Niels Hav şiirleri – Çeviriler: Mustafa Burak Sezer

Niels Hav, Danimarka

Danimarka’nın yaşayan en güçlü şairlerinden biri olarak tanınmaktadır. Biz Buradayız adlı şiir kitabı pekçok ülkede ses getirmiştir.Yayımlanan 6 şiir kitabı ve 3 kısa öykü kitabı bulunmaktadır. Şiirleri dolayısıyla Czeslaw Milosz ve Les Murray ailesine, öyküleri dolayısıyla Anton Çehov ailesine dahil olduğunu belirtmektedir. Eserleri onu aşkın dilde çevrilen şair, en büyük açılımını Kanada’da yapmıştır. Avrupa başta olmak üzere, Asya, Güney ve Kuzey Amerika’da pekçok ülkeyi gezmiştir. Eserleri Arapça, İtalyanca, Türkçe ve Çince’ye de çevrilmiştir. Danimarka Sanat Konseyi Şiir Ödülü başta olmak üzere birçok ödüle değer görülmüştür. Piyano sanatçısı Chiristina Bjorkoe ile evli olan Niels Hav, halen Kopenhag’da yaşamakta ve geçimini yazar olarak sağlamaktadır.

“Niels Hav zekâsıyla, duyarlılığıyla, ince ironisiyle, kişisel özgünlüğü ve toplumcu vicdanıyla, gözünün değdiği her şeyde bir şiir kokusu alarak, bir şiir teması duyumsayarak, sadece bu temayı değil, onun da ötesinde, ondaki yaşamsallığı, canlı dokuyu  şiire dönüştürmeyi başarıyor…
Böyle olduğu için de çağdaşımız bu şairin şiirlerini okurken, onun gözleriyle, sanki yaşamın kendisini okuyoruz…
“Yaşamın anlamı yaşamaktır” diye şairden yapılmış başarılı çeviriler,  bizi şiirde ve yaşamda derinleştirecek bir şölene çağırıyor.” – Ataol Behramoğlu

 

 

Kopenhag’ın evli kadınları 

Kopenhag’ın evli kadınları
cehennemin etrafında pedal çevirir
kışın

dondurulmuş domuz kalpleri parçalarıyla
bisikletlerinin sepetlerinde. 

Çeviriler: Mustafa Burak Sezer
© Niels Hav   

 
Kasım Ziyareti 

Ölmeye başlamıştı!
Babamı hastanede ziyaret ettim,
temiz ve meymenetsiz, beyaz bir yatakta uzanmıştı.
Ama istemedi
orada yatmayı, tekrar ayağa kalkmayı,
oradan gitmeyi istedi.

6. kattaydı, manzaralı;
dışarıda yangının neden olduğu bir fırtına.
Ağaçlar düşmüş,
yol çizgileri mafsallarına çarpıyor
Arabalar zikzak çiziyor aşağıda,
sanki herkes zilzurna sarhoştu.
Ama burada sessizdi her şey,
ölüm sakinliğinde.
Babamın dudakları,
ellerinin sesi kuştüyü yorgana karşı.
Birbirimize dokunduk.
Neredeyse tüm kelimelerini kullandı,
geriye anlamlı kalanlarını: dışarıya,
eve, çalışmaya.

Bağırsakları kanserden harap olmuştu;
Doktorlar onu açıp tekrar kapadılar. Dayanılmaz azap.
Ama bunu söylemedi.
Hemşireleri, doktorları
ve kendini kandırmaya çalıştı.

Zili çaldı ve geldiler.
– Kalkmam lazım!
Yatağın ucunda oturmuş
beyaz bacakları ve şişmiş eli
sarkarken.

Iki hemşire kollarını omuzlarına dayayıp
ayağa kalkmasına yardım etti.
Dizleri yükün altında titredi.
Acı, babamın kemikleri arasından
bir ceset gibi çığlık attı,
ağzının etrafı beyazlaştı. Ayağa kalmak istedi.
Dikilmek!

Daha sonra, yatakta, acıyla nefes aldı.
Geceyarısı trenine yetişmem lazımdı-
gezinmem, sigara içmem.
Şimdi birbirimize
her şeyi söyleyebilirdik, ama tüm kelimeler
topaldı. Hoşça kal! Dedi.
Gözleri
daha fazlasını söyledi.

Her şey çöktü. Tren istasyonuna yürüdüm
fırtınanın öfkeyle kükrediği
boş caddelerin içinden,
evleri kopardı, ağaçları, elbiselerimi.
Enkaz asfalta kaydı,
Sanki dünya ortadan ikiye ayrılıyordu,
ya da kendisini yırtarak şimdi gevşiyordu.

