Derinliğin Keşfi Metis’ten Çıktı

Kojin Karatani’nin “Derinliğin Keşfi” adlı kitabı Devrim Çetin Güven, İnan Öner çevirisiyle Metis Yayınları’nca yayımlandı.

Türkçe Baskıya Önsöz, s. 7-9.

Derinliğin Keşfi Türkçeye çevrilen üçüncü kitabım. Daha önce yayımlanan Metafor Olarak Mimari ve Transkritik Japonca asıllarından değil, İngilizce çevirilerinden Türkçeye çevrilmişlerdi. Bu durum beni pek de rahatsız etmedi. Çünkü bunlar Japonya bağlamı bilinmeden de okunabilecek kitaplardı. Üstelik benim, bu kitapların Türkiye bağlamında nasıl bir anlama bürüneceklerini düşünmem de gerekmiyordu. Fakat Derinliğin Keşfi, İngilizce çevirisi yayımlanmış olmasına karşın, doğrudan Japonca aslından çevrildi. Bunun bir nedeni de kitabın gözden geçirilmiş baskısına İngilizce baskıda bulunmayan birçok ekleme yapmış olmam. Bu kitap, yabancı dillere çeviri baskıları için yazdığım önsözlerle birlikte kapsamlı düzeltme ve eklemeleri içeren “gözden geçirilmiş baskı”yı temel alıyor.
Derinliğin Keşfi 1970′li yılların ikinci yarısında edebiyat dergilerinde tamamen Japon okurlara yönelik yazdığım denemelerden oluşuyor. Yayımlandığı dönemde bu kitabın Japonya bağlamında eleştirel bir anlam taşıdığına inanıyordum. Fakat bundan daha fazlasını da beklemiyordum doğrusu. Kitabımın yabancılar tarafından okunacağı aklımın ucundan bile geçmemişti. Yabancı dillere yapılan her çeviri için bir önsöz yazdım ve her önsöz yazışım benim için tuhaf bir deneyim oldu. Yayımlanacağı ülkenin bağlamını göz önünde bulundurarak kitabı her yeniden okuyuşumda, o âna kadar üzerine düşünmediğim birçok yeni şeyi keşfettim. Bu kez, Türkçe çevirisine önsöz yazmak vesilesiyle kitabımı yeniden okuduğumda da aynı tuhaf deneyimi yaşadım.
Sözgelimi, şunları anımsadım. 1975-77 yılları arasında Yale Üniversitesi’nde konuk profesör olarak Modern Japon Edebiyatı dersleri vermiştim. Bu kitapta ele aldığım konuların çoğunu o zamanlar düşünmüştüm. O dönemde Yale’de kimya profesörü olan Oktay Sinanoğlu’yla tanışmıştım. Oktay Sinanoğlu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte Latin alfabesine geçilmesinin, gelenekten kültürel bir kopuşa neden olduğundan yakınıyordu. Buna karşılık Japon Meiji Restorasyonu’nun (1868) gelenekten kopuştan ileri gelen bir süreksizliğe neden olmamasının Türkiye’nin durumuyla bir tezat teşkil ettiğini öne sürüyordu. O âna kadar böylesi bir örneği hiç düşünmemiştim. Benim üzerine kafa yorduğum konu daha ziyade, geleneksel sistemin varlığını sürdürdüğü durumda ortaya çıkan zorluklardı. Öyle ya da böyle Japonya’da “imparator sistemi” (tennosey) 1500 yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Bu kitabı yazma sürecinde, aslında, Modern Türkiye deneyimini göz önünde bulundurmuş olduğumu sonradan anımsadım. Meiji Japonyası’nda da Çin ideogramlarından oluşan kanji alfabesinin kaldırılması ve Latin harflerinin kabulü konusu tartışılmıştı.
Ayrıca, Türkiye üzerine düşününce anımsadığım bir şey daha var. 1990′lı yıllarda bu kitabın İngilizce çevirisinin yayımlanmasından bu yana, aldığım yorumlardan en ilginç olanları Yunanlı ve Bulgar öğrencilerimden gelenler olmuştur. Benim 1890′ların Japonyası’nda gözlemlediğim “söz-yazı birliği” ya da “manzaranın keşfi” fenomenlerinin, kendi ülkelerinde de hemen hemen aynı dönemde ortaya çıktığını söylemişlerdi bana. (Bu arada, kitabın Bulgarca çevirisinin yayın hazırlıklarının da sürdüğünü belirtmeliyim.) Bu yorumlar beni şaşırtmıştıysa da, bu konu üzerine öyle uzun uzadıya düşünmemiştim. Modern “ulus-devlet”in (nation-state) oluşum sürecinde farklı coğrafyalarda benzer deneyimlerin yaşanmış olduğunu düşündüm sadece. Fakat şimdi bu konu üzerine tekrar düşündüğümde fark ediyorum ki, hem Yunanlıların hem de Bulgarların deneyimleri Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma sürecinde ortaya çıkmıştı. Modern Türkiye’deki gelenekten kopuş deneyiminin de bu parçalanma sürecinden kaynaklanmış olduğunu eklemeye gerek yok sanırım.
Modern ulus-devletler, boş bir kâğıt olarak oluşmadılar. Bunların her biri, dünya imparatorluğu denen “topraklar” üzerinde şekillenmiş ve bu süreçte edebiyatın rolü de çok büyük olmuştur. “Edebiyat”, kanji, Latin ve Arap alfabeleri gibi, dünya imparatorluklarının alfabe dilleri karşısında yeni alfabe dillerini (söz-yazı birliğini) şekillendirmiştir. Fakat ulus-devletler kuruluşlarını tamamlar tamamlamaz “modern edebiyat”ın rolü de sona erer. Biz şimdi buna tanık oluyoruz. Bu sona erme durumu, ulus-devletin ötesine geçilip Avrupa toplumu gibi, “dünya imparatorluğu”nun yeni versiyonlarının şekillendiği bir sürece denk geliyor. Fakat bunun böyle olması edebiyat’ın sona ereceği anlamına gelmez. Ya da, eleştirel düşünce ve yaratıcılığın sona ereceği anlamına gelmez. Bundan sonraki süreçte bunlar daha da gereksinim duyulan şeyler haline gelecektir.
Japonya’ya Uzakdoğu denir. Asya’nın uzak doğusu anlamında… Diğer yandan ben İstanbul’a gittiğimde, Türkiye’nin de Asya’nın “uzak batı”sı olduğunu hissettim. Uzakdoğu ve “Uzakbatı” insanları arasında benzerlikler var. Her ikisi de, bir yandan Asyalı olduklarını diğer yandansa Asyalı olmadıklarını hissediyorlar. Her ikisi de bu bölünmüşlük halinden dolayı acı çekiyorlar. Acı çekmelerinin nedeni, bu bölünmüşlük halini ortadan kaldırmaya çalışmaları. Fakat ben bu bölünmüşlük halinin ortadan kaldırılmasına gerek olmadığını düşünüyorum. Ancak aynı anda iki kimliğe birden sahip olmak yoluyla, evrensel olabiliriz.

