
Halil Gökhan
Artık çok geç, her zaman hep geç olacak.
ALBERT CAMUS, Düşüş
Doğanın hayat bakımından ‘göçmüşlere’ eli açık davranmadığı iyi bilinir. Belleğimizin doğası içinde göçmüşlerin geride bıraktıklarına karşı yine de belli bir ‘eli açıklık’ bulunduğu iyiden iyiye gözlenir.
‘Toplandılar’ adlı kitap Turgut Uyar’ın ölümünden sonra geride bıraktığı şiir yapıtının yeniden yayımlanan biçiminin üçüncü ve belki de son kitabı. Bilindiği gibi Turgut Uyar’ın Toplu Şiirler’i sağlığında, ‘Dün Yok mu?’ adlı kitabı da eklenerek 1984 yılında ‘Büyük Saat’ adıyla yayımlanmış, bu kitap aynı yıl Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştı. ‘Büyük Saat’ zamanla tükendi ve yayıncısı, Turgut Uyar’ın şiir yapıtını ayrı bölümler halinde değerlendirerek yeni ekleme ve gözden geçirmelerle yeniden yayınlama kararını aldı. Bir bakıma yavaş ama sağlam yürüyen bu çabanın üçüncü dilimi olan ‘Toplandılar’, Turgut Uyar’ın bu kitaba adını veren ‘Toplandılar’(1974)ının yanı sıra ‘Her Pazartesi’(1968) adlı kitabını da kapsıyor. Demek ki Turgut Uyar’ın ‘Arz-ı Hal’ (1949), ‘Türkiyem’(1952) adlı kitapları - ki bu kitaplar ilk iki kitapta yoktu - dördüncü bir kitabın ya da sessizliğin konusu olacak. Yazının devamını okumak için »

ONUR BEHRAMOĞLU
“Soru sormayız biz birbirimize, birbirimize sızlanmayız; açık kapılardan açıkça geçeriz beraberce”
Friedrich Nietzsche
İnsanın sadece zihinle kavranan bir nesneye dönüşmesinin arka planında, iyi şairlerin yazarken akıllarının başında olmadığı düşüncesiyle şiiri kentinden kovan Platon’a, bir başka deyişle, Aydınlanmanın tarihöncesine gitmek gerekir. “Herşey konuşur onların arasında; nasıl anlayacağını bilmez artık kimse. Herşey düşer suya; derin pınarlara artık birşey düşmez…Herşey konuşur onların arasında, konuşmayla herşey bastırılır.” (1) diyen Nietzsche ile, Sokrates ve Platon geleneğinin insanı ruhen sakatlayışı ilk kez yetkinlikle ortaya konulurken; “Üzerinde konuşulamayan konusunda susmamızı” öğütleyen Wittgenstein da, Tractatus’ta “…dile getirilemeyen vardır yine de…Mistik olandır bu…” diyerek akıl ve sözötesine gönderme yapar.
Mistisizm ile suskunluk bağıntısının apaçık görüldüğü, ‘kal’ yani ‘söz’ ile değil ‘hâl’ ile anlaşmayı vurgulayan Tasavvuf geleneğimizde de, muayyen bir ruh nizamından ve ‘çile’ sürecinden geçen kişi, Fenafillah’taki suskunluğa hazırlanır. Yazının devamını okumak için »

Karen PRESS
YUMUŞACIK
üzerinde bir yaz yatağının yumuşacık, Languedoc’ta
Afgan hapishanesinde bir adam poz veriyor benimle
düşlüyorken kardeşinin kar yığınları arasından
( kasap, tütün dükkanı, fırın, kırık pencere kanatları )
annesinin çeyizlik kilimi altındaki bir kutuda
bir aylık mermi stokunu güvenle sakladığı
buraya çok benzeyen bir köye doğru yürüdüğünü. Yazının devamını okumak için »

Onur Behramoğlu
Wilhelm Furtwangler, “On bir yaşındaki Daniel Barenboim bir fenomen” diye yazmıştı. O fenomeni, altmış dört yaşındaki haliyle izledik 16 Ağustos 2006 gecesi Aya İrini Müzesi’nde.
Barenboim, 1991 yılından bu yana Chicago Senfoni Orkestrası’nın baş şefi; 1992 yılından bu yana da Berlin’deki Alman Devlet Operası’nın müzik direktörü. 1999 yılında Filistinli edebiyat eleştirmeni ve akademisyen Edward Said ile birlikte, İsrail’den ve Arap ülkelerinden genç müzisyenleri yaz aylarında birlikte müzik yapmaları için bir araya getiren Doğu-Batı Divânı Orkestrası’nı kurdu.
İşte bu orkestradan dinledik Beethoven’ın Leonore Uvertürü’nü, Schubert’in Piyano, Keman, Viyola, Viyolonsel ve kontrbas için La Majör Beşli’sini, Brahms’ın Do Minör 1. Senfoni’sini. Londra, Paris, Kudüs, Chicago ve Berlin’i kendi yurdu sayan Barenboim İstanbul’u ilk ziyaretinden hangi etkilerle döndü bilinmez ama İstanbul’un onu, orkestrasını ve hepsinin ardında yakışıklı suretiyle dimdik durduğunu bildiğimiz güzelim Edward Said’i coşkuyla kucakladığını söyleyebiliriz. Dinmeyen alkışlar…Tekrar tekrar sahneye davet edilen Barenboim…Yüzlerde ışıldayan bir şeyler… Yazının devamını okumak için »

