İşleri bitirmiş, üstünü değiştirmişti. Geçen bayram için aldığı, giymeye kıyamadığı bej rengi, yakası zarif dantelli bluzun altına nispeten eski olsa da, görüntüsü eskiliğini ele vermeyen kahverengi, önden pileli, iyi kalite gabardinden bir etek giymişti. Terzi Zehra mahalleden taşınalı beri üstüne başına pek bakmıyordu. Terzi Zehra varken senede bir iki kere kumaşçılara gider, ucuz ama kaliteli zevkine göre kumaşlar seçerdi. Sonrasında da ölçüsüydü, kesimiydi provasıydı derken neredeyse iki ayı bulan bir şenlik başlardı. Genelde, kumaşçıya yine mahalleden bir komşuyla gidildiği için Terzi Zehra’nın evinde geçen dikiş günlerinde de yalnız olunmazdı. Zaman içinde Terzi Zehra’nın müşterisi azalmış, Meryem hanım gibi bir iki komşu, ahbabın arada sırada getirdiği işlerle tekneyi döndüremez olmuştu. Meryem Hanım’a son diktiği emprime kumaştan yazlık elbiseyi teslim ederken, sanki kabahat işlemişcesine karşıya, oğlunun yanına taşınacağını söylemişti. Terzi Zehra gittikten sonra mine çiçekli emprime elbiseyi bir kez bir düğüne giymiş, sonra da bir daha kıyamamıştı. ‘Belki,’ diye düşündü, dudaklarında bir gülümsemeyle, ‘Belki, o elbiseyi giymek yine bir düğüne, kızının düğününe kısmet olurdu.’ Gülümsemesi dudaklarında asılı kaldı.
Nasıl olmuştu da görmemişti! Saatin üstü bir parmak tozdu. Sabahtan öğlene kadar dipköşe temizlik yapmıştı. Toz almayı oldum olası sevmezdi. Akşam vakti zaten bir gören olmaz diye, salonun tozunu almış gerisini sonraya bırakmıştı. Öğleden sonra mutfağa girmiş, saatlerce hazırlık yapmıştı. Zamanın nasıl geçtiğini ikindi ezanı okunana kadar da anlamamıştı. Hocanın sesi kesildiğinde olur da, erken gelecek olurlarsa diye içini bir telaş kaplamıştı.
Banyoya gitti, küvetin içinde duran kovanın kenarına yıkanıp asılmış bezlerden birini aldı. İçine sinmediğinden muslukta bir kere daha iyice yıkadı, tek damla su çıkmamacasına kuvvetle sıktı bezi.
Eşi Mahir Bey, kızına ilkokul beşi bitirdiği yıl karne hediyesi olarak bu guguklu saati almıştı. Sema, bir ev gezmesinde ahbaplardan birinin evinde görmüş, saat başı yuvasından çıkıp öten kuşa hayran olmuş, akşam boyu evin çocuklarıyla oynamak yerine kuş çıksın diye dakikaları sayarak saatin önünde oturmuştu. Sonrasında Mahir Bey’den ara ara hep kendi evlerine de bir guguklu saat almasını istemiş, sonunda babasını karnenin hepsinin beş pekiyi olması halinde bir guguklu saat almaya ikna etmişti.
Karne günü Sema, elinde karnesiyle evin bahçe merdivenlerinde oturup babasının işten gelişini beklemiş, Mahir Bey sokağın başında göründüğünde bir taraftan karneyi sallayarak bir taraftan “Saati alıyorsun bana baba!” diye bağırarak koşmuştu. Mahir Bey, kızdırmak için “Halbuki ben sana bisiklet alacaktım,” dediğinde Sema’nın gözleri dolu dolu olmuş, “Ben saat istiyorum,” diye sokakta basbas bağırmıştı.
Ertesi gün baba kız elele tutuşmuş, Üsküdar’dan vapura binip karşıya Eminönü’ne geçmişler, tüm gün Sema istediği saati alabilsin diye Tahtakale’de dolaşmışlardı. Sonunda Sema, içinden kırmızı bir kuşun çıktığı guguklu saati beğenmişti.
Akşam eve döndüklerinde Mahir Bey, Sema’ya önce saatleri, nasıl çalıştıklarını, zembereğin ne olduğunu anlatmış, sonra düzgün çalışması için guguklu saati zaman zaman kozalaklarını çekmek suretiyle kurması gerektiğini söylemişti. ‘İlk ben kuracağım,’ diye tutturmuştu Sema.
Sonraki birkaç gün neredeyse gözünü kırpmadan saatin başında oturmuş, dakikaları saya saya kafayı üşütecek diye anneciğinin yüreğine korkular salıvermişti. Neyse ki haftasına kalmadan havalar iyice ısınmış, sokaktaki çocukların oyuna çağıran sesi Sema’yı saatin önünden koparmayı başarmıştı da şükür, Meryem hanımın korkuları boş çıkmıştı.
Saatin alındığı ilk günden, evden çıktığı son güne kadar Sema, saati kurmayı bir gün bile ihmal etmemiş, bu saat ona takdire şayan bir dakiklik kazandırmıştı. Gel gör ki, Mahir Bey öldükten, ardında da evin işyerine uzaklığını bahane edip Sema da taşındıktan sonra Meryem Hanım için gelişini gidişini kollayacak kimse kalmamış, zaman iyiden iyiye ağır akar olmuştu. Üç gün kursa guguklu saati dördüncü gün unutuyordu. Meryem Hanım, kendi kendine ‘Bu kuşcağız da benim gibi yapayalnız, kurayım da bari saat başı biribirimize ses olalım,’ diyordu ama yine unutuyordu.
Guguklu saatin tozunu inceden inceye güzelce aldıktan sonra içeri gidip televizyonun üstündeki elektronik masa saatine baktı. Altıyı yirmi geçiyordu. Demek eli kulağındaydı, Sema’sı bir saatten az bir zamanda belki de yarım saate kadar yanında Meryem Hanım’ın ilk kez göreceği biri ile annesini tanıştırmak üzere gelecekti. Kiminle, nasıl birisi ile karşılaşacağını düşününce bile kalbi bunca çarptığına göre, kanlı canlı karşısında gördüğünde bayılmazsa iyiydi.
Meryem Hanım oyalanırken iki dakikanın daha geçtiğine karar verip akrebi altının, yelkovanı beşin üstüne getirdi, işaret parmağını halkaya geçirip önce sol sonra da sağdaki kozalağı yukarı çekmesiyle kuşun yuvasının altında, bir dal ucunda çınar yaprağı bir sağa bir sola sallanmaya başladı. Beş dakika sonra kuş çıkıp bir kez ötecek, saatin buçuk olduğunu haber verecekti.
Meryem Hanım, elindeki bezi götürüp banyoda kovanın içine bıraktı. Birbirinin aynını kovalayan günlerin verdiği hamlıktan sonra gün boyu ayakta iş yapmak onu yormuştu. Salonda, cam önündeki koltuklardan birine oturdu. Kafasını koltuğun arkalığına dayadı, gözlerini usulca kapadı. Uyumayacak, gözlerini dinlendirecekti.
Kapının zil sesiyle yerinden sıçradı. Zilin susmasıyla saatin içinden hafif bir tıkırtı geldi, kuş yuvasından çıktı. Yedi kez öttü. Sema tam zamanında gelmişti.