Oyunbaz *

Mehmet Erikli

İncecik, pamuk ipliğine sarılı halde şehre düşen yağmur tanelerinin kokusunun yolda yürüyüp giden herkesin tepeden tırnağına kadar sinmiş olması Lemi’yi çok heyecanlandırırdı. Aslında onun heyecanı, tutkusu ve mutluluğu şimdi içinde bulunduğumuz sonbahar mevsimindendi. Sonbahar onun nazarında yaprakların sarartısı değildi. Çok önceleri çocukluk arkadaşlarıyla yazın buharlaştırıcı sıcağında kâh denize girip, kâh bisiklet üzerinde pür neşe gezip dolaşırken güz mevsimine ve onun kasvetli havasına ondan başka özlem duyan yoktu. Çocukluğunu küçük bir kasabada geçirmiş olan Lemi eline aldığı her nesneyi hayalleri içine sokabildiği ölçüde oyunlarına dahil edip onları olduğundan başka görünümlere, kimliklere sokmayı çok severdi. Kasaba sahil kenarında, tekne tıkırtılarının, balıkçıların bağırışlarının, neşeli çocuk seslerinin ve ayakta kalmaktan yorulmuş evlerden gelen çıtırtıların orta yerinde kalmış haldeydi. Bu hengâmeler arasında kalan kasabanın en içine kapanık çocuğuydu Lemi ve onu hiç yalnız bırakmayan, hatta Lemi’nin kendi dünyası içinde kurduğu oyunların içine girebilmeyi başarmış dostu Fikret çok defa onun gibi sessiz ve sakin görünmeye çalışıp, iyi bir oyunbaz olup çıkmıştı. Fikret Lemi’nin en yakın dostuydu. Lemi’yle çok iyi anlaşıyorlardı. Aynı çiçekleri kopartıp kopartıp koklamayı seviyorlar ve aynı meyveleri özellikle dalından kopartıp yemekten hoşlanıyorlardı. Fakat Lemi sonbaharı, Fikret kış mevsimini sevdiği için, burada ayrılıyorlardı. Yine de bir yakınlık görülebilirdi. Kış mevsimi sonbahara uzak değildi. Beyaz elbiseli mevsim güz mevsiminin hemen ardından gelirdi ve bulutların sulu göz halinin rendelenerek pamuk beyazı, süt beyazı olarak şehre dokunuşuydu. Bu haliyle kış sonbaharı unutturmazdı Lemi’ye. Çabuk geçip gidivermişti tozpembe hayallere sarılı, dersiz, tasasız, telaşsız çocukluk. Daha dün yaşanmış gibi anımsadı Lemi sonbaharda pamuk ipliğine sarılı, ılık yağmurları. Belki de çok üşüten bir tavırla dokunuyordu şehre yağmur. Fakat Lemi ılık ılık düştüğünü hatırlıyordu. Hızlı yağan yağmur yerden toz kaldırırken, örgülü taşlar arasından yukarıya doğru yükselen toz bulutu toprağın ve taşların eriyip giderkenki buharlı görünümünün yağmurun elleriyle çizilen bir resmi gibiydi Lemi’nin bakışlarında. Çocukluğunun örüldüğü ve onu bu günlere taşıyan kasabayı, içine Fikret’i de koyarak anımsadığı sırada Haydarpaşa garından İzmit’e hareket edecek olan trenin orta kısımlarındaydı. Çok sevdiği sonbahar mevsimini gösteriyordu takvimler. Yağmurda ıslanmayı özlemişti. Fakat çocukluğunda olduğu gibi iplik iplik yağan yağmurun ellerine bırakamıyordu kendini. Bir şeyler eksikti hayatında bu zaman itibariyle. Belki de oyuncaklarından arındırılmış yaşayışı bir boşluk doğurmuştu içinde. İnsan bir ömür çocuk kalamazdı ya. Fakat keşke çocuk kalıp, eksiksiz, şıpıl şıpıl  yağan yağmurlarda ıslansam diye içinden geçirdi Lemi. Fikret’i düşündü sonra. Ne yapıyordur acaba diye düşündü. Çocukluklarını geçirdikleri kasabadan ayrılmıştı ikisi de. Fikret erken evlenmişti. Şimdi İzmirdeydi. Fakat çok uzun zamandan bu yana haber alamıyordu kendisinden. Kendisini çocukluğuna taşıyan duygularla, geçip giden ve şimdi kim bilir hangi tahta kurularına teslim sandıklar içine gömülü anılarını hatırlayarak başladı yolculuğu. Tren Haydarpaşa’dan henüz yeni kalkmıştı ki yanına genç bir bayan ince bir ses tonuyla ‘’ burası boş mu’’ ? diyerek oturunca heyecanlandı Lemi. Bu yaşına kadar hiç sevdiği olmamıştı ve ne zaman birini sevmek istese heyecanlanırdı. Yalnız yaşamı içinde onu en çok ürküten içi boş, dipsiz bir gecenin koynuna tek başına sarılmasıydı. Yanı başında bir sevdiği olsa hiç korkmayacaktı geceden ve onun dipsiz kasvetinden. Önce gözlerini genç bayanın üzerinde gezdirerek onu dışarıdan göründüğü kadarıyla tanımak istedi. Ve zorda olsa onunla konuşmak için sorduğu ilk soru yolculuk nereye oldu çekingen, titreyen bir ses tonuyla. İzmit dedi genç bayan. ‘’Aaa. Ne iyi ben de İzmit’e gidiyorum‘’ diyerek sözünü sürdürdü Lemi. Daha sonra nerede oturduğunu, ailesini ve havadan sudan pek çok şey sorarak muhabbeti koyulaştırmayı arzuladı. Genç bayan da Lemi’yi tanımak ister gibiydi. Fakat Lemi’ye yaşamıyla ilgili sorular sormadı. Çok geçmedi söz çocukluk anılarından açıldı. Bu Lemi’nin huyuydu. Kiminle tanışsa hep çocukluğundan bahsederdi ve tabi şimdilerde hiç görüşemediği dostu Fikret’den…  Tren şehirlerin içinden, irili ufaklı evleri bir kenara atarak ilerliyordu. Kompartıman içinde uykulu gözlerin hızlı adımlarla ilerleyişi, seslerin, sözlerin bir biri içine girip anlamsız uğultularla havanın içine karışması, hızlı hızlı açılıp okunan gazete hışırtıları, simit satıcılarının ‘’ yanıyor  yanıyor ‘’ diye çığırtkan bir sesle bağırmaları ve yanan simitlerin ardından ‘’ Buz gibi soğuk sudan içen ‘’ diye etrafa seslenerek su satan çocuklar… Lemi bu hava içinde yanındaki genç bayanı da unutup yine trenlerin dışına uzanan hayallerine sarılmıştı. Çocuk değildi artık. Fakat insan çocuk olmasa da hayalsiz yaşayabilir miydi? Ölüme birkaç adım kala yine hayal kurulabilir, yine rüyalar görülebilirdi. Çocukluğunda tam bir oyunbaz olan Lemi hayal dünyasında yaşamayı yaşıtlarından daha allı pullu görüyor ve o dünyanın daha yaşanılır olduğuna inanıyordu. Genç bayan boşluğa örülü, görünmez bir ağ kadar ince sesiyle ‘’ O kadar konuştuk, fakat isminizi hâlâ bilmiyorum’’ deyince, Lemi sanki uykudan uyanmış gibi hayallerinin kimi tozlu, kimi parıltılı dünyasından koşar adım tekrar döndü trene…