Yavuz Özdem ( Şiir ve Dil, Digraf:2005)
Benzetme ve eğretilemeler, güttükleri amaçlar bağlamında farklılıklar da gösterse, bir çok alanda karşımıza çıkar. Sözgelişi, soyut kavramarın, yazı diline oranla daha az olduğu halk dilinde, soyutu somutla anlatma (somutlaştırma) yönelimiyle karşımıza çıkarken, argoda, argonun neredeyse varlık nedeni olur. Şiirde etkili olmak, ifade güzelliğine ulaşmak gibi kaygılar taşırken, felsefede, ifadelerin kolay anlaşılmasını sağlar. Dinde (ister çok, ister tek tanrılı olsun) Tanrıya yaklaşmanın, Tanrıyla ilişki kurmanın bir biçimi olur. Tanrının sıfatlarında görülür en çok: Bağışlayıcı (bir insan gibi), merhametli (bir kişi gibi) v.s.
Özetlersek, benzetme ve eğretilemeler, somutlaştırmak, anlamı güçlendirmek veya anlamayı kolaylaştırmak, bir şeyi kısa yoldan aktarmak amacıyla sözcüklere yeni anlamlar yükleyip değişik bir kavramı yansıtmak üzere (özde benzetmeden yararlanarak) seçilen anlatım yolu olarak tanımlanabilir. Yazının devamını okumak için »

Allen Ginsberg
ŞARKI
Dünyanın ağırlığı
Aşktır
Yalnızlığın yükü altında
memnuniyetsizliğin
yükü altında
Ağırlık
Taşıdığımız ağırlık
Aşktır Yazının devamını okumak için »

A. Alper AKÇAM
“Kar” romanı, Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı gibi güçlü diyalojik, çoksesli yapıtlar vermiş Orhan Pamuk’un, biçem ve yöntem değişiklikleri yaptığı, sürprizlerle dolu bir “son roman” olduğu kanısı uyandıran bir yapıttır. Aynı zamanda, romanın asıl anlatıcısı olduğu romana anlatıcı olarak kendi adıyla girişinden sonra açıkça bildirilen, anlatıcısıyla yazarının örtüştüğü, Orhan Pamuk’un, kendisinden daha derinlikli ve ince ruhlu bir şair olarak tanımladığı (Kar, s. 343) ve kendisini daha iyi temsil ettiğini bildirdiği kahramanı Ka’ya (“Kar’da da Orhan olarak silik bir kişi şeklinde görünürüm ama bana benzeyen tabii ki Ka’dır” -Orhan Pamuk, Söyleşi, 10 Haziran 2002, Aksiyon Dergisi-) Kars’ta bulunduğu sürece “dışarıdan” (Tanrısal!) bir yerden gelmiş şiirlerin anlamını ve gizli simetrisini çözmek için tuttuğu notlar esas alınarak yazdığı bir roman olduğundan, kendisi de “dışarıdan” gelmiş olduğu düşünülebilecek, taşıdığı söylem bir tür dokunulmazlık ve tartışılmazlık içeren bir metindir! Yazının devamını okumak için »

Halil Gökhan
3 Ağustos 1914 günü Birinci Dünya Savaşı ilan edildiğinde André Breton, kendini savunacak geçici bir mevzi kazıvermişti avucuna: Arthur Rimbaud. Şaşkınlığı ve büyülenmişliği onu bu mevzinin gerisine daha da gömdü.
Paul Valéry ile tanışalı çok olmamıştı. Ertesi yıl Apollanaire’ e ilk mektubunu yazdı. 1916 Temmuz’ unda Psikanaliz ile ciddi olarak uğraşmaya başladı. Savaş sırasında hastanelerde Vaché, Aragon gibi ortak yazgının cephelere sürüklediği ve yine bir başka ortak yazgıyı birlikte sürdüreceği kişilerle tanıştı. Aragon ile geceleri uzun uzun yüksek sesle Maldoror’ un Şarkıları’ nı okudular. İzin için cepheden dönüşlerde Reverdy ve Apollinaire ile tanıştı Breton. Ateşkese bir kaç gün kala Apollinaire’ e son ziyaretini yaptı.Daha fazla… Yazının devamını okumak için »

İbrahim BERKSOY
Haiku: Yalın Şiir
Ünlü Japon şairi Matsuo Basho’nun gezi notlarını Kuzeye Giden İnce Yol ve Diğer Gezi Notları adıyla yayına hazırlayan Nobuyuki Yuasa, kitabın sunuş bölümünde, haiku ile ilgili kimi temel bilgilerle birlikte kısa bir tarihçeye de yer verir:
“Haiku, ya da Başo’nun yaşadığı çağdaki söylenişi ile hokku, Japon şiirindeki geleneksel biçimler arasında en kısa olanıdır. Toplam onyedi heceden ve beş-yedi-beş hecelik üç kısımdan oluşur. [“Kısım” yerine “dize” dense sanırım daha doğru olurdu. Zira, haiku, onyedi ‘nefes’ (hece) içeren üç ‘soluk’ (dize)dir. İlk iki dizede tutulan nefes sanki üçüncü dizede birden bırakılır gibidir. İ.B.] Örneğin,
Furuike ya Eski havuz ya
kawazu tobikomu kurbağa atlayıverir-
mizu no oto suyun sesi Yazının devamını okumak için »

Jorge Luis Borges
Nesillerin yolculuğu boyunca
İnsanoğlu geceyi inşa etti.
Önceleri o bir körlüktü;
Diken batmış çırılçıplak ayaklarda,
Kurtların korkusu.
Hiçbir zaman bilemeyeceğiz
Kim bu şekle soktu dünyamızı?
Gölgenin boşluğu için
Bölünmüştü iki alacakaranlık;
Hiçbir zaman bilemeyeceğiz
Hangi çağda anlamını buldu
Yıldızlı zamanlar. Yazının devamını okumak için »