şarkıyı söylemeye
başlamıştı. Atom karınca yeni gelen otobüslerin uyuyan halkları için koşturuyordu. Etraf hala
tertemiz, ışıl ışıl ve bir o kadar yapaydı. Çalışanlar gülümsüyordu. İnsanlarsa yarı uykulu ve
aptal. Şişman adam elinde sucuklarıyla kapıdan çıktı. Kadın ve bebeği, yaşlı teyze, arkadaki
kadın, önde oturan yaşlı adam… Otobüsün ilk merdivenine adımını attı. En önde oturan
kızgın kadın uyuyordu. Kokuyu içine çekti. Mahallesindeydi, evindeydi. Bir altı saat daha.
Gülümsedi. Otobüsünü seviyordu.

Barış Kara

Bir Cevap Yazın