 

 

Görev

Gece vakti çılgın teorilerle dolmuş bir beyinle
uyanmak olağanüstü bir şey değil,
bir çok insan bir canavarla yüzleşiyor. Kimi acıya katlanmak
için ilaç almak zorunda,
bir zarardan kurtulmak ya da depresyondan çıkmak için.
Onlar insan yiyen devle birlikte
yalnız ve terkedilmiş hissediyor.
Şeytan kükreyen bir aslan gibi yürüyor.

Diğerleri bunu piyasada parekende olan esrarla
yapıyor: tütün, kahve, alkol, yemek ya da
çile partilerinde. Kimisi işinde kaybolmayı başarıyor,
veya başka müthiş bir ihtirasta.
Evsiz ruhlarımıza, bedenizimi terkettiğimiz gün
birer demirmaş olarak hizmet etmeleri umuduyla
küçük imparatorluklar kurup
sonsuzluğa adım atıyoruz. 

Herkes arkada izini bırakmak istiyor – bir teşekkür olarak
yani dünyaya adım atmamıza, onun güzelliğiyle eğlenmemize
izin verildi diye; normal derecede bir bedende normal
bir adresle sevmeye ve nefret etmeye izin verildi diye.

Görevimiz ortak tecrübelerimizi deşifre etmek;
bizi kuşatan dehşeti ve sefaleti, elbiselerimize
sarılmak ve kendi vücutlarımıza sızmak.
Neler olduğunu farketmek ve mümkünse
şeyleri olduğu gibi söylemek.

 

Einstein makinasının

rüzgar kumsalın yanından geçerken
sakinleştirdi bizi, üç kardeşi
yetişkin elbiseleri içinde yetişkinler ve uzun
yetişkin adımlar atıyorlar

bu yüzden geriye dönüp kumullar
arasından geri yürüdük, hâlâ hatırladığımız
isimlerle çağırarak birbirimizi. ekim ayıydı
ve çayırlar su altındaydı

ama orada toprak setin ucunda, tanrı’nın mavi
bahar dansı fıstıki çimlerin üzerinde
unutulmuş duruyordu
kendi şüphelerinde yakalanmış bir intihar gibi.
tekerleksiz ve motorsuz bir enkaz.

kapılar sanki tam da birisi
çıkmış gibi açık bırakılmıştı. ama içeriye
kumları koltuğun altında bir gösteri
düzenlemek için sürükleyen sadece rüzgardı.

pas arabayı yemişti, rüzgarın ve yağmurun
fiziği boyanın altını bıçaklıyordu.
sonra şimdi gelmişti. dönüp yıpranmış çatının
üzerinden birbirimizi tanımalıydık

hatıralar ve arzuyla yıkılmış, yetişkin ve çocuksu
yüzler kumsalın yavaşça akan zamanına karşı.
bu einstein makinasının içine sürünmüştük
zamanı öldürmek ya da izin vermek için dönüşüme

 
Loca Kardeşleri

Ön sayfada bir fotoğraf
yüzleri tanımlamak kolay, editorya ofisinde
rahatça hareket ediyorlar.  Fahri Doktorlar,
taktir istiyorlar
tercihen bir fener alayı. Jübilelerde
küçük bokları sıkarak çıkarıyorlar.
Övünmeleriyse gayet yürekten.

 

Bir Peni

Ne zaman ziyaretine gitsem tuvalette
yardıma ihtiyacı olurdu. Hassas kalçaları sarkık
bir deri çuvalında. Yürüme arabasında sallanıp
dikilene kadar onu kaldırıp destekledim.
Tebeşir beyazı antik saçları sallanan zayıf bir ay gibi
on yaşından büyük değildi.

Elleri yürüme arabasının kollarını kavradı,
o ellerle binlerce kilo patates soydu,
kendi elbiselerini yamadı.
Bir zamanlar parmaklarının arasında bir peniyi
döndürdüğünü görebiliyorum, değerli, ışıl ışıl ve yeni.
Aynı kraliyet parası enflasyon dininip uğraştığı
her şeyi aldıktan sonra kıymetsizleşti. 

90 yaşında, protestoyu bırakmadı.
Masada Missionary Times ve dünün gazeteleri
bir büyüteçle arayıp durduğu
ölüm ilanlarıyla birlikte yatıyor
inatçı bir teşebbüsle tutarken tırabzanı. 

Huzurevinin tuvaleti hastane gibi kokuyor.
İç çamaşırlarını indirip gözlerimi kapadım; başımı
fayanslara yaslayıp tuhaf bir film izledim: ölü olarak kendimi,
kuruyup büzülmüş çocuklarımı ve eski bir yeri gelecekte.
Sonra beni kavradı, hayata dönüp onu yukarı kaldırmamı
istedi.    