Kojin Karatani
Haziran 2010, Tokyo

FacebookShare
Yeni Çıkan kitaplar kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“İki Satır Aşk”… Aşkı Bilen Bilmeyene Anlatsın

Cüneyt Asi Duru ve Çisel Onat

“İki Satır Aşk”ın yazarları Çisel Onat (@CiselOnat) ve Cüneyt Asi Duru (@cuneytasiduru) ile Yitik Ülke okurları için kısa bir söyleşi yaptık.

Söyleşi: Kadir Aydemir (@yitikulke)

***

- Çisel Onat ve Cüneyt Asi Duru olarak birlikte bir kitap çıkarttınız. “İki Satır Aşk” kitabı nasıl projelendirildi, nasıl ortaya çıktı? Kitabın macerasını bizlerle paylaşır mısınız?

Çisel: Uzun zamandır beraber bir kitap yazma düşüncemiz vardı. Bir gün Twitter’da aynı anlarda online olduk ve ben ortaya bir tweet yazmıştım. Aşkla ilgili… Sonra bir baktım aynı dakikalar içinde Cüneyt de bir tweet atmış o da aşkla ilgili… İkimizinkini art arda okuyunca birbirine yazılmış gibi tınladı. Hemen Cüneyt’i aradım ve “Ortak kitabımız hayırlı olsun” dedim. İkimiz de epey heyecanlandık ve gerçekten ciddi bir çalışma sonucunda İKİ SATIR AŞK doğdu.

Cüneyt: Tesadüfe inanmayan biriyim, Çisel’in de anlattığı gibi bir gece Twitter’da doğan bir proje bu… ama sonrasında tahmin edersiniz ki üzerine epey kafa yorduğumuz ve cümleleri yazarken, onları birleştirirken oldukça keyiflendiğimiz bir kitap oldu…  Okumaya devam et

FacebookShare
Söyleşiler kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Haluk Şahin’in Yeni Kitabı Gazetecilik Üzerine

Haluk Şahin’in gündem yaratan yeni kitabı “Can Çekişen Bir Meslek Üzerine Son Notlar” Say Yayınları’nca yayımlandı.

