Öykü – “Bir Garip Av” / Nur Küçük

BİR GARİP AV / Nur Küçük

Ali Bey’den Geyikli Baba’ya

Gözlerimi kapatıyorum. Zaman geriye akıyor. Karanlık yeşile, sessizlik su sesine dönüşüyor.

Ormanın en doğusunda, ırmakla biten çizginin eşiğindeyim. Tekim. Her zaman tek avlanırım. Elimde yayım, yayımda okum; bekliyoruz usulca. Irmağın karşısında su içen sessizce bir geyik. Gözlerimiz birleşmiyor, engel oluyorum. Nefesimi usulca savuruyorum.

Okum gergin yayımdan, yayımdan daha da gergin ellerimden fırlıyor. Geyik okumu hissediyor, gövdesini sağa atıyor. Nafile. Onu böğründen vuruyor okum. Yara derin, fakat öldürücü değil. Koşacak anlıyorum. Kendimi ırmağa atıyorum; geyik koşmaya başlıyor.

Irmaktan iki adımda geçiyorum, geyik kuzeye doğru aksıyor; koşarken bir ok daha savuruyorum fakat isabet ettiremiyorum.

Nefesim kesilinceye kadar koşturuyor geyik beni, sonunda taştan bir binaya varıyor, işlemeli kapıdan içeri giriyor. Şaşırıyorum. Binanın önünde üç yöne ayrılmış kalın gövdesiyle iki ağaç. Ağaçların arasında küçük bir masa, iki oturak. Hepsini aşarak açık kapıya yöneliyorum. İşlemelerde boynuzlar budaklanmış, tokmağa kadar.

İçerisi neredeyse yoksun ışıktan, gözbebeklerim iyice genişleyene kadar karanlıkta kalıyorum. Büyükçe bir oda, odanın her iki yanında açılan kapılar, kapıların sağında duran iki minderde oturan iki adam. Fakat az önce içeri giren geyik yok…

-Buraya bir geyik girdi, az önce girdi içeri.

Okumu gösteriyorum;

-Vurdum onu.

Adamlar huzursuzca kalkıyor, her ikisi, iki farklı kapıdan içeri giriyor. Kapılar yüzüme kapanıyor.

Sağa yöneliyorum, tam çalacakken kapı kendiliğinden açılıveriyor. Az önceki adam sorguya başlıyor;

-Adın nedir okçu?

-Ali.

-Nereden geldin, ne için buradasın?

-Köyün içinden geldim, geyik avlamak için. Ormanda güzel yüzlü bir tanesini vurdum, kaçtı geldi buraya. Giriverdi kapınızdan.

-Sen bu odada bir geyik görüyor musun?

-Hayır…

-Ben de göremiyorum.

Sinirleniyorum, adam benimle alay ediyor;

-Kendi gözlerim şahittir, böğründen vurduğum geyik geldi bu kapının dışından!

-Benim gözlerim de işler lakin görmedik senin vurduğun zavallıyı.

-Bana yalancılığı mı yakıştırdın be adam?

Ellerim ayaklarım titriyor artık, ne yapacağımı şaşıyorum;

-Geyiğimi verin bana, gideyim buradan.

Adam sessiz kalıyor, adam minderine oturuyor, beni kör noktasına yansıtıyor. Ses tellerimden kopuyor bir fırtına;

-Geri verin!

Adam sessiz kalıyor. Bense öleceğim sinirden. Soldaki kapıya gidiyorum hışımla, basıyorum tekmeyi;

-Açın kapıyı!

Açılıyor diğer kapı da, gördüğüm adam az önceki kapıdan çıkan adam. Aynı suret, aynı ifade. İkiz değil bunlar, yansımalar.

Gerileyip odanın ortasında duruyorum. Sağ yanımda, kalbimden tarafta; ayaklarımın altında ve başımın üstünde her yer birbirinin aynası… Ben orijinim; simetriye yenik düşüyor zavallı beynim.

Son açılan kapıya koşuyorum, kapıdan geçiyorum. Gözlerim artık takip etmiyor beni; karanlık bir bostanın içi.

Kapı ağzı ayrılıyor üçe; üç yol da kaplanmış adam boyu sarmaşıkla. Bir yolun devamından diğer yolun sonu görülmüyor, labirentin başı burası, bense dolambaç hayvanı.

Ayaklarımın dibinde kan damlaları, geyiğim buradan geçmiş olmalı. İzleri takip edince şaşırıyorum bir kez daha, üç yöne de uzanmış damlalar. Hem bir labirent, hem de şaşırtmaca; bırakıyorum en baştan arkamı dönüp çıkacağım buradan.

Yüreğim duruyor birkaç saniyeliğine, arkamı dönüp de kapıyı göremeyince. Ne kapı, ne duvar, ne bir iz; sadece karanlık sis…

Hem korkuyor, hem üşüyorum, yayımı geriyorum. Üç yoldan en az kan izi olanını seçiyorum; beni şaşırtanı ben de şaşırtıyorum.

Seçtiğim yol da ayrılıyor bir üçe, bu sefer kan izleri birbirine dolanıyor, harflere bürünüyor,

Yolun açık olsun.”

Kafamı kaldırıp görüyorum ki, ilk yolun önü açık, ışıklı; bir diğeri daha az aydınlık, lakin en sonuncusu gömülmüş geceye. İlk seferde olduğu gibi seçiyorum en karanlığı; cümlenin tam tersini. Yolum uzun fakat ayrımsız, karanlık fakat sakin.

İncecik yeni ay ışınları süzülerek iniyor bostan ortasına, parıldıyor bir kafasız boynuz bu defa. İşte tam o zaman fark ediyorum yayımı bıraktığımı, ta geride. Biraz daha korku salınıyor kalbime. Biraz daha temkinli basıyor adımlarım.

Yürüdükçe sıklaşıyor sarmaşıklar, bir noktada birbirlerine sarılıyorlar. İlerlemek mümkün değil artık, sağım solum çevrildi yapraklarla…

Ayaklarımın dibinde bir yazı yine,

Kutsallığa hürmet etme.”

Anlıyorum…

Sarmaşıklar yukardan el ele vermiş fakat dipleri ayrık; yeri selamlayıp geçiyorum bölümden.

Dikleşince omurgam, bir kapı ilişiyor gözüme. Kapıya kazınmış;

Çalma kapımı, rahatsız etmeden gir.”

Son kez tersini yapıyorum her şeyin; çalıyorum kapıyı usulca.

Karşımda uzun boylu, uzun sakallı; böğrü kana bulanmış entari içinde bir adam görüyorum.

Geyikli Baba’dan Ali Bey’e

Nereden buldun beni ormanın içinde? Niçin vurdun beni de açtın yara böğrümde? Dereden su içmek miydi suçum söyle.

İnanmazsın sen sözüme… Al bak, okunun deştiği yer, geçecek elbet. Üzülme bilemezdin ben geyiğim, geyik bendim. Zordur nefes alanı öldürmek, sen de katletme artık. Bırak okunu yayını, gel dergâhıma çalış benimle.

Gönlün kabul etmiş beni, bırak zihnin de etsin; sıfıra varınca gördün düzeni, yansımadır bunlar; sana sunulan üç seçeneği bildin; görünenin görünmeyenlerini seçtin… İnsan beyni kaldırmaz bunca sihri, alışır ama. Kendi gözünle gördüğün, kulaklarınla işittiğin her şey doğrudur bu odada.

***

Ali Bey köyün varlıklı ailelerinden birinin tek oğludur. Herkes bir dervişin peşinden gidip delirdiğini söyler durur fakat ailesi mutludur.