Adım adım ölüm ilanlarının olduğu
masaya doğru yürüdük. Yüksek sesle bunları ona okudum
esrarlı bir şekilde gülümseyip tanınmış isimleri dikkatle dinledi
sanki sonunda sessizce anılarını ıslatan
peni yağmurunda oturmuştu.

 
Kâfir

İçimde rüzgârdan savrulmuş bir çiftçi yaşıyor,
ruhu bir kâfire ait. Ne Tanrıya ne de Şeytan’a
güveniyor.
Kendi yahnisini pişirip, ağır balyozuyla
aşınmış kaya parçalarını eziyor.
O bir kâfir. Vahşi hayvanları ailesi
olarak biliyor. Bir insanı görmek
tüm vücudunu ürpertiyor.

Pazar günleri kiliseye gidiyor
org dinlemek için.  İçinde
derin pes sesiyle kükrüyor, ruhu
kaynayan bir çimento gibi buharlaşıyor. Dışarıda
çakılların üzerine tükürüyor.
Rüzgâr siperlerinin arasında yürüyor
yalnız dikilmek ve rüzgâra karşı işemek için.
Bir lağımdan ortaya çıkan bir köpek gibi
silkeleniyor. 

 
Münakaşalar 

Dünya gelişebilir mi? Önce insan doğasını
değiştirmeliyiz. Kötümserliğin bir nedeni var.
Kötülük zafer kazanıyor ve nefret din elbisesi içinde
görünüyor, veya en yeni siyasi üniforma olarak.

Ama bu fikre boyun eğmek ve kendini bu dünyaya
teslim etmek daha zor. Yani biz
torunlarımızı bekleyen daha mutlu bir dünya
rüyasını bırakmalıyız. Genetik soyaçekim. 

Ve hiç birimiz kendi çocuklarımızın beklentilerini
öldürmeyi düşünemez, hatta biz kendi keşmekeş
ve cehaletimizden utanırken. Sevinç böyle narin
bir madde ve fiziksel mutluluk suç değildir. 

Kabul edilmiş; el yordamıyla arıyorum karanlıkta.
Gerçek doğrulukta kelimeler kifayetsiz kalıyor.
Somut tavsiyeler veya sağlam cümleler ayak basmaya
Kesin kanıtlar öneremem.

Ama ben gezinen ve imkansızı isteyen
safla bağlıyım

 
Laxness Napoli’de

Napoli’de tesadüfen Halldór Laxness’i buldum. Tufahtı,
çünkü o bahar öldü. Yeni makaslanmış bıyıklarının
altından gülümsedi ve Piazza Garibaldi’nin yanında
beyaz masa örtülü gösterişsiz bir restoranda
ferah odanın içinden hızla yürüdü.

İyi görünüyordu, hafif bir pantalon ve tüvit bir ceket giymişti,
İzlanda’da ellilerden bir fotoğraf gibi.
Oturduğu masada bir kadın ve bir adam vardı
garson şarap ve çeşitli tabakları servis yaparken
italyanca keyifli bir şeyler konuşuyorlardı
önce makarna, sonra balık, ekmek ve salata.  

Halldór Laxness iştahla yedi,
anıran kahkahası ve sohbetteki vayları
beni memnun etti, bunadığını duymuştum,
öldü zaten.  

Yemekleri bittiğinde, onu dinç ve iyi gördüğüme nasıl sevindiğimi
söylemek için gidip selam vermeyi düşündüm.
Ama kelimelerden yoksundum, belki de yabancı bir ülkede
tanınmak istemezdi, şimdi ise bir ölüydü işte.
Bunun yerine parlak bir cevap yakaladığımda
sohbetlerini dinledim: insanların Tanrısının tıpkı onlar gibi
değişen bir büyüklüğü var,” dedi Laxness. “Küçük insanların
küçük tanrıları var ve dar-kafalı boşuna arıyor Tanrıyı
mikroskopta.” Sonra yürekten bir kahkaha attı.  

Sonunda iki İtalyan kalktı masadan.
Kadın, kitap büyüklüğünde bir paketi çıkarıp
Halldór Laxness’e uzatırken biraz nutuk attı.
İtinayla paketi açtı.
İçinden bir çift çorap çıktı, muhtemelen ipek.
Halldór Laxness’in gözleri doldu, ve yumuşak flu bir sesle
bir şeyler söyledi. Her kelimeyi çıkaramasam da İtalyancası
harikaydı ve şöyle dediğini anladım: “Teşekkür ederim,
bu harika bir hediye. Ve bugün doğum günüm bile değil!” 

© Niels Hav – Türkçesi: Mustafa Burak Sezer