Gazetecilik ölüyor mu?

Can Çekişen Bir Meslek Üzerine Son Notlar’da Haluk Şahin gazetecilik mesleğinin geçirmekte olduğu ağır hastalığı ele alıyor ve soruyor: Gazetecilik ölüyor mu? Daha da önemlisi, gazeteciliğin öldüğü bir toplumda ya da dünyada demokrasi yaşayabilir mi?

40 yıla yakın bir uğraşıdan sonra aktif televizyonculuk yaşamına birkaç ay önce son veren Şahin, geçen yıl Radikal gazetesinden tasfiyesinden yola çıkarak gazeteciliğin ağır hastalığının nedenlerini ve olası sonuçlarını analiz ediyor. Bir yandan geçmişe bakıp, Babıâli’nin 1980′den bu yana serüvenini çarpıcı gözlemlerle anlatırken, bir yandan da gözlerini geleceğe çevirerek Twitter’lı, Facebook’lu, Youtube’lu bir dünyada demokrasinin ve ifade özgürlüğünün olanaklarını sorguluyor. Sonuçta karşımıza Türkiye’de ve dünyada medyanın bunalımını ve bu bunalımın demokrasi ile ilişkisini anlamak isteyen herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap çıkıyor.

Kitapta şu soruların da yanıtı var: Türkiye’de basına karşı yapılan dört darbe girişiminden hangisi başarılı oldu? Niçin ve nasıl? Uğur Mumcu “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” derken ne demek istiyordu? Nedim Şener’e Viyana’da Dünya Basın Özgürlüğü Kahramanı ödülü verilen toplantıda neler oldu? Özgür gazeteciliğin manifestosunu kim dile getirdi? Günümüzde medya demokratik görevlerini yerine getiriyor mu? Getiremiyorsa, neler yapılabilir?

FacebookShare
Yeni Çıkan kitaplar kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

ŞİİR

NEŞE
Pırıltı var sandın
Genç kızın içinde
Oysa patırtı vardı
Gökgürüldemesine dönüştü
Ve neşesi kül oldu
Körpeciğe rahmet okundu.
FacebookShare
Esra E. Karaosmanoğlu kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ŞİİR

 
ÖLÜM
Uykuya yatma dedi
Ölümü uyku sanırsın
Ölümü arama dedi
Bulduğunda uyuyamazsın.
FacebookShare
Esra E. Karaosmanoğlu, Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Jean Genet’den “Hizmetçiler”

“HİZMETÇİLER” Kumbaracı50′de

Yazan: Jean Genet
Reji: Burç Demir, Fatma Tulum
Oyuncular: Mehtap Keskin, Melike Horosanlı, Pınar Akıncı
Teknik Ekip: Gökhan Tuğut, Tolga Kurt, Gülin Pınar Arabacı, Nurçin Çavdar
Oyun Müzikleri: Burç Demir
Videolar: Orçun Baş
Afiş-Broşür Tasarım: Fatma Tulum

Jean Genet’nin “Hizmetçiler” oyunu kardeş olan iki hizmetçinin yatılı olarak kaldıkları ve hizmet ettikleri evin hanımını öldürme çabalarını konu etmektedir. Oyun Genet tarafından gerçek bir olaydan, 1933 yılında gerçekleşen ve Fransız kamuoyunda “Papin Kardeşler Olayı” diye anılan bir cinayet vakasından yola çıkılarak yazılmıştır. Fakat Genet bu 3. sayfa haberini salt ‘cinnet’ boyutuyla değil bir iktidar-öteki çatışması boyutuyla ele alır ve oyundaki hizmetçiler sınıfsal konumlarının, içinde bulundukları eşitsiz düzenin birer kurbanı haline gelirler.
“Yaşadığımız dünya hanım-hizmetçi dünyasıdır. Görülmesi, normal olmadığının idrak edilmesi ve karşı durulması gereken dünya budur. Bu oyun bu eşitsiz dünyadan bir kesiti değil; bizzat bu dünyanın kendisini göstermektedir.”
“Genet’ye suçu ve suçluyu övme suçlaması yapmaksa, hayatının tamamını her anlamda öteki olarak yaşamış, kendini zaten açıkça ‘toplum düşmanı’ ilan etmiş birine iltifat etmekten farksızdır. O zaten hırsızların, eşcinsellerin, ezilen halkların, ezilen kitlelerin, dibe vurmuşların sözcülüğünü yapmaktadır.”