— Ben Lemi… Siz de isminizi bağışlar mısınız?

‘’Gülnaz‘’ dedi genç bayan. Lemi bir süre Gülnaz’ın anlamını düşündü. ‘’ Gülnaz’’ gülün duruşunun, renklerinin, parıltısının ve her gönül’e kolayca girmeyeceğinin ne kadar da güzel bir tanımı dedi Lemi. Bu sözleri Gülnaz’ın ruhunu okşamıştı. Ve Gülnaz sadece evet diyebildi çekingen, tutuk ve silinmek üzere olan bir sesle. Tren Tuzla’ya kadar gelmişti. Yolun yarısından çoğu Lemi’nin hayallerine sarılmasıyla ve Lemi’nin çekingen tavırlar içinde Gülnazla muhabbetiyle geçip gidivermişti, tıpkı çocukluğu gibi, aceleci adımlarla, hemececik… Bir süre sessizce pencereden dışarıya baktı ikisi de. Dışarıda telaşın, adımları kelepçeleyen gevrek sesi işitiliyordu. Hayatı kazanmanın telaşı… Ve ara ara tren denize yakın geçip giderken Lemi ve Gülnazın gözleri birer tekne gibi sahil kenarlarından, denizin ortalarına gezintiye çıkar gibiydi. Bir buçuk saatlik yolculuğun sonuna doğru gelinirken de sükût çadırını orta yerden hâlâ toparlayıp kaldırmamıştı. Çok geçmedi, sessizlik hâlâ sürüp giderken tren geçip gitmeyi bırakıp İzmit garında durmuştu iç gıcıklayıcı fren sesleri eşliğinde. Bu ara ara koyulaşan fakat daha çok suskunlukla geçen muhabbetin sonrasında Gülnaz Lemi’ye ‘’ Memnun oldum, çok keyifli bir yolculuktu benim için, tekrar görüşmek ümidiyle ‘’ Diyerek gardan hızlı adımlarla ayrıldı. Lemi de Gülnazın arkasından tükenen bir sesle, sadece ‘’ ben de’’ diyebildi…  Ve yine çocukluğu düştü aklına. Her sabah güneşlerin eliyle penceresinin önüne koyulan bir oyuncaktı çocukluğu. Ve Fikret’i düşündü. İçinden derin bir ah geçirdi… Bir tek beni sen anladın Fikret… Ama şimdi sen de yoksun… Yalnız bir adamın her vakit çocukluğuna sığınarak yaşamasının adıydı Lemi. İçlendi. Ağladı da… Gülnazın hızlı adımlarla gidivermesinin ardından onun arkalarda bıraktığı adımlara yönelerek ‘’Keşke sevebilseydin beni‘’ dedi. Keşke şimdi batmakta aceleci olan güneşin tavrını takınmayıp gündüz olabilseydin bana… Sonra mırıldanır gibi devam etti sözlerine. Sen de haklısın. Sadece hayallerde yaşayan bir oyunbazı kim sever ki? Hem senin adın Gülnaz değil miydi ahh?

*Mehmet Erikli / Zaman Kurucusu / Yitik Ülke Yayınları

 

Bir Cevap Yazın