2 perde / 110 dak
tam 25 TL, ind 15 TL

Bilgi için: www.kumbaraci50.com

FacebookShare
Haberler kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Eser Nisan Yağmur’un Yeni Sergisi

SEX DRUG and ROCK’N ROLL

Yaşamını Londra’da sürdüren belgesel ve reklam filmleri yönetmeni Eser Nisan Yağmur, Sex Drug And Rock’n Roll isimli kişisel fotoğraf sergisi ile Londra’da sanatseverler ile buluşuyor. Sergi, 2008 yılında Nelson Mandela’nin 90. doğumgünü partisinde çekilen konser görüntülerinden oluşuyor. İsmi bu yıl hayatını kaybeden Amy Winehouse’a ithaf edilen sergide, Amy Winehouse ‘ın dışında Peter Gabriel, Razorlight, Eddy Grant, Sugababes, Simple Minds gibi pop kültürün önemli isimleri yer aliyor. 15 fotoğraftan oluşan serginin en önemli özelliği dünyaca ünlü isimlerin yayınlanmamış fotoğraflarının ilk kez izleyici ile buluşuyor olması.

Sergi ile ilgili E.Sabri Togan’in düşünceleri söyle: “Eser Nisan Yağmur, Sex Drug and Rock’n Roll isimli sergisinde konser salonlarının başdöndürücü spotları altında, hayalgücü ve heyecan kasırgasının arasında adeta bir rüyayı resimliyor. Sanatçının bir film şeridi gibi sahneden geçen karelerle yarattığı başdöndürücü imaj ve ses bombardımanının sessiz öyküsü bu sergi. İçinizdeki çığlığı sergide cikarmak mümkün mü? Bu görsel şölende evet…

Kamera Eser Nisan için beyninin, kalbinin, gözünün bir süzgeci.Ve bu olağandışı yeteneğini rahat kullanıyor. Popüler sanat malzemelerini dijital olanaklarla sergisine taşımış. Kapalı mekanların coşkusunu, hafif geri çekilerek, dijital sanatın fotoğrafla oluşturduğu yeni işbirliği imkanları ile tanıştırmak için.

Sergide sunacağı fotoğraflar, yeni bağlamı çerçevesiyle soyut ve bağlamını kolay kolay ele vermeyen bir üst anlatımı zorlayacak. Bu anlatım dili, fotoğrafın objesiyle ilişkisini hiçlestiren bir anlam kırılması yarattığını da düşündürüyor.Yağmur, renklerin dünyasında yeni anlamları, yeni etkileşim yollarını arıyor. Yeni anlamlar peşine düşerken, bizlere onun renkli ve masalsı dünyasını izlemek düşüyor”.

Sergi 18 Kasim-18 Aralik 2001 tarihleri arasinda 41 Brodway Market Hackney’de izlenebilir E8 4HP Hackney’de izlenebilir

FacebookShare
Haberler kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“İskele” Yayımlandı

Nazlı Karabıyıkoğlu, ilk öykü kitabı “İskele”den gizemlerle dolu insan coğrafyasına küçük gemiler halinde tasarlanmış

öyküler yola çıkarıyor. Her öykü, imgeler ve anların büyüsüyle öylesine ustalıklı bir biçimde kurgulanmış ki, insan coğrafyasının okyanuslarına ait o devasa dalgalara rahatlıkla göğüs gerebiliyor.

“İskele”nin “Serseri Yengeçler” ve “Grotesklere Konu Olabilecek Alışkanlıklar” adlı iki ayrı noktasından kalkıyor öyküler taşıyan o küçük gemiler. “Serseri Yengeçler” bölümünün ilk öyküsü “Adaevveda”, küçük bir çocuğun gözünden 12 Eylül travmasının izlerini boşaltıyor denizin dibine ve aynı denizin dibinden başka başka öyküler bulup çıkarıyor. Kitabın ikinci bölümünde ise yazar, birbirinden ilginç ve özgün karakterler aracılığıyla saplantı haline
dönüşen alışkanlıkları, ironi yüklü bir dille eşeliyor insan ruhunun derinliklerinde.

“Martılar başımda dönmeye başladı. Bir yükselip bir alçalarak, korkularıma alkış, kayıplarıma şarkılar tutarak… Yanağımdaki ben sızlıyor, denize yansıyarak derine gömülüyordu. Elleri titrek bir koku sinmişti koltuklara. Parkeler gevşemiş, çıtır çıtır ağlıyordu. Küflenip taşlaşmış ekmek parçalarına, dökük sıvalara daha fazla tahammül edemeyerek, balkonun korkuluklarından zıpladım, bahçeye atladım. Az ilerideki iskeleye yürüdüm. Ayakkabılarımı çıkarıp bacaklarımı suya sarkıttım.”

Nazlı Karabıyıkoğlu,1985’te Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirdi. İngilizce ve İspanyolca eğitimi aldı. Öyküleri “Varlık”, “Kitap-lık”, “Sözcükler”, “Özgür Edebiyat” ve “Sıcak Nal” dergilerinde yayımlandı. Hazırladığı “Delistan” adlı ilk dosyası “Naci Girginsoy Öykü Ödülü”nü aldı ve sembolik olarak kitaplaştırıldı. İkinci öykü dosyası “Düş Çeperi”, 2010 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri”nde dikkate değer bulundu. “İskele” yazarın ilk öykü kitabı.

FacebookShare
Yeni Çıkan kitaplar kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

UYKU

Soğuk…Üşüyorum. Annem kardeşimin üstünden aldığı battaniyeyi örttü üstüme. Bir an ısınır gibi oldu omuzlarım.

Çoraplarım kurudu mu? Islaklığını hissetmiyor artık ayaklarım.

Gün boyu yağmur yağdı. Naylonun yetişmediği köşede bir su birikintisi var. Gece ayazda donar belki o da. Kar yağabilir bu gece, dedi babam. Kar içeri girer mi?

Ara ara annem gelip alnımı yokluyor. Birkaç battaniyemiz daha olsaydı, diye hayıflanıyor. Kardeşlerim çadırın kuru köşesinde birbirlerine sokulmuş oturuyorlar. Bazen biri bir şey söylüyor, kıkırdıyorlar. Kafasını dizlerine gömmüş anneme bakıyorlar kaçamak, kendilerine kızacak mı diye…

Babam gitmiş. Ablam yan çadırdan aldığı çorbayı içirirken söyledi. Beni hastaneye götürmenin bir çaresine bakacakmış.

Uykum geliyor…tuhaf bir sıcaklık sardı her yanımı. Ablam konuşturuyordu beni ama o da çorba çanağını yağmur suyuyla yıkamaya gitti. Uyuma tontonum, diyordu bana…Uyursam uyanamazmışım. Okulda öğretmen anlattığı hikayede öyle söylemiş onlara.

Ayaklarım artık sıcak, burnum da üşümüyor. Abla nerdesin, ben uyuyorum…ben ölüyorum…

*Van’da naylon çadırda hastalanan, hastaneye gittiğinde artık çok geç olduğu için ölen  6 yaşındaki Deniz Olgun anısına…Keşke yaşananlar da anlatıldığı gibi basit olsaydı…

FacebookShare
Genel kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“FENERBAHÇE – Değişim ve Dönüşüm” çıktı

Gürdoğan Yurtsever’in yeni kitabı FENERBAHÇE – Değişim ve Dönüşüm” çıktı. 1980 ve 1990′lar, Fenerbahçe ve Fenerbahçeliler için oldukça zor geçen dönemlerdi. İstikrarsızlık, adeta Fenerbahçe’nin yazgısı hâline gelmişti. Bu süreç, Fenerbahçe’nin kurumsal yapısı üzerinde de onarılması güç yaralar açmıştı. 2000′li yıllarla birlikte Fenerbahçe’yi geçmişte önemli kurumsal ve sportif başarısızlıklara sürükleyen uygulamaların giderek terk edildiği, zihniyet yapısından, kurumsal kimliğine kadar şaşırtıcı ve çok boyutlu değişimlerin yaşandığı görülüyor.

Bu çalışma; Fenerbahçe’nin 1980 ve 1990′lı yıllarda içinde bulunduğu sorunlardan hareketle, 2000′li yıllarla birlikte yaşamaya başladığı değişim ve dönüşümü tüm boyutlarıyla ortaya koyuyor ve bir anlamda 1980′lerden günümüze kadar olan yakın geçmişine ayna tutuyor.

Her Fenerbahçeli ve sporseverin kütüphanesinde bulunması gereken değerli bir eser.

FacebookShare
Yeni Çıkan kitaplar kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın